Bir sevgi ve nefret projesi: Hrant Dink

Bir sevgi ve nefret projesi: Hrant Dink

Hrant Dink hakkında o meşhur yazı sonrası TCK 301’den “Türklüğe hakaret” davası açılmıştı. Yazıdaki cümleler bağlamından koparılmış, apayrı bir anlam yüklenerek Hrant Dink kamuoyu önünde teşhir edilmişti.

Dikran M. ZENGİNKUZUCU*

Hrant Dink hakkında o meşhur yazı sonrası TCK 301’den “Türklüğe hakaret” davası açılmıştı. Yazıdaki cümleler bağlamından koparılmış, apayrı bir anlam yüklenerek Hrant Dink kamuoyu önünde teşhir edilmişti. Bu ülkede Türklüğe laf etmek ne büyük bir suçtur. Hele bunu yapan bir Ermeni ise affı olamaz… Av. Kemal Kerinçsiz ve timi ilk önce Orhan Pamuk davası çıkışında yumurta şovu sırasında Hrant Dink’e “Ermeni p…”, “gebereceksin” gibi taciz ve tehditler ardından “Türklüğe hakaret” davası çıkışında da tekmeler, küfürler ve tükürüklere boğuyordu. Evet, o “tükürük” anlam olarak hepsinden ayrıydı. “Yüce Türk milleti” adına gereken yapılmış, kendini bilmezlere gerekli aşağılayıcı muamele yapılmıştı.
Hrant Dink Türkiye’yi, Türkiyeli Ermenileri, Ermenistan’ı ve diaspora Ermenilerini çok iyi tanıyan bir Türkiyeli Ermeni olarak bu denklemde diplomatça, uzlaştırıcı, tüm tarafları buluşturabilecek doğru pozisyonu almaya çaba sarf ediyordu. Bu gerçekten de oldukça güç bir işti. Türkiye’de Ermeni, Türkiye dışında Türk olarak görülmek işten bile değildi… Türkiye’yi ve resmî ideolojiyi sonuna kadar eleştirirken, Ermeni diasporasının Ermeni kimliğini soykırımın kabul ettirilmesine bağlamasını da eleştiriyordu. Tam da burada başı belaya girmedi mi? Ermeni diasporası için yazdığı bir söz döndürülüp “Türklüğe hakaret” olarak lanse edildi”1.
Hrant Dink üzerine yazılı ve görsel basın üzerinden nefes aldırmamacasına yürütülen linç kampanyası kısa sürede sonuca ulaşacaktı. Hrant Dink’in katili Ogün Samast mahkemede basında yazılanların kendisini ne kadar etkilediğini açıklayacaktı. Sabiha Gökçen haberi ile başlayan ve “kan” tartışmasıyla ve davalarla devam eden süreçte ortaya dökülen nefret söylemini kısaca hatırlayalım2:
Hürriyet Gazetesi’nin Agos’ta çıkan Sabiha Gökçen’in 1915 sonrası evlat edinilen bir Ermeni kızı olduğu haberini manşete taşımasının (Hürriyet, 21 Şubat 2004) ardından Genelkurmay doğrudan devreye girerek Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğuna ilişkin iddiaları tartışmaya açmanın, “milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşım” olduğunu ilan ederken medyaya “Atatürk’ün manevi varlığına, düşünce sistemine, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilke ve değerlerine, Türk Milletinin birlik ve beraberliğine daha duyarlı olması” şeklinde de ayar veriyordu (Sabah, 23 Şubat 2004). Bu ayarın ardından meşhur köşe yazarları Hrant Dink’i Cumhuriyetin ve milletin bölünmez bütünlüğünün düşmanı ve tehdit olarak teşhir etmeye başlarlar.
24 Şubat günü Hrant Dink Valiliğe çağırılır ve tehdit edilir ya da resmî olarak “uyarılır”(!). Daha sonra kendisi bunu “bana haddimi fena bildireceklermiş” diye anlatır.
25 Şubat günü Deniz Som “asil kan” yazısını ilk yanlış anlayanlardan olarak köşesinde “Bu görüş, ırkçılıktan başka bir şey değildir ve dünyanın en büyük faşistlerinden Adolf Hitler’in bile aklına gelmemiş bir ‘damardan kan temizleme’ operasyonudur!” şeklinde yazar (Cumhuriyet, 25 Şubat 2004). Hasan Pulur yazısında Hrant Dink’i “aba altından sopa gösteren” bir Türkiye ve Cumhuriyet karşıtı olarak tarif ediyordu (Milliyet, 25 Şubat 2004). Ertesi gün de Ülkü Ocakları soluğu Agos’un kapısında alır. İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” duyurusunu yapar. Emin Çölaşan da Hrant Dink’i şeriat, irtica ve ülkenin bölünmesini isteyenlere örnek olarak gösteriyor, “Türk’ün zehirli kanının” olduğunu söylediğini iddia ederek hedef gösteriyordu (Hürriyet, 28 Şubat 2004).
Orhan Kiverlioğlu imzası ile çıkan bir yazıda şöyle denilmektedir: “Ermeni nankörlüğüne misal AGOS Gazetesi, kan sarhoşu Ermeni çetesinin alçak ve aşağılık bozuk kanını Türk damarından vehmederek, bunu hırlayış şeklinde ifade etmekten çekinmiyor… Ermeni diasporasının Türkiye’de AGOS’a söylettirdiklerine hak ettikleri cevap verilecek” (Önce Vatan, 2 Mart 2004). Hrant Dink öldürülmesinden 1 hafta önceki yazısında topyekûn üzerine gelişini resmî ideolojinin ayağına basmasından kaynaklandığını anlatıyordu (Agos, 12 Ocak 2007); “Öncelikle Hrant Dink’in ‘Çok olmasına’ biraz açıklık getireyim. Dink zaten epeyi bir süredir dikkatlerini çekiyor, canlarını sıkıyordu. 1996 yılıyla birlikte, AGOS’u çıkardığından beri, Ermeni toplumunun sorunlarını dile getirirken, haklarını talep ederken ya da tarihin konuşulmasına ilişkin Türk resmi tezinin hoşuna gitmeyen kendi duruşunu sergilerken, arada bir çizmeyi aştığı olmuyor değildi, ancak asıl bardağı taşıran damla, 6 Şubat 2004 tarihinde AGOS’ta yayınlanan ‘Sabiha Gökçen’ haberi oldu.”
Artık Hrant Dink hedefe yerleştirilmiş, ablukaya alınmıştır. Köşe yazıları, gösteriler, hakaretler sürüyor birbiri ardına davalar açılıyordu. Hrant Dink artık güvercinlere dokunmayan bu ülke insanına sığınıyordu (Agos, 10 Ocak 2007).

VE GÜVERCİNİ VURDULAR

Hrant Dink öldürüldüğü gün çalıştığım yerde bir yurtdışı seyahatine hazırlanıyordum. Radyo açıktı, arada “Hrant Dink öldürüldü” anonsunu duydum. İki – üç saniyelik bir duraksamanın ardından yaptığım tek şey başımı öne eğmek oldu. O an bu haber zaten beklenen bir kötü habermiş gibi geldi. Bu ülkede demokrasiye inanan, kardeşliği ve birlikte yaşamayı savunan ve toplumun gözünde barış sembolüne dönüşen gazetecilerin doğal sonuydu bu. Savundukları, simgeledikleri barış ve kardeşliğe düşman olanlar simge olarak onları öldürürler bu memlekette. Bir süre öyle bekledikten sonra önce çevremdekiler daha sonra da diğer arkadaşlar telefon mesajlarıyla “başın sağ olsun” dediler. Anlamadım, Hrant Dink bu ülkede barışı, eşitliği, demokrasiyi, birlikte yaşamayı savunmuştu yani herkesi, o zaman yalnız Ermenilerin değil herkesin başı sağ olmalıydı… Öyle dedim; “sizin de”…
O akşam yurtdışına uçtum. 4 gün sonraki cenaze törenini Euronews “No Comment” programında verdi, üzerine konuşmadan ve sessizce. Belki de bu cenaze ancak böyle yayınlanabilinirdi. 100 bin civarı insan yollarda sessizlik içerisinde haykırıyordu O’nu kaybetmenin üzüntüsünü. Ve ellerde “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz” dövizleri… “Ermeni” kelimesinin küfür olarak belletildiği bir yerde onbinler inadına “ben de Ermeniyim” diyor. Hrant Dink’in sevgi projesinin tezahürüydü bu… Bu durum tabi ki nefret söyleminin üreticilerini fazlasıyla rahatsız edecek bir şeydi. Nitekim, Yusuf Halaçoğlu “bu topluluk PKK ile çarpışan askerlerimizden şehit olanlar için hepimiz Türk’üz demedi… Sanki bu ölüm onlar tarafından önceden biliniyormuş gibi bir tavır takındılar, hemen sloganlar hazırdı. Ondan sonra elde kafa biçiminde hazırlanmış pankartlar hazırdı” diyerek bildik taktiklere dönüyordu. Nefret söylemi popüler alanda yeniden üretilmeye başlanıyordu ve cenazenin hemen ertesi haftası ortaya düşen nefret türküleri, beyaz bereli tribünler, “Yasin’lerle çıktık yola.. Ogün’ler çok yakında...” pankartı ve diğerleri…
Evet, bir sevgi projesini nefret ile boğdular… Bu nefret ideolojisini bitirmek için resmî ideolojinin öğretilerinin, pratiğinin ve söyleminin köklerine inmekten başka yol yok…

1 “Ermeni kimliğinin ‘Türk’ten kurtuluş yolu gayet basittir. ‘Türk’le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” (Agos, 13 Şubat 2004).

2 Cinayete giden süreçte basında yer alan nefret söylemi hakkında geniş bir çalışma için bkz. Kemal Göktaş, Hrant Dink’in Basında Hedef Haline Getirilen Bir Siyasi Figüre Dönüştürülmesi, . Ayrıca www.19Ocak.org.

* Yrd. Doç. Dr., Nişantaşı Üniversitesi İİSBF.

www.evrensel.net