Ölmeye vakti olmayan bir kadın: Maricuela

Ölmeye vakti olmayan bir kadın: Maricuela

Angeles Florez Peon ya da bilinen adıyla “Maricuela”, 95 yaşında mücadeleci bir kadın. 1936’da iç savaş başladığında İspanya’nın o zorlu koşullarında köylüler, şehirdeki işçiler, komünistler cumhuriyetçilere katılmışlardır.

Hilal ÜNLÜ

Angeles Florez Peon ya da bilinen adıyla “Maricuela”, 95 yaşında mücadeleci bir kadın. 1936’da iç savaş başladığında İspanya’nın o zorlu koşullarında köylüler, şehirdeki işçiler, komünistler cumhuriyetçilere katılmışlardır. O dönem cumhuriyetçilere katılanlardan biridir Angeles. Buna karşılık, ordunun bütün subay kitlesi, tüm toprak zenginleri ve kiliseye bağlı din adamları milliyetçilerin safındadır. Bu bloklaşmada cumhuriyetçi güçler, Hitler ve Uluslararası faşist güçlerden yardım alan Franco kuvvetlerine yenik düşer.             
Hala on binlercesinin nerede gömülü olduğu bilinmeyen, kimilerine göre 500 bin, kimilerine göre 1 milyona yakın insanın yaşamını kaybettiği, on binlercesinin Franco zindanlarında çürütüldüğü ve yine binlercesinin sürgünlere gittiği bu savaştan Angeles de nasibini alır, tutuklanır. Hapisten çıktığında da bitmez zulüm. Faşist güçler tekrar peşine düşer ve Fransa’ya kaçmak zorunda kalır. Sevgili yurdunda yaşama şansını ancak 57 yıl süren sürgünlükten sonra yakalayabilen bu kadın, okula gidememiş hatta okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiştir. Kendi deyimiyle “Adil ve eşit bir dünya kurma mücadelesinde payına düşeni elinden geldiğince yerine getirmeye çalışan” Angeles 2 kitap yazmıştır. Birisi anılarını anlattığı, diğeri ülkesine döndükten sonra onu şaşırtan olayları dile getirdiği... Faşizmin göbeğinde eşitlik ve adalet mücadelesi veren bu kadının anlattıkları size hiç de yabancı gelmeyecek gibi gözüküyor. İşte Angeles Florez Peon’un hikayesi...

YOKSULLUĞUM CESARETİMDİ...

Zorlu koşullar iç savaş  öncesinde başlamış herhalde sizin için...
Her ne kadar bizim aile olarak kilise ile ilgimiz olmasa da, İspanya genelinde yoksulluk üst boyutlardaydı. Ben de beş çocuklu yoksul bir ailenin kızıydım. Babam yoktu. Ailenin geçimini daha çok büyük ağabeyim sağlıyordu. Ağabeyim Komünist Partiye üyeydi. Onu kaybettiler, ölüsü yaşadığımız köyde bulundu. Annem ise köyde ebelik yapıyordu. Ancak herkes yoksul olduğu için para veremiyorlardı. Onca emeğinin karşılığında belki bir yarım ekmek ya da bahçelerinde yetiştirdikleri sebzelerden alabiliyordu. Ben ve kız kardeşlerim de karın tokluğuna evlere temizliğe gidiyorduk. Yoksulluk nedeniyle okula gidemedim.

İç savaşa nasıl katıldınız peki?
1934’de Paris Komünü benzeri bir devrim olmuştu Asturias’ta. Kısa süreli de olsa bir halk hükümeti kurulmuştu. Halk güçleri yenik düştü bu dönemde ve ağabeyim o süre zarfında katledildi. Aradan iki yıl geçmişti. Sene 1936’ydı... Halk Cephesi seçimleri kazanmış, siyasi tutuklular serbest bırakılmıştı... Her şey iyi gidiyordu. Sosyalist Gençlik Örgütüne katıldım. Önceleri siyasetten çok anlamıyordum. Ağabeyimi neden öldürdüklerini anlamaya çalışırken pek çok şeyi öğrendim aslında.

“Maricuela” adıyla tanıyor pek çok insan sizi...
Bir gün arkadaşlar bir tiyatro oyunu sergileyeceklerini söylediler. Benim de bu oyunda başrol oynamamı istediler. Oyunun adı “Yoksullara Cesaret Ver” idi. Roldeki adım “Maricuela” ydı. O oyundan sonra beni hep bu isimle çağırdılar.

FRANCO DARBESİ İNİNCE...

Cepheye katılmaya nasıl karar verdiniz?
Yaşadığım köyde bir dans salonu vardı. Oraya dans etmeye gidiyordum. Çok seviyordum dans etmeyi; hâlâ da seviyorum. Hatta burada Quintin diye bir gençle tanıştım. Bana aşık olmuştu. Dans ettiğimiz sırada Franco yanlılarının darbe yaptığı haberi geldi.  Sonra savaş başladı. Her yerde toplantılar yapılıyordu. Cepheye gönüllü yazılmaya karar verdim. Toplam üç kadındık cepheye gönüllü yazılan. Daha sonra sayımız her geçen gün arttı. Ben mutfakta çalışıyordum. Cephede milisler ilerledikçe, biz de arkadan gidiyor ve onlara yemek taşıyorduk.

Cephede uzun mu kaldınız? Neler oldu sonrasında?

Hayır. Kadın ölümleri artınca Halk Cephesi kadınları cepheden çekme kararı aldı. Hatta daha ilk günlerde yakın bir arkadaşım hayatını kaybetmişti cephede. Böylece Austurias’a bağlı bir belediye olan Gijon’da bir mobil hastanede çalışmaya başladım. Bu arada bir kaç kez, dansta tanıştığım ve bana aşık olan Quintin’le görüştük. Evlenelim demişti bana. Bunun için savaşın bitmesini bekliyorduk. Bir gün yine Quintin alelacele hastaneye geldi ve Asturias’ın Franco güçlerinin eline geçtiğini, hastaneden ayrılıp saklanmam gerektiğini söyledi ve gitti. Sonra onun tutuklandığını duydum. Ben köyde bir evde saklanıyordum. Franco’nun askerleri halk arasında birçok insanı kullandı. Köylerde insanlara baskı yapılıyordu. İhbar olayları artmıştı. Beni de birileri ihbar etmiş hatta. Ekim 1937’de gözaltına alındım. 15 yıl ceza aldım. Sonra cezamı 9 yıla indirdiler ve hakkımda iyi tanıklıklar olduğu için toplam 4 yıl cezaevinde yattım.

ÖLMEYE BİLE VAKTİM YOK

Geriye dönüp o günleri hatırlamak ne hissettiriyor şimdi?
Bu konuları daha fazla konuşmayacağım... Kendimi çok kötü hissediyorum.
Cezaevinde unutamadığım acı olaylardan biri de annemden aldığım bir mektupla geldi: Quintin kurşuna dizilmişti. Çok acıydı. Ancak daha da acı olanını yıllar sonra, sürgünden döndükten sonra öğrendim. O beni kurtarmak uğruna kendi yaşamını tehlikeye atmıştı. Asturias Franco güçlerinin eline geçtiğinde Quintin ve bir grup örgütlü gence Fransa’ya kaçmaları için bir tekne organize edilmişti. O ise son anda tekneden inmiş, beni hastaneden ayrılmam konusunda uyarmak için hastane gelmiş. Hastane çıkışında tutuklanmış. Ben bir süre daha hastanede kalmış olsaydım, birçokları gibi öldürülecek ve cesedim plajda bir yerlere atılacaktı. Çünkü o zaman çoğunlukla öyle yapıyorlardı. O, tekneden inmeseydi yaşıyor olacaktı...

Peki ya cezaevi sonrası...?
Uzun süre evlenmedim. Düşünmüyordum da, ancak cezaevinden çıktıktan sonra uzun zaman dağlarda yaşamış olan eşimi tanıdım. Daha çok olmamıştı evleneli. 8 aylık bir kızımız vardı; Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. Tabii benim de peşimi bırakmadılar. Ondan kısa bir süre sonra kızımı da aldım ve ben de bir tekneyle Fransa’ya kaçtım. Orada eşim 90 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Franco; “Adam öldürmekle suçlanmayanlar ülkeye dönebilir” diye bir açıklama yapmıştı. Bundan cesaret alarak, tam 57 yılımız sürgünde geçirdikten sonra ülkeme yani İspanya’ya döndüm. İlk girişte tutuklandım ancak daha sonra serbest bıraktılar. İki çocuğum var. Onlar artık Fransa’da yaşıyorlar. Ben ise ülkemde, İspanya’da.

Bu çetin hayatı yazdığınız iki kitapla kaleme döktünüz. Bunlardan söz eder misiniz biraz?

Okuma yazmayı sonradan öğrendim. Şimdilerde ise bilgisayar kullanmayı öğreniyorum. Birinci kitabım anılarımı, ikincisi ise sürgünden sonra İspanya’ya döndüğümde karşılaştığım olayları anlattığım kitabım. Yıllar önce yaşanan yeni öğrendiğim şeylerden, beni bazen şaşırtan, ama geneli hüzne boğan olaylardan bahsettim ikinci kitabımda... Dediğim gibi Quintin’in beni kurtarmak uğruna yaşamını kaybetmesi beni en etkileyen olaylardan biridir. Ya O gemiden inmeseydi...

95 Yaşında yalnız yaşayan bir kadınsınız... Hemen her işinizi kendiniz hallediyorsunuz. Ağır koşullarda geçen bir yaşamınızın olması sizi daha dirayetli, daha direngen kılıyordur elbette...
Ben çok yoksulluk çektim. Yapı olarak zaten isyankar biriyim. Bu yüzden hiç pes etmedim. Adaletsizliğe, yoksulluğa karşı hep mücadele ettim. Hayatta karşımıza çıkan ne olursa olsun cesur olmak gerektiğini düşünürüm. Çabucak teslim olmamak gerektiğini... Güzel günlere dair umudu kaybetmemek gerektiğini...
İnanın hiç boşluğum yok. Sürekli okuyorum... Konferanslara, toplantılara, eylemlere gidiyorum. Enerjim buradan geliyor olmalı. Kısacası ölmeye bile vaktim yok benim.


‘VOLTA ATMAK’ NE DEMEK BİLİYORDUK

Cezaevinde kaldığınız süre zarfında neler geçti başınızdan?
Cezaevi bir cehennem gibiydi. İnsani koşullar yoktu hakikaten. Onlarca insan yerlerde, adeta üst üste yatıyorduk. Aramızdan sabaha karşı saat 4’te insanları alıyor ve “volta atacağız” diyorlardı. Tabii biz bunun ne anlama geldiğini biliyorduk. Koridorlarda sabaha karşı slogan sesleri duyduğumuzda, bunların kurşuna dizilmeye götürülenler olduğunu anlıyorduk. Benim kaldığım kadınlar koğuşunda bir anne ile kızı vardı. Yine bir sabaha karşı anneyi alıp götürdüler. Kızı kaldı. Bir başka anne- kızı götürdüler. Yanı başımda yatan Rosario Casanova isimli kızı hiç unutamam. O bir komünistti. Günlerce bekledi, hiç uyumadı. Onunla birlikte ben de uyumuyordum. Sonunda bir sabaha karşı geldiler ve çıkardılar onu koğuştan. Dimdik duruyordu. Paltosunu giyindi. Koridora çıktığında slogan atmaya başlamıştı: “Kahrolsun Katiller! Yaşasın Özgürlük! Yaşasın Cumhuriyet!” diye.

KADINLARA  ÇALIŞMA YASAĞI!

Savaş döneminin belki de en önemli yasağı kadınlara koyulmuştu. Evli kadınlara çalışmak yasaktı. Çok çocuk yapmak yine bir devlet politikası olarak kadınların karşısına çıkıyordu. Annelik hizmetinin kadının başlıca görevi olduğunu her fırsatta belirten Franco rejimi, 1942 yılında evli kadınların çalışmamasını ve hatta işten çıkarılmasını öngören bir iş yasası uygulamaya koyar. 1946 martında da konuya ilişkin cezai yaptırım getirilir. “Aile Yardımı Kanunu” ile eşinin çalışmasına izin veren erkeklerden aile priminin kesilmesi yasalaştırılmış olur. Genç kızlar bir an önce evlendirilmek istenir. Evlenmeyenlerin ise kapanıp, rahibe olması istenir.
Açlık ve sefalet döneminin artmasına paralel olarak, fuhuş da hızla artıyor ve İspanya’da kadın adeta bir meta olarak görülüyordu. Savaş sonrası İspanyası’nın zorlu yaşam şartlarında pek çok kadın çalışmak ve para kazanmak için fuhuşa itilir. Baskının yoğunlaşması ile genelevlerde çalışan kadınlar da silahlanıp, faşizme karşı mücadelede önemli bir yerde durmuşlardı.
Bu dönem aynı zamanda yasaların da kadınlardan ayrı tutulduğu bir dönemdir. Örneğin; karısını öldüren bir erkeğin cezası sadece sürgün olurken, fuhuş yapan bir kadına ceza olarak uzun süreli hapis ya da ağır para cezası veriliyordu. Kadın ölümleri ise her geçen gün artıyordu.

www.evrensel.net