Bir tabulu hikaye

Bir tabulu hikaye

Yataktan nasıl korkuyla fırladığım, geçen onca yıla rağmen dün gibi aklımda. Hangisi daha baskındı hâlâ ayırt edemiyorum; zil sesi mi, yumruklanan kapının haykırışı mı, yoksa birbirine karışıp gecenin karanlığını yırtan küfür ve hakaret dolu bağırışlar mı… Annem ve kardeşim uyku mahmuru “Neler oluyor? Bu gürültü de neyin nesi!” derken ben kapıyı açmıştım bile.

Şule KUZULU

Yataktan nasıl korkuyla fırladığım, geçen onca yıla rağmen dün gibi aklımda. Hangisi daha baskındı hâlâ ayırt edemiyorum; zil sesi mi, yumruklanan kapının haykırışı mı, yoksa birbirine karışıp gecenin karanlığını yırtan küfür ve hakaret dolu bağırışlar mı…  Annem ve kardeşim uyku mahmuru “Neler oluyor? Bu gürültü de neyin nesi!” derken ben kapıyı açmıştım bile. Karşımdaki manzaranın henüz anlamını çözemesem de öfkeden yüzü engebeli bir araziye dönüşmüş orta yaşların üzerinde bir kadınla, hemen arkasında birkaç erkeği fark edebilmiştim.
Oturduğumuz yer, beş bin nüfuslu ilçenin sağlık ocağının küçük lojmanıydı. Neden sonra annem kapıda belirip ne istediklerini sormaya başlamıştı ki, üst katımızda oturan Ceyda Teyze –ki kendisi de annem gibi tecrübeli bir ebeydi–  ve yanında kızı, can ciğer arkadaşım Şeyda merdivenlerden indiler. Şimdi annem ve Ceyda Teyze aynı anda sert bir tonlamayla sorular soruyor, onlar sordukça öfkeli kadın daha bir bağırmaya, bağırırken de kendi etrafında dönmeye, dönerken de dövünmeye devam ediyordu.
Annem, Ceyda Teyze ve öfkeli kadın önde, hemen arkalarında da değişik yaşlardaki erkekler, lojmanın bahçe kapısının önüne park edilmiş arabaya doğru yürürlerken Şeyda ve bendeki merak tavan yapmıştı. Her ikimiz de aşağı yukarı on beş yaşlarında falandık. Ama o zaman bile annelerimizle dahi konuşmamız ayıp sayılan o tabu kelimeler dökülmüştü öfkeli kadının ağzından: “Gerdek” demişti… “bakire değil” demişti… “namussuz orospu” demişti.
Dilimize yasaklı bu kelimelerin dayanılmaz gizemi nedeniyle olsa gerek takıldık peşlerine. Sağlık ocağında birbirlerine bitişik ve iç kapılarla da birbirlerine geçiş sağlayan küçük muayene odalarından boş olanına attık kendimizi fark ettirmeden. Aralık iç kapıdan gördüklerimiz, kapının önünde şahit olduklarımızdan da karmaşıktı.

NAMUS HOYRATLIĞI
Muayene sedyesinde, geceliğinin içinde kaskatı kesilip dertop olmuş, yüzü makyajlı ama gözleri ölü bir balığınki kadar donuk olan genç bir kadın yatıyordu.
Ceyda Teyzenin elinde ise o genç kadına yapılmış olduğu belli olan bir enjektör vardı. Enjektörü çöpe atarken, öfkeli kadına –ki kayınvalide olduğu anlaşılmıştı– “Bu iğne kaslarının açılmasını sağlayacaktır, kendine geldiğinde biz konuşacağız ve sakın bir taşkınlık yapayım deme” diyordu.
“Bu orospuyu çırılçıplak soyup babasının kapısına bırakacağım. Artık nasıl temizleyecekse namusunu temizlesin, oğlumun şerefini iki paralık etti. Kız oğlan kız çıkmadı orospu… Bunun kendine geleceği falan yok, numara yapıyor…’’ diye bağırıp söylenmeye devam eden kayınvalide en nihayetinde annemin ve Ceyda Teyzenin sabrını taşırdı.
Dayanamamışlardı tabii o genç kadının haline. “Kadın kadın, ağzından çıkanı kulağın duysun. Ne yaptı oğlun da bu hale geldi bu kızcağız, ne yaptınız ha siz?” diyordu annem. Ceyda Teyze de katılmıştı anneme, “Sizi mahkemelerde süründürür bu kızcağız, oğlun da sen de kurtulamazsın, şimdi vereceğiz bakire raporunu, gitsin sizi polise şikayet etsin” diyordu.
Deli deliyi görünce sopasını saklar hesabı, kayınvalide duruluvermişti birdenbire. İşte o zaman annem daha sakin bir sesle “Hepimiz geçtik bu yollardan. Sen hiç yaşamadın mı sanki bu korkuyu” dediğinde, kayınvalide ağlamaya başlamış ve kaç yıl geçerse geçsin, hafızamdan asla silinmeyecek olan bu görüntülere ek olan o sözlerini söylemişti; “Korkmam mı, hem de nasıl korktum. Ama razı geldim, elden ne gelir. Bu da razı gelecek, konu komşu kanlı çarşafı bekler benden. Elalem ne der sonra?” demişti.
Zaten tüm duyup duyacaklarımız buraya kadardı. Her nasılsa Ceyda Teyze bizi fark etmiş ve her ikimizin de kulaklarından kanırta kanırta eve götürmüştü… Ertesi güne konuşacak pek çok konumuz vardı Şeyda ile benim. Kendi penceremizden, tüm yoksunluğumuza, bilgisizliğimize rağmen tanık olduklarımızı yeniden yorumluyor, asla evlenmemek üzere birbirimize yeminler ederek ant içiyorduk. Çünkü o korkunç şeylere maruz kalıp, o genç kadının durumuna düşmek istemiyorduk.
Oysa ki o kaskatı genç kadının durumuna düşmesek de benzer baskılarla, adına ahlak denilen fakat yalnız ve yalnızca biz küçük kadınlara pranga olan, erkeğin ise şanı sayılan öğretilerle çevrilmiştik.

BONCUK…?
Bana yıllarca anneannem bakmış, büyütmüştü. Daha küçücük bir çocukken “Bak orana bir boncuk taktım ama sen bunu göremezsin, doğduğunda takılır çünkü’’ der ve devam ederdi. “Eğer bunu düşürecek olursan ölmekten beter olursun. Kimseler seni sevmez, ne annen ne baban, ne biz. Ona göre, sakın kimselere elleteyim deme, bilmediğin yerlere gitme, ‘gel çikolata vereceğim’ diyene kanma. Bak sakın haaa!” diye gözümü korkuturdu.
Anneme anlattığımda anneanneme kızar, böyle yapmaması gerektiğini söylerdi ama anneannem aldırmaz “ne olmuş yani, sizi de böyle büyütmedim mi, fena mı? Bütün gün sokakta gezip oynuyorlar, hangi ara göz kulak olacağım, korksun biraz” ” diye çıkışırdı.
Annem de, korkmamam gerektiğini, boncuğun uydurma olduğunu söylerdi ama annem işe gittiğinde anneannem tembihlerine devam ederdi. Sadece benim değil, sınıftaki, mahalledeki kız arkadaşlarımın hepsinde bu boncuklardan olduğunu, herkesin de onu koruduğunu, benim de öyle davranmam gerektiğini anlatır durur ve son olarak “Senin tapulu malın, toplumun tapulu malı yavrucuğum” derdi…
Şeyda ile o gece şahit olduklarımız konuşurken, o boncuğun aslının bekâret olduğunu anlayacak kadar büyümüştük elbette. Ama neden kadını böylesi durumlara düşürdüğünü anlayamamıştık henüz.
Oysa çok değil, birkaç yıl sonra üniversiteye başladığımızda aydınlandıkça bilinçlenecek ve kadının sadece bir zardan ibaret olmadığını, kimsenin namusu da olamayacağını, kadının özgür bir birey olacağını, olduğunu savunacaktık.
Bu birkaç yılın üzerinden şimdi yıllar yıllar geçti… Kadınlar mücadele etmeye ve zincirlerini kırmaya başladıkça, kimliğini, cinsiyetini bedenini alet ederek o zincirleri yeniden halkalandırmak istiyorlar anneanneciğim. Kadını eve kapatmak, köleleştirmek, salt kuluçka makinesinden ibaret hale getirmek istiyorlar. Bunun için de saldırının ölçütü de, dur durağı da yok. Tecavüz davalarının durumu da, kadın cinayet davalarının durumu da ortada...
Oysa benim güzel anneanneciğim, kızlı erkekli yan yana gelince bu gençler çok güzel oluyor, çok güzelleşiyorlar. Parklarda, forumlarda tarih yazıyorlar. Hala ders çıkaramayanlar da, elindeki çomağı arı kovanına sokmaya devam ediyor…

www.evrensel.net