01.12.2013 16:10

Ayhan Efeoğlu için…

Onu son olarak neresi olduğunu hâlâ bilmediğim bir hücrenin beton zemininde yatarken başucumda “Sadık beni hatırlıyor musun” derken görmüştüm. Onunla kısa bir cezaevi deneyimimiz olmuştu.


Sadık GÜLEÇ

Onu son olarak neresi olduğunu hâlâ bilmediğim bir hücrenin beton zemininde yatarken başucumda “Sadık beni hatırlıyor musun” derken görmüştüm.  Onunla kısa bir cezaevi deneyimimiz olmuştu. Doksanlı yılların başında bugün en fazla belediye suçu olabilecek “kamu binasına izinsiz pankart asma”  nedeniyle bir buçuk yıl hapis cezası almış, gazetecilik yaşamımın başlangıcında kendimi Sağmalcılar’da bulmuştum. Kamu binası okul, asılansa yaklaşan 1 Mayıs nedeniyle yapılan öğrenci forumunda, üzerinde “Yaşasın 1 Mayıs” yazan sade bir pankarttı.
Sağmalcılar’da bizim gibi “tehlikesiz” siyasileri, adlilerin kaldığı özel tipte ayrı bir bloğa yerleştirmişlerdi. Tamamen siyasilerden oluşan diğer bloklardan ayrı bir yerdeydik. Nispeten tehlikesiz sayılan pankart, bildiri vs. gibi suçlardan gelen siyasiler kalıyordu. Fazla kalabalık değildik. Her örgütün ayrı bir komünü olmasına karşın “örgüt disiplininden” uzak olduğumuz için aramızda müthiş bir dayanışma vardı. Cezaevi idaresinin etkisi blok kapısında biterdi. Her ne kadar her komünün ayrı “eğitim programları” olsa da kalan zamanda, satranç turnuvaları, akla gelebilecek her konuda yapılan yarışlar ve tabiî ki futbol… Havalandırmanın beton duvarları seslerimizle çınlardı. Koğuşlarımızın pencereleri arkamızdaki bloğun havalandırmasına bakardı. Çocuklar kalırdı orada. Hiç kimsesi olmayan küçük ama vahşi bir yaşamın olduğu çocuklar koğuşu. Aramızda hukuk öğrencileri vardı. Zaman, zaman seslenirlerdi “siyasi abi” diye…

SAYGI İLE KARIŞIK KORKU

Hukuk öğrencisi arkadaşlar adı kütüphane olan yere gider dosyalarına bakarlardı. Onların bloğuna gardiyanlar girmeye çekinirdi. Ayhan’la gidip dolaştığımızı hatırlıyorum. Bir keresinde de çıkan bir kavga için gardiyanlar yardım istemişti. Bizden “saygı ile karışık” bir korku duyarlardı.
O grubun iki temsilcisinden biriydi Ayhan Efeoğlu… Diğerinin adı aklımda Bülent olarak kalmış, bir iç çatışmada öldürüldü. Biz Ayhan’la iyi anlaşırdık. Bir hücrenin ranzalarını sökmüş çay içilen, sohbet edilebilen bir yer haline getirmiştik. Farklı biriydi Ayhan. O yıllarda biraz hepimizde olan şablonları ardı ardına sıralayan devrimci tipinin dışında biriydi. Sessiz, ama bu sessizliğin ardında bir birikimin olduğunu hissederdiniz. Bugün geriye baktığımda onunla örgütlerin basmakalıp düşüncelerini tartıştığımızı hiç hatırlamıyorum. Ben Gorki’nin “Ana” romanının sosyalist gerçekçi filan olmadığını mı söylemiştim.. Favorim Dimov’un Tütün’üydü. İtiraz etmediğini hatırlıyorum. Sosyalist Gerçekçilik diye okuduklarımız biraz bizim Teksas, Tommikslerimizdi. Galiba bunları konuşabileceğim tek kişiydi. Arada havalandırmada hâlâ sinirlendiğimde yaptığım bir alışkanlık olan “volta” atardık.
Sonra ceza yemiş bir hükümlü olarak Çankırı’ya “tayinim” çıktı. Bir sabahın köründe Bülent’le geldiğini hatırlıyorum. “Seni Çankırı’ya gönderiyorlar” demişti kendi yoldaşları tarafından öldürülen Bülent. Ayhan “bence göndermeyelim burada kal” demişti. Nasıl olsa cezam azdı. İdareye resti çeker göndermezlerdi. Müdüre haber yollandı. Şimdi düşündüğümde garip geliyor. Müdür geldiğinde kendisinin yapabileceği bir şey olmadığını, cezası kesinleşmiş hükümlülerin sevkinin Adalet Bakanlığı tarafından yapıldığını söyledi. Ayhan “bu adam ağır hasta olsa gönderebilecek misin” demişti. Hayır, cevabını alınca “o zaman söyle doktora rapor yazsın” dedi. Müdür kabul etti.
Müdür gittikten sonra bu durumun her ay tekrarlanacağını ve idare ile benim yüzümden gerilim yaşanacağını düşünerek gideceğimi söyledim. Beni Çankırı’da küçük bir cezaevine gönderdiler.
Çankırı maceram uzun sürmedi. Çıkan bir afla onlarda bende serbest kaldık. 92 yılında çalıştığım haber dergisi Gerçek’te yargısız infazlarla ilgili bir çalışma yapıyorduk. O hafta ünlü Dev-Sol operasyonları başladı. Sebahat Karataş ve arkadaşları öldürülmüştü. Cenaze törenlerini izlemek için Karacaahmet mezarlığına gittim. Yolu kesen polise gazeteci kimliğimi gösterdiğimde, kimliğini amirine götürdü. Müdür şöyle bir baktı ve kimliği yırtarak yere attı. Sonrada “alın” dedi. Ardından boş bir otobüste saatler süren bir dayak. Gece yarısı neresi olduğunu bilmediğim bir merkezde devam etti aynı uygulama. Sonra içinde adım atacak yer olmayan bir hücreye attılar. Orada bayılmışım. Başımda üç kişi duruyordu. Kendime geldiğim bir an “Sadık beni hatırlıyor musun Sadık” diyordu Ayhan. Garip şekilde başımda duran üç kişiyi de tanıyordum. Önce hayal gördüğümü sandım. Sonra “Evet” anlamında kafamı salladım. Ayhan durumumun kötü olduğunu görüp demir hücre kapısını yumruklamaya, tekmelemeye başladı. Gürültüye gelen polislere “bu adam ölüyor” diyerek doktora götürmelerini istedi. Gelen polisler beni dışarıya çıkarttılar. Bir kapı dibinde yatarken kendi aralarında konuştular. Sonra yanıma gelen biri bana bakıp “bunun bir şeyi yok” deyip tekrar hücreye attı. Oradan yine neresi olduğunu bilmediğim bir başka yere götürüldüm. On dört gün sonra bırakıldım.

ARKADAŞIMIN KATİLİ

Aradan ne kadar geçti bilmiyorum. Kayıplar yargısız infazlar o yılların sıradan olaylarıydı. Ayhan Efeoğlu’nun kaybedildiği ile ilgili haberleri sosyalist basında okumuştum. Ama neden bilmiyorum belki ölümü ona yakıştıramadığımdan “o” olabileceğini hiç düşünmedim. Ta ki yürürken “Ayhan Efeoğlu” yazan bir afişi yürüdüğüm caddenin duvarlarında görene kadar. O mahzun sessiz haliyle bana bakıyordu. Kısa bir süre sonra kardeşi Ali Efeoğlu da kaybedildi. Bir ailenin iki oğlu da doksanlı yılların o acımasız ortamında kaybedildi.
Geçtiğimiz yıllarda o dönemin katillerinden Ayhan Çarkın’ın Kazlıçeşme’de yapılan Newroz’a katıldığını duyduğumda şaşırdım ve konuşmak istedim. Bu arada o da aynı gazetede çalıştığımız Mehmet Baransu’yu aramış konuşmak istemişti. Görüşmeye beraber gittik. Anlatıyordu. Ama gerçekte ciddi bir şey söylemeden. Biraz daha somut şeyler söylemesini istedim. Bu yüzden bildiğim bir iki şeyi sordum. Karşımda sakin sakin konuşan Ayhan Çarkın bir anda sinirlenmişti. Ayağa kalktı, sinirden kıpkırmızı kesilen yüzüyle bana bakarak “sen nasıl göründüğün biri değilsen ben de değilim” dedi. Araya giren Baransu sakinleştirmeye çalıştı. Galiba birbirimizi anlamıştık. Orada Ayhan Efeoğlun’dan hiç söz etmedi. Sonra tutuklandı ve Ayhan Efeoğlu’nu nasıl kaybettiklerini anlattı. Önceki gün yapılan duruşmada “Ben Ayhan Efeoğlu olayından sonra tiksindim. Ayhan Efeoğlu’nun cesedini Ayhan Özkan ile birlikte kendi ellerimizle gömdük. Ayhan Özkan mezarın üzerinde zıplarken ben de başında Fatiha okuyordum” diyor. Röportajı yaparken arkadaşımın katili karşımda duruyormuş.

01.02.2026 18:39 / Güncelleme: 20:45

Sunucu taşıma işlemleri nedeniyle web sitemizde teknik sorunlar yaşıyoruz

Sunucu taşıma işlemlerimiz nedeniyle web sitemizde geçici teknik aksaklıklar yaşanıyor. Bu aksaklıklar nedeniyle okurlarımızdan özür dileriz.

Sunucu taşıma işlemleri nedeniyle web sitemizde teknik sorunlar yaşıyoruz

evrensel.net

01.02.2026 01:30

Akademisyenlerden Migros depo işçilerine destek

Migros depo işçilerinin insanca ücret talebiyle başlattığı mücadeleye 100’ü aşkın akademisyen destek verdi. Akademisyenler, Migros’u sendikal haklara uymaya ve işçilerle müzakereye çağırdı.

Akademisyenlerden Migros depo işçilerine destek

Fotoğraf: Migros depo işçileri

01.02.2026 01:07

MESEM Çalıştayı sona erdi: Çocuk işçilik devlet eliyle meşrulaştırılıyor

Eğitim Sen’in düzenlediği çalıştayda MESEM’lerin mesleki eğitim değil, çocuk emeğini sermayeye ucuz ve güvencesiz biçimde sunan bir proje olduğu vurgulandı. Uzmanlar, çocukların yaşam, sağlık ve eğitim haklarının ihlal edildiğini belirtti.

MESEM Çalıştayı sona erdi: Çocuk işçilik devlet eliyle meşrulaştırılıyor

Fotoğraf: Evrensel

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!