Adaletsiz bir dünya yaşanılası bir yer olamaz…

Adaletsiz bir dünya yaşanılası bir yer olamaz…

Adaletsizliğin kaynaklarından biri de adalet hizmetlerini uygulayanların son süreçte politikleşmesi ve kendilerini halkın değil devletin hakim ve savcıları olarak görmesidir.

Efkan BOLAÇ*

“Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz.”
HERAKLEITOS

Uzun süredir genelde muhalif kesimi hedef aldığı için çok dikkat edilmeyen bir konu Gezi sürecinde baş gündemlerinden biri haline geldi; Adalet…
Adalet kelimesi aklıma geldiğinde Hilmi Yavuz’un şu dizelerini hatırlarım:
“Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız”

Ve bu dizelerden yola çıkarak şu an var olan durum için şöyle bir uyarlama yaparım:
“Adaletsizlik ki en çok yakışandır size
Belki de en çok anladığınız”

Son süreç bize adalet kavramını ve bu kavramın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Adaletsiz bir iktidarın, güç ve hırsın kibirle birleşerek neler yapabileceğini gördük.
Montesquieu, ‘Yasaların Ruhu’ adlı kitabında bu güç ilişkisini ve ayrılığını irdelerken aynı zamanda  Bekir Bozdağ’ın bir ara konuşmasında bahsettiği üzere “Güçler ahengi”nin nelere dönüşebileceğini yazmıştı: “İktidar güçlerinin tek kişi veya organda toplanması zulmün kaynağıdır.”
Bu açıdan bakarsak adaletsizliğin kaynağının ne olduğunu anlamaya veya sorgulamaya başlayabiliriz. Elbette bu söylem tek başına adaletsizliği anlatmaya yetmez.
Son süreçte görülen davalara baktığımızda içlerinin boş olduğunu ya da davaların hukuki anlamda sonuç alınabilecek şeyler olmadan hazırlandığına rastlamaktayız. Bu durum artık olağanlaşmış ve bir kısım duyarlı ve adaletsizliğe karşı paratoner olmaya çalışanlar dışında kimsenin ilgi alanına girmemeye başlamıştır.
Bu davalara örnek vermek gerekirse Cihan Kırmızıgül davasında ifadesini geri alan gizli tanık dışında dosyada bir tek poşunun delil olması, Berna ve Ferhat’ın parasız eğitim için başbakanın katıldığı Roman Kurultayında açtıkları pankart sonrası 19 ay tutuklu kalmaları örnek gösterilebilir.

HOPA’DAN 1 MAYIS’A VE GEZİ’YE

Ama aslında iktidarın adalet anlayışındaki değişimi Metin Lokumcu’nun ölümü sonrasında başbakanın yaptığı konuşmaların içerisinde bulabiliriz. Lokumcu Hopa’da gaz bombalarının etkisi sonrası öldüğünde başbakan; “Hopa’yı eşkıyalar basmış” bilmiyordum demiş ve arkasından ,  “Tabii bu arada bir tanesi de kalp krizi sonucu ölmüş” diyerek aslında kendi adalet anlayışını ortaya koymuştur. Bu olay sonrası ülkenin her yerinde baskılar arttı ve süreç 1 Mayıs 2013’e kadar geldi. O gün emekçiler, Taksim Meydanına çıkmak istediklerinde inanılmaz bir polis şiddeti ile karşı karşıya kaldı.
1 Mayıs sonrası inanılmaz bir polis şiddeti sahne aldı ve Taksim’de 2-3 kişinin bir araya gelerek açıklama yapmasına dahi izin verilmedi. Bu durum ilerleyerek Gezi sürecini başlattı.
Reyhanlı katliamında olayların önceden bilindiğine dair belgelerin ortaya çıkması sonrası ise yeni bir adaletsizlik ortaya çıktı ve belgeleri sızdırdığı söylenen Er Utku Kalı tutuklandı. Belgeleri değerlendirip Reyhanlı saldırısına engel olmayanlar değil, engel olunabileceğini gösteren belgeyi sızdırdığı iddia edilen Utku Kalı’ya dava açıldı. Adalet maalesef güçsüzü kesen kör bir bıçak halini aldı.
Adaletsizliğin kaynaklarından biri de adalet hizmetlerini uygulayanların son süreçte politikleşmesi ve kendilerini halkın değil devletin hakim ve savcıları olarak görmesidir. Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in “Yargı Meselesi Hallonuldu Yargının ‘Eşekli Demokrasi’ ile İmtihanı” adlı kitabı yargı mensuplarına yönelik girişimlerin boyutlarını ve yargı sisteminin çürümüşlüğünü gözler önüne serer. HSYK seçimlerinde bir hakimin; “Bakanlık eşeği aday gösterse eşeğe de oy veririm” sözlerinden yola çıkarak kitabın ismini koyan Ertekin, yargı mensuplarının bağımsız olmadığını ve bakanlığın yargı mensuplarının üzerindeki etkisini yazmıştır. En kötü yasalar iyi uygulayıcıların elinde adil, en iyi yasalar kötü uygulayıcıların elinde zalimdir.

VE GİZLİ SANIK İCAT EDİLDİ

Yargı, her saniyesi kayıt altına alınan bir cinayeti ‘görmeyin’ diyor. Ethem Sarısülük’ü katleden polis, görevi olmamasına rağmen kalkanlı polis grubundan ayrılıyor ve hedef gözeterek ateş ediyor. Amirlerinin ifadelerinde böyle bir emir verilmediği aşikarken ve bilirkişi raporlarında da durum sabitken başbakanın “destan yazan polisleri yedirtmem” açıklamaları sonrası yargı, cinayeti işleyen polisi serbest bırakmış ve sonrasında meşru müdafaa halinde sayılarak beraat etmesi doğrultusunda iddianame hazırlandı. Bu dahi yetmedi sanık davaya peruk vs takarak geldi ve hukuk tarihimizde ilk defa “gizli sanık” kavramı kayıt altına alındı. Gezi sürecinin diğer davalarında da benzer uygulamalar dikkat çekiyor.
Gelinen noktada Gezi’de insanların garip sebeplerle gözaltına alındığına, tutuklandığına şahit olduk. Yargının politikleşmiş olması beraberinde yeni bir refleks oluşturdu ve iktidarın şiddetle bastırmaya çalıştığı bu direniş hareketine karşı iktidar yanında olma içgüdüsü baş gösterdi.
Bu süreçte yargının sac ayaklarından olan avukatlar bir anlamda yargı konusunda hukukun tek neferi olarak kaldı ve bağımsız bir yargının gerekliliğini savunarak bir anlamda ‘ben yaptım oldu’ mantığını yıkmaya çalıştı.  Ancak bu durum iktidarı rahatsız etti ve yargı gibi savunmayı da vesayet altına alabilecek her türlü girişimde bulunuldu. Avukatlık mesleğini icra edenler tutuklandı, barolara karşı davalar açıldı. Güçler ahengine inanan hükümet kendisinden farklı çıkan seslere karşı şiddet uygulamayı sürdürdü. Bu anlamda bakıldığında cumhuriyet tarihinin en büyük avukat gözaltıları yapıldı ve Kasım 2011’de 33 avukat tutuklandı. Yine 2013 Ocak ayında Çağdaş Hukukçular Derneği genel başkanı, İstanbul şube başkanı ve yöneticilerinin de içinde olduğu 12 avukat gözaltına alındı ve 9’u tutuklanırken toplam 22 avukata dava açıldı. Şu an için bu davalardan 25 avukat halen tutuklu olarak yargılanmaktadır. ( Önemli not: KCK davası sebebiyle tutuklu bulunan avukatların yargılaması 19 aralık 2013’te Silivri’de, yine ÇHD’li avukatların tutuklu olduğu dava ise 24-25-26 aralık 2013 tarihinde Silivri’de olacaktır)
Adaletsiz bir dünya yaşanılası bir yer değildir. Adaletsizliğin olduğu yerde çürüme, yozlaşma ve zulüm olur. Bu anlamda adalet; ekmek ve hava kadar ihtiyacımızdır, olmazsa olmazımızdır. Herkesin bilmesi gereken en önemli şey ise “Adaletin bir gün herkese lazım olacağı”dır.

*Avukat

www.evrensel.net