Barzani’nin zor hali; kılıç kimde, kalkan kim?

Barzani’nin zor hali; kılıç kimde, kalkan kim?

Barzani’nin bütün Kürtlerin lideri olma isteği, bir yandan “bütün” Kürtlerin isteği ve beklentilerini karşılamaya onu mecbur tutarken, diğer yandan “reel politik” çıkarlar, sömürücü sınıflar ve hükümetleri-devletleri ile ilişkilerin daha “sıcak hale getirilmesi”ne onu zorluyor.

A. Cihan Soylu

Günlerdir, istisnasız tüm günlük gazetelerde ve birçok televizyon kanalında Irak Federe Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Barzani ile Türk Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da düzenlenen bir toplu düğün vesilesi ile bir araya gelmeleri üzerine değerlendirmeler yapılıyor. Barzani’in yanına yıllardır sürgünde yaşayan Kürt Sanatçı Şivan Perwer’i alarak geliyor olması,-hükümet sözcüleri Şivan’a daha önce “dön” çağrısı yapmışlardı- ve bir  “Tatlıses-Şivan düeti”nin AKP propagandacıları tarafından duyurulmuş olması bu buluşmaya, denebilirse gövde gösterisine ve  “Kürt-Türk kardeşliği”  üzerine söyleme ilgiyi artıran diğer bir unsuru oluşturuyor.

İLGİ ÇEKİCİ GÖRÜNÜM HAYIRLARA VESİLE Mİ?

Görüntüye ya da görünene bakarak söylenecek olursa, “Irak Kürdistanı Federe Devlet Başkanı” kimliğiyle kabul gören M. Barzani’in, Türkiye Kürtlerinin ‘manevi başkent’ olarak algıladıkları Diyarbakır’a (Amed) gelmesi;  burada Türkiye Başbakanı T. Erdoğan ile buluşması, ikisinin beraberlerindeki heyetlerle çeşitli etkinliklere katılmaları, ve bu buluşma öncesinde,  ve buluşmalar sırasında yapılan açıklamalarda  “Kürt-Türk kardeşliği” üzerine sözler edilmiş olması, önemsiz görülecek, azımsanacak bir durum değil. Daha kısa bir süre öncesine dek ulusal varlıkları dahi inkardan gelinen bir ulusun, kendi ile aynı etnik kökenden olmakla kalmayıp, iradesine rağmen bölünmüş “eski Kürdistan”ın bir başka parçasında siyasal yönetimini kurmuş Irak Kürtleri liderinin -ki yine birkaç yıl öncesine dek “ilkel aşiret ağası” diye aşağılanıyordu- Kürdistan’ın en önemli ve gelişkin kent merkezine geliyor olması, bu gelişin diğer bağlamları ve özellikle de yüklenen-öngörülen amacı ayrı tutulduğunda, önemsiz görülemeyecek bir değişime ve gelişmeye işaret eder. Ulusal özgürlük taleplerinin baskıyla değil, burjuva demokratik anlamıyla da olsa eşitlik hukuku temelinde ve hak kabulü ile karşılanması durumunda, Türkiye Kürtleri,  Barzani’nin Diyarbakır’a gelişini kaygıyla değil memnuniyet ile karşılarlardı. Nitekim, Diyarbakır’da, ve Türk Hükümetinin başındaki Erdoğan tarafından Kürdistan Federal Bölge Başkanı sıfatıyla selamlanması, onun da aynı kimlik adına Kürtçe olarak yaptığı konuşmada, “barış, kardeşlik ve özgürlük”ten söz ederek vurguyu buna yapması, “barış siyasetiyle kazanma”nın öneminden söz etmesi, azımsanamayacak derecede ilgi görmüş oldu.

Ama bütün  bunlar, bu gelişinin bir başka geliş olduğu; Türkiye Kürtlerinin ezici çoğunluğunun istemi ve daveti üzerine değil, iktidar partisi ve onun bölge politikası doğrultusunda çalışanların çağrısı, ve hükümetin politikalarına güç vermek üzere planlandığı  gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Toplumsal her gelişme, ancak neden ve sonuçlarıyla birlikte göz önünde tutulursa doğru şekilde değerlendirilebilir. Barzani’nin Diyarbakır’da Erdoğan ile kitlelerin karşısına çıkmasının nedenleri, bizatihi hükümet cephesi ve sözcüleri tarafından açığa vurulmuştur, sonuçlarını ise süreç içinde daha net şekilde görmek mümkün olacaktır.

BİR BAŞKA GELİŞ

Barzani Diyarbakır’a da, Türkiye’ye de yeni gelmiyor. Diyarbakır’a gelişinin üzerinden 21 yıl geçmiş olsa, ve bu yirmi bir yıl Türkiye Kürt ulusal mücadelesinin en çetin ve şiddetli dönemine denk gelse de, Türk devlet ve hükümet yöneticileriyle Türkiye’de ilk kez bir araya gelmiyor. Daha önce de gelmiş-gitmişti!

Türk hakim sınıfları ve devlet-hükümet yöneticileri, Barzani ve Talabani’yi, “topraklarını Türkiye’yi parçalamaya yönelik bölücü terör üssü olarak kullandıran iki ilkel aşiret şefi, ilkel ağa” olarak aşağılama politikasından onlarla iş birliği yapmaya; onları değerlendirme politikasına, büyük oranda kendi inisiyatifleriyle değil ama ABD emperyalizminin Ortadoğu-Kuzey Afrika stratejisi kapsamındaki gelişmeler sonucu, geçiş yaptılar. Irak’ın işgali ve Irak Kürtlerinin bu işgal koşullarından yararlanarak “Bölgesel Kürt Yönetimi”ni oluşturmaları ile başlayan süreç, bu “geçiş”in nesnel ve öznel etkenlerini daha çarpıcı sonuçlar yaratacak şekilde işlevli kılmıştı ve Türkiye yöneticilerinin “kırmızı çizgileri” bu gelişmeler tarafından geçersizleştirilmekteydi. “Kırmızı çizgiler”i tarumar eden gelişmeler yalnızca emperyalist işgal ve müdahalenin de bir unsurunu oluşturduğu stratejik Amerikan ve Batılı ülkelerin emperyalist politikaları değil, Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin kitlesel boyutları ve gücüyle kendini uluslararası ve bölgesel alanda da kabul ettirmesiydi. Kıssadan hisse söylenirse bu gelişmeler, “en az kayıp, asgari taviz” üzerinden“bölünme”yi engelleyecek bir tür çözüm zorunluluğunu dayatmaktaydı. Ortada etnik ve mezhepsel farklılıklar temelinde bölünmüş bir Irak örneği vardı ve Türkiye, Irak’ın yanı başında ezilen ulus ve mezheplerin varlığıyla emperyalist istismar ve tehditlere açık duruyordu. Türk büyük sermayesinin Kürt bölgesindeki enerji kaynaklarını, kara sularını ve önemli toprak ve nüfus gücünü kaybetmeyi göze alması, tarihten ve kapitalist gelişmenin yol açtığı ve açabileceği sonuçlardan ders çıkarmaması demekti. Türkiye hakim sınıflarının tüm şovenist “geleneğe” ve gözü kara retçi politikaya rağmen bunu göze alması aptallık olurdu. “Kürtlere rağmen” küçülme değil, “Kürtlerle birlikte Ortadoğu’da büyüme” politikası bu gelişmelerin ve zorunlulukların ürünü olarak öne çıkarıldı. Arada, çıkarlar üzerinden belirli bazı çelişkileri de gündeme getirmekle birlikte bu politika, büyük efendi Amerikan emperyalistlerinin “stratejik hesapları”yla uyumlu bir politikaydı. İran, Irak, Suriye, Libya, Yemen, Ürdün ve Lübnan, hatta Mısır gibi ülkelerin girdabında çalkalanıp durdukları Ortadoğu-Afrika üzerine büyük güçler arası etki “savaşı”nın yedeğe alınmış “oyuncusu” rolündeki Türkiye gericiliği, “yeni Osmanlı”cılığa soyunmuş istibdat gelenekçiliğiyle tekelci gericilik karması, “ılımlı”-ılımsız din bezirganlığına hareket alanı sağlamada da işlevliydi. Irak Kürt Bölgesel yönetimi “tanınmak”la kalınmadı, “Federe Bölge”de iktisadi faaliyet için kaynaklar harekete geçirildi, politik-diplomatik, kültürel ve iktisadi ilişkilerin geliştirilmesi için ‘kollar sıvandı’ ve petrol boru hatları döşenmesi için anlaşmalar imzalanarak bu ilişkilerin, bölge petrolünün ‘Batı’ya nakli için uluslararası çıkarlara da bağlanarak ilerletilmesi için çabalar yoğunlaştırıldı. İlişkilerin bu yeni boyutu ve daha da ilerletilmesi iki taraf yönetimlerinin de çıkarına idi. Bununla birlikte, Türkiye egemenlerinin; Türk devlet ve hükümetinin Irak Kürt yönetiminden esirgemediği istek, milyonlarca emekçinin omuzladığı Türkiye Kürt mücadelesinin güçten düşürülmesi, soğutulması, bölünmesi, bu mücadele içinde ve mücadelenin örgütleyici gücü olarak öne çıkan politik parti ve “kongre” vb. oluşumların karşısına devletçi bir alternatifin çıkarılması için yardımcı olunması idi. Barzani’nin Diyarbakır’a bu yeni gelişinin ayırıcı özelliği ve önemi, bu isteklerle bağlı oluşunda ve aynı zamanda yakın dönemde yapılacak olan yerel seçimler öncesine denk getirilmesindedir. Bu da, örnek olsun BDP-DTK’nin davetine “icabet etme”si durumunda, ulusal taleplerinin karşılanması mücadelesine destek anlamına gelebilecek ve  sevinç ile karşılanabilecek bir ziyaretin yerine, kaygıyla karışık duyguların Kürtlerin saflarında yaşanmasına neden olan bu ziyareti AKP ve Hükümetinin amaçları ve politikalarıyla paralel hale getirmektedir. Yani bu geliş “bir başka geliş” ile de yüklüdür!

BARZANİ’İN ZOR İKİLEMİ VE SEÇTİĞİ TARAF

Yaşadıkları toprakları tarihi süreçlerde yaşanan çok yönlü ve boyutlu bölgesel ve uluslararası güçler arası ilişki ve çelişkilerin belirleyici rol oynamasıyla bölünmüş Kürtlerin, ayrı ayrı devletlerin sınırları içindeki yurtlarında yürüttükleri ulusal kendi kaderini belirleme savaşının farklılıklar içermesi ve farklı ‘merhale’lerden geçmesi, bölgesel ve uluslararası etkenler göz önüne alındığında, denebilir ki kaçınılmaz sayılırdı. Nitekim, kapitalist gelişmenin düzeyi ve Kürt nüfusun yoğunluğu-büyüklüğü yönünden en gelişmiş Kürt bölgesi Türkiye Kürdistanı olmasına rağmen, uluslararası ve bölgesel gelişmelerin etkisi altında Irak Kürdistanı’nda “ulusal Kürt yönetimi”nin oluşması daha erken bir döneme denk geldi. Mesut Barzani bu yapının, “Irak Federal Kürt Yönetimi”nin; Irak Kürdistanı’nın Başkanı sıfatını taşıyor olmasıyla Kürtlerin olduğu kadar bölge ülkeleri ve uluslararası güçlerin de ilgi alanında bulunuyor . Mücadeleleri henüz ulusal eşitlik ve özgürlük taleplerinin karşılanmasıyla sonuçlanmamasına rağmen, milyonlarca insanı seferber eden Türkiye Kürt Hareketinin, sorunun çözümü için devlet-hükümet yönetimiyle alanlarda ve ‘masa’da yürüttüğü görüşme-mücadelenin hayli zikzaklı ve zorlu bir döneminde, ve bir yerel seçim öncesinde Diyarbakır’a gelip T. Erdoğan ile görüşüyor olması, bir “taraf belirleme” tutumunu da açıklar özellikte olduğu için, Kürtlerin yanı sıra bölge ülkeleri yönetimleri yönünden de önem taşıyor.

Irak Kürt yönetimi ve Türk devlet ve hükümeti (AKP) açısından, her birinin gözettiği öncelikli çıkarlarının olduğu; bu ‘buluşma’nın da iki tarafın “ortak” ve farklı çıkarlarının daha ileriden gerçekleştirilmesi gibi bir hedefinin bulunduğu, görülemeyecek bir durum değil. Enerji ve inşaat yatırımları üzerinden sağlanan sermaye “ortaklığı”nı, bölgede hedef haline getirilen yönetimlere ve devletlere karşı tutum ortaklığıyla güçlendirme ihtiyacı, Rojava Kürtlerinin mücadelesi karşısında barikat oluşturma ortaklığı vb., bu ilişkide başlıca hareket ettirici durumda. Buna, Türkiye Kürtlerinin ulusal talepleri için yürütülen mücadelenin devletçi-uzlaşmacı bir “alternatif” aracıyla sekteye uğratılması ve taleplerin kimi şekli iyileştirmeler üzerinden karşılanmakla sınırlı tutulması amacı eşlik ediyor. AKP ve Hükümetinin, Türkiye Kürt Hareketi ve BDP’nin Amed (Diyarbakır)de/da seçim yenilgisine uğratma hedefini buna eklemek gerekiyor. Ancak, Barzani ile yan yanalık asıl olarak Kürt mücadelesinin demokratik ve antiemperyalist bir hatta ilerlemesine karşı bir tür güçten düşürücü barikat örme işlevine sahip. Türkiye Kürtlerine karşı kılıcı elde tutmaya devam eden Erdoğan hükümetinin kalkan olarak kullanacağı araç ve güçlere ihtiyacı var. Barzani gibiler açısından sorun, ulusal hak mücadelesi yürüten “Türkiyeli Kürt Kardeşler”e  karşı böylesi bir işlevi üstlenip üstlenmeyeceğidir.

Tam da bu ‘nokta’da Barzani ve yönetiminin, “zorlu bir seçim” ile yüz yüze olduğu düşünülebilir-söylenebilir:  Bir “Kürt Lider” olarak Barzani, Kürtlerin beklentileri ile, aralarında çıkar ortaklığı gerçekleştirilmiş devlet ve hükümet; Türk-Kürt sermaye gruplarının istekleri arasında bir “yer”de duruyor! Barzani’in “Bütün Kürtlerin Lideri” olma isteği,-şu anda çıkarlara dayalı olarak uluslararası ilişkileri ve ‘itibarı’ olan bir lider durumunda oluştan da güç alarak- bir yandan “Bütün” Kürtlerin isteği ve beklentilerini karşılamaya onu mecbur tutar iken, diğer yandan “reel politik” ve iktisadi-sosyal ve politik çıkar ve bağlantılar, sömürücü gerici sınıflar ve hükümetleri-devletleri ile ilişkilerin daha “sıcak hale getirilmesi”ne onu zorluyor. Bu “iki arada bir derede” durumu, onu “İki tarafı da teskin edeci açıklamalar yapma”ya yönelmektedir. Diyarbakır’daki açıklamaları da bu içerikte idi.  Ancak, Barzani yönetimindeki Irak Kürdistanı yönetiminin Türk devlet ve hükümetiyle ilişkilerinde esas olarak ne türden bir ‘rol’ üstlendiğini, Diyarbakır’a yola çıkmadan önceki açıklamalarında ortaya koymuştur: A) A.Türk ve A. Tuğluk başkanlığındaki DTP heyetinin Suriye Kürtleri ile Rojava’da görüşmelerini, sınırdan geçişlerine izin vermeyerek engellemiştir. B) Rojava Kürtlerinin “bölgesel özerklik” yönündeki girişimlerine karşı yaptırımlara girişmiş ve BDP-DTK’nın buna desteğini reddettiğini açıklamıştır. C-) Salih Müslim’in, oğlunun cenazesine gitmesi, ve yine ülke dışına çıkışında Irak Kürt kentlerini kullanmasını engelleyerek, Türk devlet politikasının Suriye ve Suriye Kürtleri karşıtı hattı ile yan yana durmuştur. Bunlardan hareketle söylenebilir ki, “perşembenin gelişi”ni,  “çarşamba”dan görünene bakarak görmek mümkündür ve buradan görünen, Diyarbakır buluşması da dahil bu rolün Türkiye Kürt mücadelesinin yararına olmadığıdır.

NEDENLER VARSA SONUÇLARI DA OLACAKTIR

Türkiye Kürt sorunu, bazı şekli iyileştirmelere, kimi küçük yasal düzenlemelere rağmen esas olarak çözümsüz olmaya devam ediyor. Ateşkes ve “çözüm görüşmeleri” devam etmekle birlikte, temel taleplerin karşılanması açısından bir ilerleme henüz yoktur. Hükümet ve partisi, konjonktürel gelişmelere de bağlanan bir çizgide bazen bir miktar “yumuşatılmış” açıklamalar ve İslami birlik üzerinden “kardeşlik” vurgularıyla temel talepleri geçiştirmeye; bazen de tümüyle retçi bir tutumla “herkesin Türklüğü” dayatmasıyla politikasını sürdürüyor.  Polis şiddeti, yoğun gözaltı ve tutuklamalar, hak kısıtlamaları ve gaspları yoğunluk kazanırken, “barış ve demokrasi” söylemi ikiyüzlülükten öteye geçmiyor. İslami söylem ağırlıklı “kardeşlik” vurgularında, Kürtlerin ulusal talepleri karşılık bulmuyor. Rojava’ya ve Suriye’ye Türkiye’den teçhizatlandırılmış çeteler nakli ve Suriye Kürtlerine duvar örme pratiği “Türk-Kürt, Arap, Zaza kardeşliği” söylemini yalanlıyor. Irak Kürdistanı’ndan söz edilmiş olması, Türkiye Kürdistanı kabulü anlamına gelmiyor. Barzani’nin musluğunu açacağı petrol Kürtlerin özgürlük taleplerini karşılamıyor. Ana dilde eğitim, ‘anayasal yurttaşlık’ta hak eşitliği ve bunun yasal teminat altına alınması, Kürt-Türk ayrımını işleyen anlayış, yasa ve diğer kurumsallaştırılmış durumların ortadan kaldırılması, genel siyasal af ve zindanların boşaltılması gibi talepler gündeme alınmadığı gibi, genel olarak işçi ve emekçilere karşı baskının ve hak gaspının kapsamı genişletiliyor. Harf yasağının kaldırılması, Kürtçe isim serbestisi, yasaklı sanatçı ve aydınların dönüşüne kapı aralama gibi, bir bölümü “kullanma hedefi” ile de bağlı atılan adımlar ise büyük bir inayet olarak gösteriliyor; “yaradandan ötürü” bahşedilmiş gösteriliyor. Barzani’nin, yanına Şivan Perwer de alınmış olarak Diyarbakır’a getirilmesinde olduğu türden kimi gösterilerle istemler pasifize edilmeye ve ertelenmeye çalışılıyor.

Bunların çözüm olmadığı, çözümü; yani hak eşitliğini; kaderlerini tayin etme hakkının bizatihi Kürtlerin kendileri tarafından kullanılmasını içermediği oldukça açıktır. Oysa sorun da buradadır: baskı ve özgürlüksüzlük dayatmasının yol açtığı gelişmeler üzerinden ortaya çıkan sonuçlar, temel taleplerin karşılanması olmaksızın ortadan kalkmayacaktır. Nedenler var oldukça sonuçları da olacaktır. Bugüne dek kaydedilen gelişmelerin, sağlanan iyileştirmelerin kitlesel mücadelenin ürünü olması ve bunun bilinci, bundan sonrası için yürünecek yolu da işaret etmektedir. Somut pratik ve  içinden geçilen süreçte yaşanılanlar, çözüm ile mücadele arasında dolaysız bir ilişki olduğunu; çözümün mücadelenin ürünü olacağını göstermektedir.  Kitlelerin psikolojik hallerinin önemi inkar edilemez. Bu psikoloji ile yaşam koşulları, tarzları, talepleri ve amaçları arasındaki ilişkiyi görmezden gelenler ya da önemsiz sayanlar ise, tarih önünde ve gelişmeler karşısında tutunamayacaklardır. Kürt mücadelesi eninde sonunda hedefine ulaşacaktır. Diyarbakır’da 16 Kasım 2013 buluşmaları ve “gösterileri” bunu bir kez daha göstermiştir.

www.evrensel.net