#direngeziparkı

Fotoğraf: AA

#direngeziparkı

Bu başlık tesadüfi değil. 31 Mayıs gecesi dakikada 3 bin twit atıldı; dünyanın geri kalanından daha fazla twit attı bu ülke. “#direngeziparkı” da en yoğun kullanılan etiket olarak tarihe geçti. 29 Mayıs’ta 1 milyon 800 bin civarı seyreden aktif Türkiyeli kullanıcı sayısı; 10 gün içinde 10 milyona yaklaştı; 31 Mayıs-6 Haziran haftası 91 milyon 377 bin Türkçe twit atıldı.Tüm ay boyunca en fazla kullanılan etiket ise, yazıya da başlığını veren “#direngeziparkı” oldu.

 

Mustafa Kara

Bu başlık tesadüfi değil. 31 Mayıs gecesi dakikada 3 bin twit atıldı; dünyanın geri kalanından daha fazla twit attı bu ülke. “#direngeziparkı” da en yoğun kullanılan etiket olarak tarihe geçti. 29 Mayıs’ta 1 milyon 800 bin civarı seyreden aktif Türkiyeli kullanıcı sayısı; 10 gün içinde 10 milyona yaklaştı; 31 Mayıs-6 Haziran haftası 91 milyon 377 bin Türkçe twit atıldı. Sadece 1 Haziran günü 19 milyon olan twit sayısı, ertesi günlerde 10 milyon civarında seyretti. AKP Ar-Ge Başkanlığı bile dakikada atılan twit sayısını 3 bin olarak duyurdu. Tüm ay boyunca en fazla kullanılan etiket ise, yazıya da başlığını veren “#direngeziparkı” oldu.

Hal böyle olunca, son yıllarda tartışılan “sosyal medya devrimi” gündemi de daha bir belirgin oldu. Arap ülkelerinden ya da Batı’daki “Occupy” eylemlerinden “anlaşılmaya” çalışılan olguyu, bizzat yaşayarak gözlemlemiş olduk.

10 yıl önce birkaç yüz bin civarında olan Mısırlı internet kullanıcısı sayısının, bugün 17 milyonu aşmış olmasının da bir anlamı olmalı. Tunus da ha keza öyle. 2000 yılında 100 bin iken; bugün 3,5 milyon kişi internet kullanıyor. 

Ne ifade eder? Bir “intihar”ın ardından iki buçuk yıldır devam eden toplumsal hareketlerin, bir iki “sosyal medya sitesi” ile başladığına mı inanmalıyız? Ya da, “Bunlar boş işler” diyen kalmadığına göre; “Ne var yahu, sadece yeni bir olanak işte” diyenlere mi tav olacağız? “Sosyal medya” neyi değiştirdi? Soru bu! Ne değişti; ne kadar değişti; biz de değişmeli miyiz? En azından biraz...

GERÇEK DEVRİMCİDİR!

Başka türlü de soralım: Gerçeğin devrimci olduğuna kuşku yok; öyleyse bizi gerçeğe yaklaştıran araç, aynı zamanda “devrim”e mi yaklaştırıyor? “Kitle iletişimi”ni ifade eden “communication” sözünün Latince kökeninin, aynı zamanda “communism”in de kökü olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Ortaklaşma... Hangi aracı kullanırsa kullansın; doğru ellerde “kitle iletişimi” bizi işte buna yaklaştırıyor, ortaklaşmaya...

İşçi sınıfı devrimlerinde “gazetenin rolü” üzerine yazılmış onca külliyatı yinelemeye gerek yok... Bu işin “besmele”sinin bir yayın organı çıkarmak olduğu, sosyalizm mücadelesinin alfabesinde var. Sadece sosyalizm mi? Tarih boyunca nerede bir isyan olduysa, önce “iletişim” aracına ihtiyaç duydu. İster Sparaküs isyanlarının “koşan haberci”lerini düşünün; isterse el koydukları matbaalarda bildiri basan 1848 devrimcilerini... Ekim Devrimi’ni telgraftan, gazete matbaalarından azade anlatabilir miyiz?

Elbette hayır! Ekim Devrimi için “telgrafla yapılan devrim” demek ne kadar saçmaysa; bugün “twitter devrimi”, “facebook isyanı” demek de o kadar saçma... Peki ya gazete? Ekim Devrimi için, “Pravda ve irili ufaklı pek çok Bolşevik gazetenin eseridir” desek; yanlış olur mu? Elbette olmaz. Bloglardan, haber sitelerine; twitterdan facebook’a en geniş haliyle “internet medyası”nı nereye koyacağız bu örnekte?

İşte tartışmamız gereken bu!

Son birkaç yıldır “uzakta bir yerlerde olan biten” olarak tartışılan şey, Gezi Direnişi sonrası artık mücadelenin tam ortasında. Telgrafın getirdiği kolaylıklar vardır; ama sosyalist literatürde periyodu ne olursa olsun “gazete”nin yeri elbette apayrıdır. Şimdi; yıl 2013’te, bu literatürü okurken; “sadece gazete” olarak mı okuyacağız; yoksa “kasıt her türlü kitle iletişim mecrasıdır”dır diye revize mi edeceğiz? İkinciyi yapsak “gazeteye ihanet”; ilkini yapsak “muhafazakar” mı sayılacağız? Bu karmaşık denklemi; ne yapacağız?

GERÇEĞİ CEBİNDE TAŞIMAK

Önce Arap dünyasına bakalım... Çok uzun süredir ağır baskı koşullarında yaşayan, diktatörlükler altında en temel haklardan uzak yaşayan Arap halklarının kitlesel ve yaygın isyanı herkesi şaşırttı. Diktatör ve onun medyası dışında; haber almak için “çok çok sınırlı” olanaklara sahip Arap halkları bir süredir “yeni bir durum”u yaşıyordu zaten.

Dünyanın “o diktatörün konuşmalarındaki gibi olmayabileceği”ni; konuşmanın, tartışmanın, farklı fikirlerin kapısını aralamıştı. Küçük ve zayıf Katar devletinin bir “diplomatik atak” olarak başlattığı El Cezire kanalı; bütün Arap dünyasında kolayca benimsendi bu yüzden. Kendi dilinde “yeni şeyler” duydu Arap halkları... Katar Emiri’nin çıkarlarının izin verdiği kadardı gerçi, ama bu bile yetti “El Cezire Olayı” yaratmaya...

İnternetin yaygınlaşması da onun üzerine geldi. Önceden gerçeğin kırıntısına bile büyük sıkıntılarla ulaşanlar, “gerçeği ceplerinde taşıma”ya; daha öteye geçerek yaşadıkları şiddeti kaydetmeye, anında bütün dünyaya ulaştırmaya başladılar. Dünyanın neresinde olursanız olun dilediğiniz an Tahrir’in canlı görüntüsüne ulaşabildiğiniz bir denklem kuruldu. Sonuçta, “bir askeri darbe”yi de televizyondan canlı izler hale geliverdik... Darbe gerçeği değişmedi; “izleyici” olabilme ihtimali çıktı ortaya!

Farklı “dünyevi” amaçlar için kurulmuş Facebook, Twitter, Youtube, Dailymotion gibi sosyal paylaşım sitelerinin “farklı anlamlar”ı vardı artık. Halkın alttan alta kabaran öfkesi, sokağa taştığında “birleştirici” bir rol de taşıdılar. Elbette, en ağır diktatörlük koşullarında dahi direnen devrimci örgütler vardı ve direniyorlardı. Yeni pek çok örgüt de kuruldu. Ve onlar da; bu yeni “olanak”ı kullandılar.

Önce internet kesildi; yerini GSM şebekelerinin kısa mesaj servisleri aldı, onun da fişi çekildi. Ama bir kere “kuş” yuvadan uçmuştu. Yan yana “yalnız ve umutsuz” olan kitlelerin, “aslında yalnız olmadıkları”nı keşfetmeleri, yepyeni olanaklar doğurmuştu çoktan...

CEPTEN DİRENİŞ ÇIKAR MI?

Elbette, Arap isyanlarının da, Gezi Direnişi’nin de uzun yıllara yayılan pek çok nedeni var. “Kendiliğinden” patlamış olsa da, arkasında uzun bir mücadele tarihi var. İktidarın baskısı var; geçmiş “yanlış mücadele hatları”nın eleştirisi var... Bizim burada tartıştığımız, “iletişim araçları” açısından direniş süreçleri... Vurgular haliyle bu alana...

İngiliz politikacı Gordon Brow’un “Twitter çağına denk gelseydi, Ruanda katliamı olmazdı” sözü doğru olabilir mi mesela? Ya da, hiç örgüte ihtiyaç duymadan twitter’dan bir isyan hareketi başlatılabilir mi?

Bazı “heyecanlı”ların “olabileceğini söylediği”nin farkındayız. Peki gerçek bu mu? Kayseri’de oynanan final maçı öncesi “34. dakikada slogan atılacağı” bilgisi sosyal medyayı salladı epeyce. Ancak, 34. dakika geldiğinde olan sadece hayal kırıklığıydı. Maçı yerinde izleyen gazeteciler, “burada kimsenin haberi yok” diyordu. Nasıl olabilirdi bu? Sosyal medyayı sallayan bir “eylem”den haberi olmayan onbinlerce izleyici?

Bir başka olayda; sosyal medyada günlerce “milyonlarla yeniden Taksim’e çıkılacağı” bilgisi dolandı durdu. Taksim Dayanışması “Kimseye gitmeyin demeyiz, ama bizimle ilgisi yok” dedi; çağrının kaynağı bir türlü bulunamadı. Yine de çok sayıda kişi tarafından paylaşıldı bu bilgi. Sonuç; birkaç yüz kişi, ufak çaplı bir eylem için toplandı. Tersinin doğru olduğu onlarca örnek de gördük elbette... Neydi fark?

Lenin, devrimleri “örgütlü kitlelerin eseri” olarak nitelerken; elbette telgrafı da, gazeteyi de biliyordu. Bugünün devrimcisi de, devrimleri “örgütlü kitlelerin eseri” olarak tanımlarken; dün olmayan televizyonun da, sosyal medyanın da farkında... Gerçeğin özünün değişmediğini her olayda açığa çıkıyor. Ne Tunus devrimi sadece “bir facebook olayı”ydı; ne Mısır’da Mübarek’i twitter yıktı. Ama, Tunus’ta Bin Ali faşizmine direnenler, Mısır’da özgürlük için sokağa çıkanlar, yeni tanıştıkları bir aracı kullanmayı bildiler.

Gezi Direnişi günlerinde bizim yaptığımız da buydu. Birkaç “küçük kanal”ın günlerce süren yayını “televizyonun sadece televizyon olmadığını” ve “devrimin televizyondan yayınlanabileceğini” gösterdi. İnternet medyası da, bir fikrin, bir isyanın, bir çağrının nasıl kısa sürede milyonlarca insanı harekete geçirebileceğini anlattı bize. Elbette, ‘eski’ usül haberleşme teknikleri de kullanıldı; ama hiç kuşku yok sermaye medyasının tamamen sustuğu noktada, belirleyici olan internet medyasıydı...

Gezi Direnişi’nde yaşadıklarımız; verili tartışmayı bir üst boyuta taşıdı. Kitle iletişimciler ikiye ayrılmış durumda; “iyimserler” ve “kuşkucular”. İyimserler, söyleyiş tonları farklı olsa da “sosyal medyanın değiştirici özelliğini” ısrarla vurguluyor. “Eski” ilan ettikleri gazetelerin beş on yıla biteceğini ilan ediyorlar. “Kuşkucular”, “eskinin bittiği” yaklaşımına karşı temkinli; sosyal medyanın “değiştirici gücü”nün abartıldığı fikrinde... Bu tartışma daha çok su götürür; tarafları devam etsinler. Biz de izleyelim...

VARDİYA ARASI TWİTTER

Ama bizim asıl meselemiz başka? Biz; yani mücadelenin bizzat içinde olan; tarihi insanlık tarihi kadar eski bir geleneğin sürdürücüleri... Biz ne diyeceğiz? Düne kadar; “klavye devrimciliği”, “masabaşı olmuyor bu işler” diye küçümsenen alanın, politik etkilerinin vardığı boyut ortada. Mücadelenin en “kızıştığı” anda; stratejik açıdan üstlendiği rol de ortada... Geçmiş deneyimlerde “suskunluk suikastı”nı başarıyla kullanan egemen sınıflar; açıkta gördük ki bu kez beceremediler.

Klavye ile yapılacak işler olduğu, yeni nesil cep telefonlarının sahiden “akıllı” sıfatını hak ettiğini görmek çok zor değil. İster revirdeki bir ilacın karşılanması gibi çok pratik bir sorun olsun karşılaşılan; isterse “Duran Adam” gibi karamsarlığı dağıtan tek kişilik bir eylemin duyurulması olsun... Ya da iktidarın propagandasına karşı, ikna edici “tek bir slogan”ın bir anda yaygınlaşması diyelim... Her adımda; sosyal medyanın etkisi kendini kanıtladı.

İşçi sınıfı devrimcilerinin, herhangi bir teknolojik ya da bilimsel gelişmeye “refleks” olarak karşı çıkması düşünülemeyeceğine göre; vardığımız noktada “dün”kü gibi tartışmamız gerektiği çok açık. Örneğin evrensel.net’in toplu sözleşme süreci ile girdiği bir haberi 10 dakikalık çay molalarında ya da buldukları ilk fırsatta telefonlarından okuyabilen bir işçi sınıfından söz ediyoruz. Mail grupları kuran, facebook sayfaları oluşturan, twitter’dan dertlerini anlatan bir işçi profili gelişiyor. Haberleşiyor, konuşuyor, tartışıyorlar.

Tüm bunlar “anında” olabiliyor. Ne haftalık dergi, ne günlük gazete ve hatta televizyonun bu hıza yetişmesi mümkün değil. Kurulu tüm süzgeçleri, “iktidar odakları”nı da devre dışı bırakan bir doğrudan iletişim biçimi bu.

İşçiler de, gençler de, kadınlar da, üretici köylüler de... Her toplumsal kesim içinde giderek yaygınlaşan araçlardan söz ediyoruz. “Durağan” zamanda eften püften işlerle uğraşan sayfaların, “twitter kişileri”nin, blog’ların; direniş anında nasıl birden “direniş medyası” haline gelebildiğinin canlı tanığıyız...

Uzak mesafelerin kısaldığı, dünyanın öbür ucundaki işçiyle dahi iletişim kurmaya, ortaklaşmaya; ve hatta “aynı patron”a karşı mücadele etmeye olanak sağlayan bir haberleşme ağı karşımızdaki. “Küresel köye dönüşen dünya”nın tellalını, doğru biçimde kullanıp; sınıfın hizmetinde bu araçtan yararlanmak fazlasıyla mümkün...

ÇATIŞMA MI; BİRLEŞME Mİ?

Gezi’den kalkıp tartışıyoruz; bir de öbür taraftan bakalım yaşananlara... Kuşkusuz sınıf mücadelesi “kitle iletişim olanakları” ile ilk kez tanışmıyor. Doğduğu andan itibaren bu araçlarla birlikte gelişti sınıf mücadelesi... Ve bugün; “eski medyanın, bilhassa da gazetelerin erkenden cenaze namazını kıldırıldığı” bir durum mu yaşıyoruz?

Egemen medyanın ipliğinin pazara çıktığı konusunda hem fikiriz elbette. Gençlerin aynı zamanda “geleneksel mecralarla da vedalaştığını ve artık sadece internette olacağını düşündüğünü” söyleyenler bizim saflarımızda da az değil. “...paradigma değişti. Eski için artık kurtuluş yok. Bitti” diyebiliyor bir köşe yazısı...

Tartışma anlamlı... Önemli. Ama gerçek böyle mi sahiden? Hâlâ kaldı mı bilinmez ama, medya konusunda bir uçta “yenisi fasa fiso” diyenler varsa; diğer uçta “eskisi öldü bitti” diyenler var. “İki uç” tartıştıkça da, kafalar daha bir karışıyor; uçlarda “saflar sıklaşıyor”, ama orta yerde geniş yığınlar yaşayarak öğrenmeyi sürdürüyor.

“Eski” ve “yeni” denilen kitle iletişim araçlarının bir arada yaşadığı kesin; ancak “çatıştığı” fikri meselenin bütününü görmekten uzak. Devrimin tarafındaysanız; “eski” ve “yeni” denilenlerin bir arada “yepyeni” olanaklar yaratabileceğini görmek zor değil. Örneğin “eski” sayılan bir sınıf gazetesinin web sitesi; daha dinamik bir çizgiye oturduğunda, sosyal medyadaki kurumsal hesapları işler hale geldiğinde güçlendiren, geliştiren bir rol oynayabilir. Benzer biçimde, sosyal medyanın geniş haber ağı; fotoğraf, haber, video ulaştırma olanakları bir günlük gazeteyi bambaşka bir gelişkinliğe taşıyabilir. Taşıyor da; Hayat Televizyonu’nun direniş yayını; büyük ölçüde twitter’dan, youtube’dan beslendi; aynı zamanda twitter’ı, youtube’u besledi... Yıllardır söylenegelen “işçi muhabirliği”, pek ala sosyal medya üzerinden daha geniş örgütlenme olanakları bulabilir. Gezi direnişinde buldu da... Akıllı telefonlarla çatışan sokağın ortasından canlı aktarılan görüntüler; örneğin bir fabrika direnişinin içinden nasıl görsel bir gerçeklik aktarabileceğimizi gösterdi. Örnek çok, kullandıkça öğrenen insanlar da her geçen gün artıyor... Biz, egemen medyanın, burjuva medyanın “iç tartışmaları”yla aynı eksenden yürümek zorunda değiliz. O cenahta yaşanan çatışma, bizim için “yeni bir birleşme” ve “birbirini güçlendirme” işareti olabilir. Yeter ki; iletişim ile mücadele arasındaki bağ; doğru biçimde kurulabilsin.

Kitle iletişim biliminin “uzmanlar”ı, pek çok yönüyle bu meseleyi akademik açıdan tartışadursunlar, biz de izleyelim; düşünelim... Asıl mesele “sokağın, fabrikanın, hayatın meseleyi” nasıl çözdüğünde... Halkın mücadelesinin neresinde, ne kadar yer tutacağı ve bu mücadelenin içinde nasıl biçim alacağı, mücadeleye nasıl biçim vereceği... Son birkaç aydır yaşananlar; “hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı”nın kanıtı... Ama öte yandan da; akademik tartışmaların da, eskisi gibi süremeyeceğinin epeyce emaresini içeriyor.

İNTERNET ÖZGÜR MÜ?

Elbette, her konuda olduğu gibi, sosyal medya ve internet konusunda da ana sorunlardan biri mülkiyet. İnternet kimin? Twitter’ın, facebook’un sahipleri kim? Hadi siteler ve ağların sahiplerini ve bunu ticari olarak yaptıklarını biliyoruz; peki internetin omurgası kimin? Suyun başını kim tutuyor? Gezi Direnişi’nin başında egemen medyanın  “fişini çekenler” ile Tahrir Direnişi’nde sosyal medyanın fişini çekenler; aynı mülk sahibi mi? Uzun sözün özü; internet ne kadar demokratik olabilir, bu mülkiyet denklemi içinde...

“Dünyanın sahibi kim?” sorusuna paralel bir yanıtı var “İnternetin sahibi kim” sorusunun... Amerikan devleti ve sermayesinden başlayarak; aşağı doğru “küçük dilimleri” yerel iktidarlar ve burjuvalarla paylaşılan bir sistem internet. Ve haliyle “sosyal medya” da diyeceğimiz ağlar da aynı denklemin içinde var olabiliyor, yine sermayeye bağlı olarak. Çin kendi “internet evreni”ni yaratmaya çalışarak, hem ticareten, hem siyaseten “risk”i ortadan kaldırmaya çalışıyor. İran yurttaşlarının bağını keserek, sorun çözüyor! Açıktan olmasa da, paranın ve iktidarın gücüyle internet üzerindeki yasakların dünyanın her yerinde şu ya da bu biçimde varlığını sürdürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Şu an hiçbir “sorun” gözükmese bile; böyle bir “güç” olması bile başlı başına interneti antidemokratik kılıyor... İnternetin demokratikleştirilmesi talebini son dönemlerde daha sık duymamızın nedeni de bu.

Çünkü; bütün sorunlu alanlarına rağmen; internet dizginlenmesi zor bir alan. Tarihin bir döneminde “hızlı koşan haberciler”i öldürerek, telgraf tellerini yok ederek, telefonları devredışı bırakarak, matbaaları basarak yakarak yok etmeye çalışan “iktidar” zihniyeti, bugün “erişim engellenmiştir”e çaresizce sarılmakta... Fakat, çoğu kez çaresiz kalmakta.

SINIF ÇATIŞMASININ İÇİNDE

Tüm bu gelişmeler, interneti ve sosyal medyayı kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesinin bir parçası yapıyor. Bu nedenle, tartışmayı “işçi sınıfı devrimcileri sosyal medya kullanır mı?” gibi yanıtı çoktan verilmiş sorularla sürdürmenin manası yok. Yanıtı sadece “internetin sağladığı olanakların kullanılması” ile sınırlamak da yetersiz.

Önümüzde kitle haberleşmesinden bankacılığa, askeri teknolojiden günlük hayata her alanda etkili bir “iletişim ağı” var... Dünyayı saran böyle bir “ağ” her haliyle; sınıf mücadelesi gündemiyle birlikte tartışılır, tartışılmalıdır. İnsanlığın yarattığı bu önemli teknolojik değerin; “sahibi” görünen burjuvalara ya da emperyalist devletlere “terk” etmenin manası yok. İyi olan her şey gibi, insanlığa aittir internet... Sosyal medya da öyle...

Milyarlarca insanın kişisel verilerini yedekleyen bu sistemlerin; öncelikle bu insanların haklarını koruyacak şekilde düzenlenmesi de önemli bir talep... Trakya’nın bir bölgesindeki fabrika patronu, alacağı işçinin “facebook” hesabını inceliyorsa; twitter’da paylaşılan bir twit işten atılma nedeni oluyorsa; zaten başka türlü konuşamayız bu meseleyi...

Hayat, bazı tartışmaları bizden önce tüketiyor ve bize yeni durumları öngörüp, ideolojik bir yaklaşım geliştirmek kalıyor. İnternet, karmaşık yapısı, çok merkezli hali ve “insan”a duyduğu ihtiyaçla; “kullanılma”ya fazlasıyla müsait bir alan...

Ve bugün çok daha ileriden ciddi tartışmalar yürütmek varken; “sosyal medyanın önemi”; “yeni gazeteciliğin öbürünü öldürüp öldürmeyeceği” türünden kısır tartışmalara boğulma hali bir “sendrom” olarak sürüyor.

HAYAT NEYSE...

Sosyal medyayı bir kurtarıcı olarak görmek elbette imkansız. Ne geçmiş dertlerimizi çözecek; ne bizi özgür kılacak. İnternet ile sınırlı düşünmeyip; teknolojik ilerlemenin toplamını düşünürsek; bugünlerdeki popüler tartışmayla belediye otobüslerini “kaydetmeyi” planlar hale geldi. Bir yandan iletişim olanakları bize “özgür” hissettirirken; her yanımızı kuşatmış bir “korku” toplumunun içinde yaşıyoruz.

Twitter bize istediğimizi yazma özgürlüğü veriyor gibi görünse de; tüm fikir ve bilgilerimizin “kaydedildiği” ve gerektiğinde paylaşılabildiği bir “fişleme” mekanizması... Karşıtlar bir arada yaşıyor; bir arada gelişiyor. Bu yüzden, ister internet konuşalım, ister sosyal medya, ister “yeni habercilik”; iyi ve kötü bir arada... Bir yanı halkın aleyhine gelişen uygulamalar; diğer yanı halkın mücadelesinin kullanabileceği yeni olanaklar... Kısaca, hayatın içinde ne varsa, internette de o var; ne bir eksik ne bir fazla. Kimin galip geleceğine, kimin baskın çıkacağına da, “dışarda”ki mücadelenin akışı karar veriyor. Teknolojiyi mücadelenin ihtiyaçları için kullanabilmenin bilinen tek yolu; “hayatın her alanında olabilme” becerisini, sosyal medyada ve internetin tüm alanlarında becerebilmek.

Elbette, her siyasi hareketin olduğu gibi, sınıf hareketinin de öncelikleri, planları vardır; olmalıdır. Sosyal medyayı; bu planlar ve hedefler ekseninde kullanabilme beceresi de, öncelikle “kullanma”yı gerektirir. “Manasız buluyorum”, “Ne var ki, şöyle böyle twit atıyorlar” türü dışarıdan laf kalabalıklarının faydası olmadığı açık. Bugün niyeti daha fazla kâr ve burjuva iktidarını güçlendirmek olsa da; teknoloji ilerledikçe insan da değişiyor, gelişiyor. Kendini yeniliyor. Bu değişim ve gelişimin “ileri”ye mi olacağını ise, yine mücadelenin kendisi ve örgütlenme düzeyi belirleyecek.

Bugün; aşağılama için kullanılan “internet devrimciliği” kavramını da; övgü amaçlı geliştirilen “dijital aktivizm” kavramını da; bir kenara koyma vakti. Evet, kesinlikle “devrim örgütlü kitlelerin eseri”... Ancak, bu örgütlü kitlelerin elinde ne kadar “olanak” olursa, ne kadar “iletişim becerisi” kazanırlarsa eserleri o kadar hızlı ve güzel olacak.

YENİ KUŞAK; YENİ DİL, YENİ ÖRGÜT

Evet, Gezi Direnişi’ne katılanlara “nereden duydunuz?” sorusuna bugün yüzde 90 oranında “internet, sosyal medya” yanıtı veriliyorsa; oturup düşünme vakti. İnternet bütün sorunlarımızı çözmez elbette; ama sorunlarımızı çözmek, mücadelemizi geliştirmek adına önümüze yeni hedefler koyabilir. İşimizi kolaylaştırabilir. Bugüne kadar yaşanmış örneklerden de öğrenerek; ama “yeni, yepyeni biçimler” yaratmak da elimizde... Diğer örneklerden farklı olarak, bir programımız, öncelikli hedeflerimiz ve örgütümüz var. 

Berkeley Üniversitesi’nden Doç. Dr. Cihan Tuğal, Evrensel’e verdiği röportajda Gezi için şöyle diyordu: “Bu hareketten yapısal bir önderlik çıkması zor olsa da çıkmalıdır. Eğer çıkaramazsak hareket sönümlenecektir. Çözüm var olan kemikleşmiş yapılara insan kazanmaktan da geçmiyor. Yeni örgütlülük biçimleri oluşması gerekiyor. Özellikle bu sınıfı, bu kuşağı kendisine bağlayan ve de aynı kesime bu kesim ile sınırlı kalmamamız gerektiğini öğreten yapıların kurulması gerekiyor. Bu çok zor. Bunun reçetesi olmadığı için Amerika'daki ‘işgal et’ hareketi dağıldı, İspanya'daki ‘öfkeliler’ hareketi hiçbir yere gitmiyor, Yunanistan'daki hareket birbirine düşmüş durumda… Çözüm belki de Türkiye'den çıkacak.”

Evet, neden olmasın? Bugüne kadar süren “ileri-geri” tartışmaları sonuca bağlayacak, yeni bir yaklaşım neden bizden çıkmasın... Ne sırtımızda “kâr küfesi” var, ne de klavye başından kalkmayanlardanız... Ayak sürümek geriletir; yenilenmekse güzeldir.

Bu yazı, Özgürlük Dünyası'nın 245. sayısından alınmıştır.

www.evrensel.net