Afrika\

Afrika'nın yeni sömürgecileri ve mülteciler

3 Ekim günü İtalya’dan gelen şok edici bir haberle sarsıldık. İtalya’nın güneyinde Lampedusa adası açıklarında yaklaşık 500 Afrikalı göçmeni taşıyan bir tekne batmıştı ve 350’nin üzerinde ölü vardı. Teknenin yardım istemek amacıyla atılan bir işaret fişeğinin neden olduğu yangın sonucu battığını açıkladı. Bu felaketin etkisi atlatılamadan geçen hafta Somali ve Eritreli 400 göçmeni taşıyan bir başka tekne yine Lampedusa’nın 130 km açığında battı ve açıklamalara göre 33 kişi hayatını kaybetti. Bazılarına göre Libya sahil güvenliği, diğerlerine göre ise rakip göçmen taşıma çetelerinin işiydi bu…

“Zalimlerden ve mazlumlardan arınmış birleşik bir dünyanın mümkün ve kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz… Oraya ulaşmak için gerçeği görmekle başlamalıyız…”
Omali Yeshitela (Afrika Enternasyonalisti)

3 Ekim günü İtalya’dan gelen şok edici bir haberle sarsıldık. İtalya’nın güneyinde Lampedusa adası açıklarında yaklaşık 500 Afrikalı göçmeni taşıyan bir tekne batmıştı ve 350’nin üzerinde ölü vardı. Teknenin yardım istemek amacıyla atılan bir işaret fişeğinin neden olduğu yangın sonucu battığını açıkladı. Bu felaketin etkisi atlatılamadan geçen hafta Somali ve Eritreli 400 göçmeni taşıyan bir başka tekne yine Lampedusa’nın 130 km açığında battı ve açıklamalara göre 33 kişi hayatını kaybetti. Bazılarına göre Libya sahil güvenliği, diğerlerine göre ise rakip göçmen taşıma çetelerinin işiydi bu…

Yetkililer Afrika’dan Avrupa’ya doğru ana göç yolunun Libya – İtalya arası olduğunu ve Malta’nın güneyinde yer alan Lampedusa adasına varan mültecilerin AB’den sığınma hakkı istediklerini bildiriyorlar. 2012 yılında bu yolla İtalya’ya giren mülteci sayısının 10 bin 380 olduğu tahmin edilirken sadece 1 Ocak – 30 Eylül arasında 30 bin 100 mültecinin Libya’dan İtalya’ya giriş yaptığı sanılıyor. Bunların 7 bin 500 Suriye’deki, 3 bini Somali’deki iç savaştan, 7 bin 500’ü ise Eritre’deki politik ve ekonomik durumdan kaçmaya çalışanlar. 1988’den bu yana bu yolda ölenlerin sayısının 19 bin 142 olduğu tahmin ediliyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Lampedusa’daki mültecilerin en geç 48 saat içerisinde İtalya’daki daha uygun bir başka merkeze naklini istiyor ancak İtalya kapasitesinin sadece 3 bin olduğunu belirtiyor ve bunu arttırmak için yardım istiyor. AB’nin büyük ortakları ise mülteci sorununu mümkün olduğunca kendilerinden uzak tutmak isterlerken sorumluluğu sınır ülkelerinin sırtına yüklüyorlar. AB Sınır Güvenlik Örgütü Frontex’in 2013 Yıllık Risk Analizi raporuna göre 2012’de Eritre ve Somalili mülteci sayısında yüzde 67 artış görülmüş.

UNHCR verilerine göre 2013 başında dünya üzerinde 10.4 milyon kişi mülteci olarak ülkesini terk etmiş ve her gün yeni 23 bin kişi çatışmalar ve eziyet yüzünden yerinden olmaktadır. 2012 sonu itibari ile başlıca mülteci kaynağı ülkeler Afganistan (2 milyon 585 bin 600), Somali (1 milyon 136 bin 100), Irak (746 bin 400), Suriye (728 bin 500), Sudan (569 bin 200), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) (509 bin 400), Myanmar (415 bin 300), Kolombiya (394 bin 100), Vietnam (336 bin 900) ve Eritre (285 bin 100)’dır.

KARA KITA’NIN KARA BAHTI

ABD Başkanı Franklin Roosevelt 1943’te Gambiya’yı ziyaretinde yüzyıllar süren sömürgecilik döneminin mirasını şu sözlere dökmüştü: “Hayatımda görmüş olduğum en dehşet verici şey, buralılar bizden 5 bin yıl geriler… Britanyalılar 200 yıldır buradalar ve Gambiya’ya koydukları her bir dolar karşılığı 10 dolar geri alıp götürmüşler. Bu halklar sadece sömürülmüşler.” Aynı durumdaki eski sömürge Afrika ülkeleri 1960’lardan sonra bağımsızlıklarını kazanmaları ile kendi ulusal kaynaklarını yönetmek istemişlerdi. Afrikalı ve diğer bağlantısız ülkeler BM’de “G-77” grubunu kurarak etkin oldular ve “Yeni Ekonomik Düzen”in kuruluşu yolunda ciddi adımlar attılar. Yeni ekonomik düzenin ana hatları kendi kaderini tayin hakkı, ulusal kaynaklar üzerinde egemenlik, uygun bir tazminat ile millileştirme, yabancı şirketlerin faaliyetlerinin kontrol altına alınması, ithalatın kısılması, yerli sanayinin geliştirilmesi,  mali yardım ve teknoloji transferi sağlanmasıydı. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktı. Eski sömürgeciler istikrarsızlık dışında geride ne para ne de altyapı bırakmışlardı. Üstelik yetişmiş insan gücü de yok sayılırdı. Bunun üzerine 1970’lerdeki dünya ekonomik krizi patlatılınca yeni bağımsız Afrika ülkeleri IMF ile DB’nin kapısını çalmak zorunda kaldılar ve emperyalist patronlar orada kendilerini bekliyorlardı. IMF ve DB yardım için bir takım koşullar dikte ettiler, bunların bazıları kapıların yabancı şirketlere açılması, onları koruyan gizli anlaşmalar ve vergi muafiyetleriydi.

Yabancı şirketler için Afrika bir hammadde cennetiydi. Afrika ülkeleri için sunulan yabancı sermaye girişi ve “ihraç ağırlıklı gelişme” modeli bu hammadde kaynaklarının sömürüsü anlamına geliyordu. Dünya maden ve gıda rezervlerinin üçte birinden fazlasının Afrika’da olduğu biliniyor. Emperyalist patronlar bu şirketler ve gizli servisleri eliyle Afrika’da iç savaşları ve darbeleri finanse ettiler, etnik çatışmaları ve soykırımları kışkırttılar, nehirleri ve çevreyi kirlettiler, doğal kaynakları sömürdüler. Çin’in Afrika madenlerine ilgisi ise bu halklar için şimdilik doğal kaynaklarını satmak için Batı şirketlerinin bir rakibi olmaktan ileri gitmiyor. Sadece DKC’de 5 milyondan fazla kişinin öldüğünü ve 500 bini aşkın mültecinin yanında 2.7 milyon kişinin ülke içerisinde yer değiştirmek zorunda kaldığı hesaplanıyor. Dünyanın en zengin elmas ve değerli maden rezervlerinden birine sahip bir yerde yerli halkın bu trajedisi emperyalist ülkelere ucuz laptop, cep telefonu ve mücevher olarak geri dönüyor. BM’nin 2002’deki raporu DKC’inde iç savaş sırasında doğal kaynakların sömürüsünden bir Belçika ve ABD şirketi ile yerel yöneticilerden oluşan 54 kişiyi sorumlu göstermişti.  Somali’de ABD ve İngiltere’nin yerli ortaklarıyla petrol çıkarma planları olduğu, çok uluslu petrol ve maden şirketlerinin birçok Afrika hükümeti ile ortaklıkları olduğu biliniyor.

Yeni emperyalizmin uygulayıcısı çok uluslu batılı şirketlerin az gelişmiş ülkelerde gelişmeyi desteklemediği aksine eşitsizlik ve yoksulluğu arttırdığı görülebilir. Bu süreçte anti-demokratik yönetimleri, darbeleri desteklemekte iç savaşları kışkırtmakta, silah satışını yükseltmektedir ve çevreye, doğal kaynaklara zarar vermektedir, sömürmektedir. Halklar bunu sağlık, eğitim ve kamu hizmetlerinden yoksun kalarak, göçmek zorunda kalarak ve hayatlarıyla ödemektedirler. Batı’nın Afrika’ya ihraç ettiği sömürü, kölelik, yozlaşma, politik istikrarsızlık, diktatörlükler ve iç savaşlar karşımızda yurdundan edilmiş aç ve çaresiz milyonlar olarak durmaktadır.

* Yrd. Doç. Dr., Nişantaşı Üniversitesi. İİSBF.

www.evrensel.net