‘Her Şey Ortada’ vizyonda: Gerçek kimin hikâyesi, kimin kamerasında?
Her Şey Ortada, belgesel sinemanın tarafsızlık iddiasını kolayca bir kenara bırakıyor. Çünkü karşımızda herkesin birbirini gözlediği, herkesin bir ölçüde performans sergilediği bir karşılaşma var.
Her Şey Ortada filminden bir sahne
Merve Tur
[email protected]
Bir insanın anlattıklarına ne kadar güvenebiliriz? Peki ya o insanın hikayesini kayda alanlara? Kameranın karşısındaki kişi kadar kamerayı tutanların da anlatının bir parçası olduğu bir yerde, izlediğimiz şeyin ne kadarının hakikat, ne kadarının kurgu olduğunu nasıl ayırt edebiliriz? Nathan Fielder ve Lance Oppenheim’ın yönettiği Her Şey Ortada (You Can See Everything), tam da bu soruların peşinden gidiyor. Kurmaca ile belgesel arasında gidip gelen, ancak ağırlığını belgesel sinemadan yana koyan film, izleyiciyi sürekli bu iki alanın sınırında tutuyor. Bir noktadan sonra anlatılan hikayeden çok, hikayeyi kimin, nasıl ve hangi amaçla anlattığıyla ilgilenmeye başlıyoruz.
Yapımın merkezinde, yakın dönem teknoloji dünyasının en büyük dolandırıcılık vakalarından biriyle gündeme gelen Theranos’un kurucusu Elizabeth Holmes var. Holmes, parmak ucundan alınan birkaç damla kanla çok sayıda sağlık testini gerçekleştirebileceğini iddia ettiği teknolojisiyle Silikon Vadisi’nin en çok konuşulan girişimcilerinden birine dönüşmüştü. Ancak şirketin teknolojisinin vadedilen sonuçları vermediği ortaya çıktı. Yatırımcıları dolandırmaktan suçlu bulunan Holmes, 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Yapım, Holmes’un cezaevine girmesine 34 gün kala başlıyor. Holmes, kendisinin ve ailesinin gündelik hayatını kayda almaları için Nathan Fielder ve ekibini evine davet ediyor. Başlangıçta bir portre çalışması gibi görünen anlatı, üç yıla yayılan çekim süreci içinde bambaşka bir yere evriliyor.
Gerçeği ararken kurmacanın içine düşmek
You Can See Everything adlı belgeselden bir sahne.
Belgesel sinemanın en temel meselelerinden biri, kameranın gerçekliği ne ölçüde kaydedebildiği, ne ölçüde dönüştürdüğüdür. Kamera yalnızca olup biteni kaydetmez; varlığıyla davranışları, ilişkileri ve anlatıyı da etkiler. Her Şey Ortada, bu meseleyi filmin merkezine yerleştiriyor. Holmes’u izlerken onun kendisini nasıl sunduğunu, Fielder’ın sorularına nasıl karşılık verdiğini ve kameranın varlığında nasıl bir kişiliğe büründüğünü düşünüyoruz. Fakat bir süre sonra aynı sorgulamayı yönetmen için de yapmaya başlıyoruz. Fielder’ın soruları ne kadar kendiliğinden? Onun şaşkınlığı, sessizliği ve müdahaleleri ne kadar gerçek?
Yapımın asıl başarısı, bu sorulara kolay yanıtlar vermemesinde. Holmes’un geçmişini ve Theranos skandalını biliyoruz. Buna rağmen karşımızdaki insanın anlattıklarını dinlerken, bir yandan da onun hangi noktada kendisini savunduğunu, hangi noktada gerçekten inandığı şeyleri dile getirdiğini anlamaya çalışıyoruz. Üstelik yalnızca Holmes’u değil, onu izleyen Fielder’ı da izliyoruz. Ardından kameranın ve kurgunun bu karşılaşmayı nasıl biçimlendirdiğini sorguluyoruz. Böylece seyirci, yalnızca hikayeyi takip eden kişi olmaktan çıkıyor; kendi izleme eyleminin de farkına varıyor.
Bu açıdan yapım, İranlı Yönetmen Abbas Kiarostami’nin sinemasını da hatırlatıyor. Özellikle Yakın Plan (Close-Up, 1990), gerçek ile kurmaca arasındaki sınırın nasıl geçirgenleşebileceğini gösteren en güçlü örneklerden biri. Ancak Kiarostami’nin yaklaşımı, Her Şey Ortada’dan farklı olarak kurmacaya daha yakın duruyor.
Kiarostami’nin Zeytin Ağaçları Altında ve Hayat Devam Ediyor filmlerinde de karşılaştığımız bu yaklaşım, Her Şey Ortada ile farklı bir noktada kesişiyor. Kiarostami gerçekliği kurmacanın olanaklarıyla yeniden kurarken, Fielder ve Oppenheim belgesel olarak başladıkları anlatının içinde kurmacanın ve performansın alanını giderek genişletiyor. Ancak Her Şey Ortada, Kiarostami’nin aksine, seyirciyi daha uzun süre belgesel gerçekliğinin içinde tutuyor; bu gerçekliğin ne zaman ve nasıl bir performansa dönüştüğünü anlamaya çalışmak da filmin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.
Nathan Fielder kimdir?
You Can See Everything adlı belgeselden bir sahne.
Anlatının bu denli ilginç bir sorgulamaya dönüşmesinde Nathan Fielder’ın yönetmen ve anlatının içindeki bir karakter olarak konumu belirleyici. Kanadalı Komedyen Fielder, özellikle Nathan for You ve HBO yapımı The Rehearsal ile tanınıyor.
Fielder’ın mizahı, çoğu zaman karşısındaki insanın söyledikleriyle ortaya çıkan çelişkiler arasındaki mesafeden besleniyor. Onun kamerası ve soruları, sıradan görünen durumları giderek tuhaflaştırıyor. Her Şey Ortada’da da bu yaklaşımı sürdürürken, alışık olduğumuz komedi anlayışını çok daha rahatsız edici bir zemine taşıyor.
Üstelik Fielder’ın Holmes’un hikayesini anlatmak üzere seçilmiş olması başlı başına bir ironi taşıyor. Kendisini absürt iş fikirleri ve ticari başarı vaatleri üzerinden tanıtan, iş dünyasının müşteriyi ve kazancı artırma arzusunu tiye alan bir komedyenin, Silikon Vadisi’nin en büyük dolandırıcılık vakalarından birinin merkezindeki insanla karşı karşıya gelmesi…
Lance Oppenheim’ın yönetmenlik yaklaşımı da bu karşılaşmayı görsel olarak destekliyor. Some Kind of Heaven ve Spermworld gibi belgeselleriyle tanınan Oppenheim, gündelik hayatın içindeki tuhaflıkları sinemasal bir anlatımla görünür kılmayı tercih ediyor. Fielder’ın rahatsız edici soruları ile Oppenheim’ın bu gözlemci kamerası bir araya geldiğinde, evin içindeki sıradan anlar bile bir gerilim sahnesine dönüşebiliyor.
İzleyen de izleniyor
Görsel: Her Şey Ortada (You Can See Everything) filminin fragmanından alınan ekran alıntısı
Yapımın adındaki Her Şey Ortada iddiası da giderek daha fazla sorgulanır hale geliyor. Her şeyin kaydedildiği, her ayrıntının görülebildiği bir dünyada gerçekten her şeyi görebilir miyiz? Bir insanın evine girmek, gündelik hayatını izlemek, onunla saatlerce konuşmak, hakikate ulaşmak için yeterli mi? Yoksa kameranın karşısındaki kişi, kendisine yönelen bakışın farkında olduğu sürece bir performans sergilemeye devam mı ediyor?
Üstelik bu performans yalnızca Holmes’a ait değil. Fielder da sorularıyla, sessizlikleriyle ve tepkileriyle kendi karakterini kuruyor. İzleyici ise bu iki kişi arasındaki ilişkiye bakarken bir yandan da kendi merakının, şüphelerinin ve yargılarının farkına varıyor. Kimin yalan söylediğini bulmaya çalışırken, neyi gerçek kabul etmeye hazır olduğumuzu da sorguluyoruz.
Bir noktadan sonra filmin konusu geri plana çekiliyor. Yönetmen, özneyi izlerken kendisini de kadraja dahil ediyor; seyirci de bu ilişkinin dışında kalamıyor. Böylece izleyeni izleyen, onu da izleyen bir bakış ortaya çıkıyor.
Her Şey Ortada, belgesel sinemanın tarafsızlık iddiasını kolayca bir kenara bırakıp kendi araçlarını sorgulayan bir yapım. Çünkü karşımızda yalnızca kendisini anlatmaya çalışan bir kadın, onu anlamaya çalışan iki yönetmen ve bunları izleyen bir seyirci yok. Herkesin birbirini gözlediği, herkesin bir ölçüde performans sergilediği bir karşılaşma var. Ve belki de anlatının asıl meselesi tam burada: Her şeyin ortada olduğu bir yerde bile hakikatin neden bu kadar zor görünür olduğu.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et