08.11.2026 00:09

Avrupa’da toplumsal öfke dalgası büyüyecek

Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta Fransa’da hükümet geri atmadıkça büyümesi beklenen toplumsal hareketin yanı sıra Almanya’daki eşitsizliğin yeni bir toplumsal çatışma yaratabileceği uyarısı var. İngiltere’de ise göçmen ve mülteciler yine hedefte.

Avrupa’da toplumsal öfke dalgası büyüyecek

Fotoğraf: AA

Paris’te 5 Kasım grevi, hayat pahalılığına ve eriyen ücretlere karşı yüz binlerce işçiyi sokağa döktü. Gençliğin yükselen öfkesiyle birleşen emekçilerin mücadelesi, hükümetin baskı ve dayatmalarına rağmen sürüyor. Sendikalar yeni grev ve eylem dalgalarının sinyalini verirken, bütçe dayatmasının yeni bir toplumsal patlamayı tetiklemesi ihtimali giderek güçleniyor.

Almanya’daki gelir eşitsizlikleri, 1992’den bu yana kaydedilen en yüksek ikinci seviyede bulunuyor. Bunun nedeni, hükümetlerin yıllar süren politikasına bağlı olarak zayıflayan sosyal güvenlik sistemi; Neues Deutschland gazetesinden aldığımız yorumda bu durumun aynı zamanda çatışmaları tetikleme potansiyeli taşıdığı uyarısında bulunuluyor.

İngiltere’de göçmenler ve sığınmacılar için hayat giderek zorlaşıyor. İşçi Partisi hükümetinin yeni düzenlemeleriyle, ülkede yıllardır yaşayan ve çalışan birçok göçmen artık kalıcı oturma izni almak için çok daha uzun süre beklemek zorunda kalacak. Üstelik bu değişiklikler, özellikle düşük ücretli işlerde çalışanları ve ülkelerine dönemeyen mültecileri daha da belirsiz bir geleceğe sürüklüyor. The Guardian Yazarı Owen Jones, İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un göç politikalarını ele alırken, göçmenlerin neden İngiltere’deki ekonomik ve toplumsal sorunların günah keçisi haline getirildiğini sorguluyor.


Patronların ve hükümetin geri adım atma zamanı geldi

Naïm Sakhi
Humanité/Fransa

Paris’te, sendikalar arası koordinasyonun çağrısıyla devasa bir kalabalık République Meydanı’na akın etti. Ücretlerin artık insanca yaşamaya yetmediği bir dönemde yapılan bu grev çağrısı çok sayıda sektörde karşılık buldu. Yürüyüş kortejlerinde yer alan sendika militanları ise mücadeleyi sürdürme niyetinde. 

Yanıltmayan işaretler vardır. Yürüyüşün başlaması için belirlenen saatten çok önce République Meydanı’nın tıklım tıklım dolmuş olması ise bunlardan biri. Kalabalığın saflarında, 5 Kasım 2026 tarihindeki bu sektörler arası grev gününün başarılı olacağı biliniyordu. Polis müdürlüğünün belirlediği güzergahın böylesine yoğun bir kalabalığı taşıyamayacak kadar yetersiz olmasıyla da yüz binlerce kişi Nation Meydanı yönünde toplanmaya çalıştı. CGT kortejinde, Finistère bölgesindeki Quimperlé Bigard Fabrikasından yaklaşık yüz grevci işçi yer alıyordu. Bu işçilerden Xavier Morvant şöyle diyor: “Öfkenin motoru elbette hayat pahalılığı. Bölgelerimizde toplu taşıma bulunmuyor; tamamen otomobile bağımlıyız. Ay sonunu getirmek zor.”

Bu grev günü, zorunlu yıllık ücret görüşmelerinin (NAO) yaklaşmasıyla birlikte tam da zamanında gerçekleşiyor. 56 yaşındaki işçi, “Genel ücret artışları unutuldu. Şirketin politikası daha ziyade bireysel zamlar vermek” diyerek yakınıyor. CGT’li işçinin eleştirdiği, patronların bu körlüğü. “Patronların ve hükümetin artık geri adım atma zamanı geldi. Serveti biz yaratıyoruz. Yarattığımız bu servet de adil biçimde dağıtılmalı.”

Güvenlik görevlisi olan Aischa da aynı öfkeyi paylaşıyor. “İnsan yalnızca yiyecek parasını ödemek için çalışıyormuş gibi hissediyor” diye öfkeleniyor. Eyfel Kulesi çalışanı, ilk kez eyleme katılmıyor. Sosyal hareketliliğin yeniden başladığı dönemden bu yana, 17 ve 24 Ekim Cumartesi günlerindeki yürüyüşlerde de yer almış. “Banka hesabımız, ay içinde giderek daha erken bir tarihte eksiye düşüyor. Demokrasiye ve ifade özgürlüğüne yönelik açık bir saldırıyla da karşı karşıyayız. Hükümet bir blok oluşturup direnmeyi deniyor. Ama biz hiçbir şeyden vazgeçmeyeceğiz”

29 Eylül’de kamu çalışanlarının eylemleriyle başlayan toplumsal mücadelelerle dolu sonbahar giderek sertleşiyor. 5 Kasım Perşembe günü işçiler, eğitim-öğretim yılının başlamasından bu yana seferberlik halinde olan gençliğin mücadelesini devralıyor. CGT Genel Sekreteri Sophie Binet şöyle sesleniyor: “Şimdiden bugünün başarılı olacağını ve önceki gösteri günlerinden daha yüksek bir katılıma ulaşacağımızı biliyoruz.”

République Meydanı, CGT’nin kırmızı ve CFDT’nin turuncu balonlarıyla istila edilmiş durumda. Heykelin altında, Yeni Dünya Orkestrası “Enternasyonal” marşını çalıyor. CFDT tarafında, saat 14.00’ten kısa bir süre önce ses sistemleri susuyor. Reformist sendika konfederasyonu, Trappes’teki ırkçı saldırının kurbanı olan Pengo Bossio Wangi’yi anmak üzere bir dakikalık saygı duruşunda bulunuyor. CFDT Metalurji Federasyonundan Christelle Khelf, “Bu sembolik bir anma. Ama aynı zamanda bir uyarı: Aşırı sağın oluşturduğu tehdit öylesine büyük ki insanların hayatları tehlikede” diye değerlendiriyor. Bazı meslek dallarında asgari ücret seviyeleri, Smic’in (zorunlu asgari ücret) altında başlıyor. CFDT’li sendikacı, “Kariyerlerinin başında güvencesizlik vadediliyorsa mesleklerimizin nasıl cazip olmasını bekleyebilirsiniz?” diye soruyor.

Sendika konfederasyonunun genel çizgisine paralel olarak Christelle Khelf de emeklilik reformundan bu yana toplumsal mücadeleye alışmış durumda: “14 gösteri, işçilerin sendikal mücadeleye yeniden güven duymasını sağladı.” Bununla birlikte, emeklilik reformunda olduğu gibi yürütme organı öfkeyi yatıştırmaya niyetli görünmüyor. CFDT’li sendikacı, “Gerekirse mücadeleyi sürdüreceğiz. Elbette cumartesi günleri, ama aynı zamanda ikinci bir grev günüyle de” diye uyarıyor.

Gençlerin öfkesinin patlak vermesi bize güç veriyor

Bu olasılığı, CGT’li Alexandre El Gama da paylaşıyor. Ona göre, “5 Kasım, işçilerle gençliğin mücadelede birleştiği bir günü simgeliyor. Liseli ve üniversiteli gençlerin öfkesinin patlak vermesi bize güç veriyor. Bu, mücadelede hesaplaşma isteğinin önündeki engellerin kalkmasını sağladı” diye belirtiyor RATP’te çalışan makinist. Ardından sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yürütme, motorinin litre fiyatı 1.90 avronun altına düştüğü için sakinleşmemizi mi istiyor? Oysa bu fiyat, Sarı Yelekliler krizindekinden bile daha yüksek!”

5 Kasım’da, SNCF’de olduğu gibi milli eğitimde de grev çağrıları karşılık buldu. Gıda fiyatlarına ilişkin müzakerelerin arifesinde, toplumsal sorunların cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmalarında yer alacağı anlaşılıyor. CGT, Smic’in yüzde 10 artırılmasını, ardından asgari ücretin brüt 2 bin 200 avroya yükseltilmesini ve ücretlerin enflasyona endekslenmesini talep ediyor. CFDT ise ücretlerde genel olarak 100 avroluk artışlar yapılmasını öngörüyor.

Sendikalar arası koordinasyon, Parlamento’da bütçe tartışmaları çıkmaza girmişken toplumsal itirazın bundan sonraki adımlarını belirlemek üzere bir araya gelmeli. Yürütme organının kararnameyle ya da Anayasa’nın 49.3. maddesini kullanarak zorla dayatmada bulunması, bir fitil işlevi görebilir.

Çeviren: Eren Can


Eşitsizliğe dair kısa bir istatistik

Fotoğraf: AA

Fotoğraf: AA

Sarah Yolanda Koss
Neues Deutschland/Almanya

Toplumsal yaşama katılım, yaşam memnuniyeti, yaşam beklentisi; bilindiği üzere bunlar gibi pek çok şey gelir düzeyiyle bağlantılıdır. Almanya’da ise sendika bağlantılı Hans-Böckler Vakfı bünyesindeki Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü (WSI) tarafından hazırlanan bir rapora göre, gelir dağılımındaki eşitsizlik giderek derinleşiyor. Almanya’da gelir eşitsizliği, 1992’den bu yana kaydedilen en yüksek ikinci seviyede bulunuyor. 

WSI Direktörü Bettina Kohlrausch, perşembe günü raporun sunumu sırasında yaptığı açıklamada, “İnsanlara sürekli ‘daha fazla çalışmaları’ yönünde yapılan çağrılar, gerçek hayat deneyimleriyle örtüşmüyor. Refah vaadi, pek çok kişi için artık bir gerçeklik olmaktan çıktı” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Bu durum, toplumsal yapıyı istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip.”

Son on yılda ücret eşitsizliğinde bir düşüş yaşandığı doğru. Raporun Yazarları Dorothee Spannagel ve Claus Schäfer’e göre bu gelişme, esas olarak 2015 yılında saatlik 8.50 avro seviyesinde uygulamaya konulan asgari ücretle doğrudan bağlantılı. O tarihe kadar Almanya’da, “Hartz IV” reformlarının da etkisiyle, uluslararası kıyaslamalara göre oldukça geniş bir düşük ücretli sektör mevcuttu. Gelir ise yalnızca maaşlardan değil; kira gelirleri, temettüler, ticari varlıklardan elde edilen kârlar, çalışma gelirleri ve devletin sağladığı sosyal transfer ödemelerinden oluşuyor. Dolayısıyla asgari ücret gibi mekanizmalar, ücret dağılımının alt sınırını bir nebze sınırlayabilse de, genel gelir dağılımındaki eşitsizliği aynı ölçüde sınırlandıramıyor.

Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsünün (WSI) gelir dağılımı raporunu hazırlayan yazarlar, “Yoksulluk ve zenginliğin, tıpkı aşırı eşitsizliğin başladığı eşik gibi, nesnel olarak saptanması mümkün değildir” tespitinde bulunuyor. Yaygın kabul gören hesaplamalara göre, ortalama gelirin yüzde 60’ından daha azına sahip haneler yoksul sayılıyor. Bu, tek başına yaşayan bir kişi için halihazırda yıllık 15 bin 673 avronun altında bir net gelire denk geliyor. Söz konusu tanıma göre, medyan gelirin yüzde 200’ünden fazlasına sahip haneler ise zengin kabul ediliyor; bu da güncel verilerle yıllık 52 bin 244 avro net gelire karşılık geliyor. Orta sınıf ise bu iki grubun arasında yer alıyor. Ekonomi Araştırmalar Enstitüsü (IW) ise zenginlik sınırını medyan gelirin yüzde 250’si olarak belirliyor. Bu yaklaşım sonucunda, IW’nin hesaplamalarında orta sınıf daha geniş bir kesimi kapsıyor ve uzun zaman dilimleri boyunca istikrarlı bir görünüm sergiliyor.

Spannagel, “Ücretler, eşitsizliği azaltmak için önemli bir mekanizmadır” değerlendirmesinde bulunuyor. “Ancak bu, mevcut birkaç göstergeden sadece biri; çünkü pek çok insan iş gücü piyasasında aktif değil.” Çalışma çağındaki nüfus için şu kural geçerlidir: Ücret dağılımı ne kadar dengeli olursa, sosyal güvenlik sistemlerinin ve vergi sisteminin düzeltici müdahalelerine olan ihtiyaç da o kadar azalır. Emekliler veya işsizler ise bu gelişmelerin dışında kalmaktadır.

2010 yılından itibaren emekli maaşları ve işsizlik ödenekleri, ücretlerdeki ve ortalama gelir düzeyindeki nispeten güçlü artışa ayak uyduramaz hale geldi; artık bireylerin yoksulluk sınırının üzerinde bir yaşam sürmelerini güvence altına alamaz oldular. Ayrıca, özellikle çocuk bakımı imkanlarının yetersizliği gibi nedenlerle, giderek daha fazla insan yarı zamanlı çalışmak durumunda kaldı. Ücretler konusunda daha fazla adalet sağlanmış olmasına rağmen gelir eşitsizliğinin artmasının nedeni budur.

Üst orta sınıf 1992’den bu yana nispeten istikrarlı kalırken, alt orta sınıf belirgin bir şekilde küçüldü. Gelir dağılımının alt basamağında yoksul insanların sayısı arttı; bu kesimin toplam nüfus içindeki payı yüzde 5.9’dan yüzde 10.4’e çıkarak yüzde 76 oranında bir artış gösterdi. Zenginlerin oranı nispeten sabit kalırken, çok zenginlerin oranı neredeyse iki katına çıktı. En yüksek gelir grupları, ekonomik açıdan güçlü yıllardan daha fazla yararlanırken, kriz dönemlerinden daha az etkilendiler. Servet varlıkları da hesaba katıldığında, bu eğilim çok daha belirgin bir hal alacaktır. Spannagel ve Schäfer, raporda vardıkları sonucu şöyle özetliyor: “Yoksulluk derinleşti, alt orta sınıf baskı altına girdi ve zenginlik giderek daha fazla en üst kesimde yoğunlaşıyor. Gelir dağılımı giderek daha kutuplaşmış bir hal alıyor.”

WSI, bu gelişmeyi hem ekonomik hem de siyasi açıdan sorunlu buluyor. Ekonomik açıdan sorunlu; çünkü daha yüksek gelirler talebi güçlendirir. Siyasi açıdan sorunlu; çünkü gelirin adil dağılımına dair şüpheler, demokrasiye duyulan güveni zayıflatabilir. 

Sosyal güvenlik sistemindeki mevcut gelişmeler, WSI için endişe kaynağı oluşturuyor. Yeni temel güvence sistemi, bireylerin daha hızlı bir şekilde istihdama yönlendirilmesine ağırlık veriyor. “Hartz IV” döneminden farklı olarak günümüzde, düşük ücretli sektörün genişlemesini belli ölçüde dengelemesi beklenen bir asgari ücret uygulaması mevcut. Şu an 13.90 avro olan bu tutar, 2027 yılında 14.60 avroya yükselecek. Buna rağmen WSI araştırmacıları, söz konusu durumun iş gücü piyasasının alt segmentleri üzerindeki baskıyı artırabileceği ve dolayısıyla eşitsizliği daha da körükleyebileceği endişesini taşıyor.

Spannagel’in açıklamasına göre, gündemdeki emeklilik reformuna dair henüz pek çok belirsizlik bulunuyor. Emeklilik yaşının yükseltilmesi ve 63 yaşında kesintisiz emeklilik hakkının kaldırılması önerilerinin, daha ziyade olumsuz etkiler yaratması muhtemel görünüyor. “Özellikle düşük ücretli mesleklerde çalışan ve kötü çalışma koşullarına sahip birçok insan, bu durumdan olumsuz etkilenecektir.” 

Çeviren: Semra Çelik


İngiltere’nin göçmenlik rejimi artık bir zulüm sahnesine dönüştü

Owen Jones
The Guardian/İngiltere

Beş yıl önce, Shabana Mahmood belgesiz göçmenler için “genel af” çağrısında bulunmuştu. “Bu henüz İşçi Partisinin resmi politikası değil” diye hayıflanmış, “Ama ben ve diğer bazı İşçi Partisi milletvekilleri bu konuyu savunmaya devam ediyoruz” demişti.

Şu anda İçişleri Bakanı olan bu kişi, Avrupa’nın en katı göç ve iltica sistemlerinden birini uygulamaya koyuyor. Göçmen işçilerin kalıcı oturma izni alabilmeleri için gereken standart bekleme süresi iki katına çıkarak 10 yıla yükselecek; bu süre, neredeyse tüm AB ülkelerinde belirlenen sürenin iki katı. Belirlenmiş yeniden yerleştirme yolları dışında Birleşik Krallık’ta iltica talebinde bulunan mülteciler için standart bekleme süresi 20 yıl olacak; bu, Almanya, İspanya ve İtalya’daki olağan beş yıllık bekleme süresinin dört katı.

Ancak bu bile yanıltıcı. İçişleri Bakanlığının da belirttiği gibi: “İnsanların yurt dışından Birleşik Krallık’ta sığınma talebinde bulunmalarını sağlayacak herhangi bir vize yolu yok. Bir kişinin burada sığınma talebinde bulunabilmesi için Birleşik Krallık’ta bulunması gerekir.” Dolayısıyla, bu cezalandırıcı sürece yasal yollardan erişmek esasen imkansız.

Mahmood, son derece sınırlı bir yeniden yerleştirme programını yeniden başlattı; bu program kapsamında yönlendirilenlerin yaklaşık dörtte birinin Afgan kadınlar, kız çocukları ve Filistinlilerden oluşması bekleniyor. Bu sonuncusu, İşçi Partisinin İsrail’in soykırımına suç ortağı olması nedeniyle öfkelenen ilerici seçmenlere yönelik utanmazca alaycı bir yatıştırma hamlesi. Daha önce de insani nedenlerle İngiltere’ye seyahat için istisnalar yapılmıştı: Ukrayna, Hong Kong ve Afganistan’dan gelenler için. Ancak örneğin İran, Eritre veya Somali’deki zulümden kaçmaya çalışıyorsanız, yasal olarak sığınma başvurusunda bulunamazsınız. Küçük bir tekneyle gelmek tek şansınızdır. Bunu yapan ve sığınma talepleri kabul edilenler için ise, daimi ikamet izni almak üzere 30 yıla varan bir bekleme süresi söz konusu.

On bir yıl önce Mahmood, Yunanistan’daki bir mülteci kampında üç gün geçirdi ve yaşadıklarını New Statesman dergisinde kaleme aldı. “Siz de kaçardınız” diye okuyucularına seslendi “Ben kaçardım. Onlar kaçıyor. Onlara yardım etmek için üzerimize düşeni yapmalıyız.”

İngiltere’nin kişi başına düşen sığınma başvurusu sayısının AB ortalamasından daha düşük olduğunu unutmayın. Ayrıca, dünyadaki mülteci nüfusunun yaklaşık onda yedisinin düşük ve orta gelirli ülkeler tarafından barındırıldığını da unutmayın. Ayrıca, Irak ve Libya’daki savaşlar gibi istikrarsızlığa yol açan ve nüfus hareketlerini hızlandıran şiddet olaylarında İngiltere’nin rolünü de unutmayın -ki Mahmood, Libya savaşına evet oyu vermişti.

Evet, sosyal bakım çalışanları konusunda kısmi bir geri adım atıldı; mayıs 2025’ten önce bu yola giren ve ilgili koşulları karşılayanlar, beş yıl sonra süresiz oturma izni başvurusunda bulunabilecekler. Ancak, İngiltere’nin “Kendi ayağına kurşun sıkma” niteliğindeki göçmenlik politikaları nedeniyle sosyal bakım sektörünün çoktan bir krize sürüklendiğini düşünün. Yeni uluslararası iş gücü alımı iki yıl içinde 105 binden 30 bine düştü; oysa sektörde neredeyse 100 bin boş kadro bulunuyor. Mahmood’un yaptığı tavizler bu krizi tersine çevirmeyecek.

İşte bu politikaların neden bu kadar saçma olduğu. Temel güven ihlali, doğal adalet ilkelerinin ihlalidir. Mahmood’un Muhafazakar Partiden Önceki Başbakanı Theresa May, 2012’de 35 bin sterlinlik yerleşim maaşı eşiğini getirirken, nisan 2011’den önce uygun çalışma vizesi almış göçmenleri muaf tutmuştu. Mahmood ise 10 yıllık süre şartını, halihazırda yasal olarak ikamet edenlerin çoğuna uyguluyor. Oysa birçok göçmen ve aileleri, kendilerine verilen sözlere göre planlar yapmışlardı. Yarım milyon kişi bu sözün tutulmamasından zarar görecek.

Yıllık geliri 125 bin sterlinin üzerinde olan biri sadece üç yılda hak kazanırken, 50 bin sterlinin altındaki birinin normalde 10 yıl beklemesi, ne kadar yaygın bir sınıf ayrımcılığıdır? New Economics Foundation bir zamanlar, bir çocuk bakım görevlisinin aldığı her pound başına 9.50 sterline kadar sosyal değer ürettiğini; bir hastane temizlikçisinin 10 sterlin ürettiğini; bir geri dönüşüm işçisinin ise 12 sterlin ürettiğini ortaya koyan bir araştırma yayımlamıştı. Öte yandan, bir City bankacısı, ürettiği her pound başına 7 sterlin sosyal değeri yok ediyordu; bu rakam bir reklam yöneticisi için 11 sterlin, vergi kaçakçılığı yapan bir muhasebeci için ise 47 sterlindi. Ancak bu fahiş ücretli meslekler için üç yıllık bir geçiş süreci varken, düşük ücretli hayati öneme sahip işçiler için bu süre 10 yıl.

Bir de, işçileri on yıl boyunca işveren destekli vizelere bağımlı tutarak toplu pazarlık güçlerini zayıflatan sözde İşçi Partisi var. İçişleri Bakanlığı bile, işçilerin iş değiştirme özgürlüğüne sahip olmaları nedeniyle yerleşim hakkının maaşları artırabileceğini kabul etti. Bu planlar hem göçmen hem de İngiltere doğumlu işçilere zarar verecek. Sendikalar Kongresi, “Bu durum, sektörlerin tamamında aşağı yönlü baskı yaratır; zira sponsorluk, işçilerin daha iyi ücret ve çalışma koşulları için mücadele etme ya da kötü muameleye karşı direnme yeteneğini engeller” diye belirtiyor.

Tüm bunlar hem medyanın hem de siyasi kurumların Birleşik Krallık’ta yaydığı zararlı bir yalana dayanıyor: Ülkemizin sorunlarının sorumlusu göçmenliktir. Ülkeyi, hâlâ atlatamadığımız bir felakete sürükleyen finans sektörü değil. 1980’lerde işçi hareketinin kalıcı olarak zayıflatılmasının ardından işçilerine hak ettikleri ücreti ödemeyen açgözlü ve sömürücü patronlar da değil. Üretken sanayi yerine büyük finans ve varlıkların lehine ayarlanmış bir ekonomik düzen de değil; ya da ihtiyacımız olan konutları inşa etmeyen politikacılar da değil. Hayır, günah keçisi haline getirilenler göçmenlerdi.

Peki, artık göçmenler için düşmanca bir ortam tam anlamıyla oluşturulduğuna göre, günah keçisi arayanlar bundan sonra kimi suçlayacak?

Çeviren: Ali Kaya

(Dış Haberler)

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
06.11.2026 14:53

16 yaşındaki MESEM'li anlattı: Çay vermedim diye tokatlandım, 13 saat çalışıyorum, 2 aydır maaş alamıyorum

MESEM kapsamında Gebze'de bulunan bir berberde çıraklık yapan 16 yaşındaki Metin Yıldız, müşteriye çay vermeyi unuttuğu için şiddete gördüğünü, 13 saat çalıştığını ve iki aydır ücret alamadığını anlattı.

16 yaşındaki MESEM'li anlattı: Çay vermedim diye tokatlandım, 13 saat çalışıyorum, 2 aydır maaş alamıyorum

Fotoğraf: DHA

06.11.2026 14:25

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinden bir sağlık işçisi: İşçinin sağlığı da emeği de değerlidir

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinden bir işçi Evrensel'e yazdı: "Biz işçiler için çalışma hayatı yalnızca ücret meselesinden ibaret değil. Fazla mesaimizin karşılığını almak, dinlenme hakkımızı kullanmak ve güvenli koşullarda çalışmak istiyoruz."

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinden bir sağlık işçisi: İşçinin sağlığı da emeği de değerlidir
06.11.2026 13:09

TMMOB’den Yüreğir Belediyesine protokol tepkisi: 'Kamu yararı siyasi tercihlere kurban edilemez'

TMMOB Adana İKK, Yüreğir Belediyesinin 8 meslek odasıyla 2024 yılında imzaladığı teknik iş birliği protokolünü iptal etmesine tepki göstererek; yapı güvenliği ve kamu yararı açısından önemli bir iş birliği mekanizmasını ortadan kaldırdığını belirtti.

TMMOB’den Yüreğir Belediyesine protokol tepkisi: "Kamu yararı siyasi tercihlere kurban edilemez"

Fotoğraf: Evrensel

06.11.2026 11:50 / Güncelleme: 12:17

Mekke Anlaşması'na hangi parti ne oy verdi?

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. AKP'den 222, CHP'den 25, MHP'den 24 milletvekili kabul oyu verirken 118 vekil anlaşmaya karşı çıktı, 197 milletvekili ise oylamaya katılmadı.

Mekke Anlaşması'na hangi parti ne oy verdi?

TBMM Başkanlığı Basın Müşavirliği

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!