Tunç Şahin, Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Hakan Emre Ünal ile röportaj | ‘Canavar’ gibi bir geçmişle yüzleşmek
Tiyatro sahnesinden sinemaya uyarlanan Canavar filminin ekibi Evrensel’e konuştu. Yönetmen Tunç Şahin ile oyuncular, filmin yapım ve hazırlıklar süreçlerini anlattı.
Ahmed Ziya Aydın
Merve Tur
[email protected]
Tiyatro sahnelerinden sinemaya taşınan, aile olmanın, suskunlukların ve yıllarca halı altına süpürülen travmaların keskin bir dökümü olan Canavar, izleyiciyi yer yer komedi ve gerilim dolu bir mutfak masasına davet ediyor.
Yönetmen koltuğunda ve senaryoda Tunç Şahin’in imzasını taşıyan film, yıllar sonra bir araya gelen üç kuzen Kemal, Aslı ve Derya’nın gündelik bir aile yemeği bahanesiyle yüzleştikleri geçmişi merkeze alıyor. Oyuncular Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Hakan Emre Ünal’ın başrollerini paylaştığı film, sıradan görünen bir ziyaret ve geleneksel bir "kapama" yemeği hazırlığıyla başlıyor. Ancak Kemal’in gizli ajandası ve kardeşleri kışkırtmasıyla birlikte, tüm ailenin bilip de ses çıkarmadığı, üzerini örttüğü yaralar birer birer patlıyor. Öfkeden suçluluğa, oradan da dayanışmaya evrilen bu duygu akışı, seyirciye hem tanıdık hem de sarsıcı bir ayna tutuyor.
Film ekibi tiyatro metninin sinemaya uyarlanma sürecini, karakterlerin taşıdığı suçluluk ve öfke katmanlarını, çeşitli aile dinamiklerinin sinemadaki karşılığını Evrensel’e anlattı.
Filmin adından başlayalım. Filmin adı Canavar. Burada geçmişte yaşanan olayın kendisine mi, insanların onunla baş etme biçimlerine mi yoksa konuşulmayan şeylere mi gönderme yapıyorsunuz?
Tunç Şahin: Ya, bunu yüzde 100 biliyor muyum bilmiyorum. Asıl omurgasını biliyorum ama bütün bu röportajlarda, versiyonları konuşurken ben; üzerine adı konulmamış, söylenmemiş ve bizim yüzleşmekten korktuğumuz şeylerin, hani arada küçük bir şeyin gölgesi duvara vurduğunda kocaman büyür ya, işte onların canavarlara dönüştüğünü düşünüyorum. Biz bilincimizin altına doğru süpürmeye çalıştığımızda ya da konuşmadığımızda canavarlaştığını düşünüyorum. En çok onun metaforu aslında. Ama canavar insanlar da var. O canavarlığa çanak tutan olgular, kurumlar da var. Belki de çok katmanlı, umarım hepsinde işe yarıyordur.
Oyunculara da değinelim. Filmin arkasındaki travmayı anladık, çok da ağır bir hikaye. Burada karakterleri yalnızca mağdur olarak kurmamak önemli. Aslı'nın kendi çelişkilerini, diğer karakterlerin de karanlık taraflarını keşfetme süreciniz nasıl oldu, oyuncu bakış açısından dinleyebilir miyiz?
Gülçin Kültür Şahin: Bir tiyatro oyunu olarak başladık biz buna çalışmaya. Zaten film olması bize de sürpriz oldu sonra aslında. Metni okuduğumuz an itibarıyla bu karakterleri etraflıca anlamamız gerektiğini hemen anlamıştık üçümüz de. Bütün prova sürecimiz de zaten buna yönelik oldu. Bütün çalışmalarımız, karakterlere yönelik ön hafıza oluşturma çabamız... Yani "ön hafıza" ne demek? İnanın bilmiyorum, şu an uydurduğum bir kelime. Buna benzer çalışmalar yaptık. Yani sizin söylediğiniz gibi, sadece mağduriyet üzerinden tanımlamamak adına etraflıca, oyunun prova sürecinde çalışma imkanı bulduk diyebilirim.
O zaman canavarı önce tiyatroda kurdunuz, şimdi de aynı hikayeyi sinemaya taşıdınız. Peki tiyatroda seyircinin gözünün önünde gerçekleşen bir yüzleşmeyi sinemaya aktarırken ilk değiştirdiğiniz, vazgeçtiğiniz bir şey oldu mu?
Tunç Şahin: Yani hayır, mecraların farklılaşmasından kaynaklı başka olasılıklar oluyor. Başka ilişkiler görünür hale gelebiliyor. Tiyatro oyununda o şey o an orada oluyor. Oradaki pişen yemeğin kokusunu dahi duyuyorlar. Orada tam olarak yemek pişiyor, hamur ısınıyor gerçekten ve o çayın içildiğini görüyorlar. Tiyatrodaki seyirci kahkahalarının da oyuna dahil olduğu bir deneyim yaşıyor ve birdenbire o keyifli anın devrildiğini, "Ya, bu nasıl oldu?" hissinin oluştuğu bir ortam kuruluyor. Film hali ise başka bir şey. Orada seyircinin tepkisi yok işin içinde. Ama sahnede bulamadığımız, göremediğimiz ya da oyuncuların arasında hapsolan başka ardıl anlamları kamera yakalayabiliyor. Ya da ben onlardan birini erteleyip diğerinin altını çizebiliyorum, müzikle olsun, kurguyla olsun ya da kameranın bir hareketiyle olsun. Bunların ikisi çok farklı şeyler, farklı alanlar açıyorlar. Biri diğerinin daha iyisi ya da kötüsü değil, ikamesi de değil. Bu anlamda zaten gerçek anlamda deneysel bir şeydi. Onu denediğimde ne çıkacağından yüzde 100 emin değildim ama denediğime çok memnunum. Çünkü kendim göremediğim pek çok yeni anı gördüm bu sayede.
Oyunculardan tekrar bahsedecek olursak, oyunculuklar tiyatro ve sinemada çok farklı oluyor ya, tiyatroda çok daha büyük oynanıyor ve sinemada bu mimikler küçülüyor. Uzun süre tiyatroda oynadıktan sonra filme geçmek sizin için nasıl bir deneyimdi?
Hakan Emre Ünal: Ya şimdi zemin değişiyor. Ne bileyim, hani beyaz bir kağıtta kurşun kalemle yazıyorsun ama o kağıt yerini başka bir şeye bırakınca senin aslında yazdığın şeyi de değiştirmen gerekiyor sanırım. O kadar çok bu soruya cevap verdik ki, farklı şekilde anlatmak istedim, neyse... Değişik bir metafor. Şey ama şunu söyleyeyim: Şimdi tiyatrodan anladığımız şey de çok farklı olabilir. Birçok farklı üslup var. Genel olarak hep "tiyatro ve sinema oyuncusu" diye kıyaslıyoruz ama sinemada çok büyük oynanan filmler de var, tiyatroda çok küçük üslupla oynanan oyunlar da var. Canavar’ın tiyatro oyununda da ben hani böyle inanılmaz "tiyatro tiyatro" diye kastettiğim şekilde bir oyunculuk üslubunu hiç hissetmedim. Sahne gerçekliğinde bir büyüklük vardı diyeyim, yine de küçüktü. Hep şey diyordum, sineması çekilirse çok zorlanmayız diye düşünüyordum, inanılmaz zorlandım. Yani küçücük bir denge bile, 0.1 derecede bir aşağıya alma bile o kadar zormuş ki! Ondan bana çok zor geldi ama bir yandan da çok keyifli tabii. Hocam, sizin söyleyecek bir şeyiniz var mı?
Tülin Özen: Sizin sorduğunuz soru benim için şöyle bir şey: Tiyatroda oynarken başka hiçbir mimik yapmıyorduk zaten. Yani, "Gitti de şimdi sinemaya alınıyor, mimiklerimizi küçültelim" durumu yok. Tabii orada şey var, ben oyuncu olduğum için mimik dediğiniz ya da sizin öyle tarif ettiğiniz şey benim için öyle çalışmadığı için ve yıllardır böyle çalışmadığı için sorunun cevabına ne diyeceğimi bilemiyorum ama genelde sizin dediğiniz gibi tarif ediliyor. Oysa tiyatroda daha büyük mimik yapılarak oynamıyoruz aslında. Hele artık son dönemde zaten neredeyse mikrofonsuz tiyatro oyunu da yapamıyoruz. Sahne akustikleri o kadar kötü ki, her zaman mikrofonlanıyoruz ve normal tiyatro sesine geçtiğimizde o ses patlar hale geliyor. Dolayısıyla zaten küçük, hemen hemen böyle oynuyorduk. Bu, sinemada nasıl görünüyor onu bilmiyorum. Çünkü benim çok uzun yıl süren bir tiyatro alışkanlığım var, Canavar’daki kadını daha tiyatroda tanıdım. Şu an sinemada nasıl görünüyor, büyük müdür, küçük müdür, minimal midir, öyle midir, böyle midir, bunları bilemiyorum. Ama biz neredeyse yıllardır tiyatroda da, bilmiyorum diğer arkadaşlarım ne düşünür ama, bu mimikler ve neredeyse bu seslerle oynuyorduk zaten. Burada yakın planlar ve kurgunun getirdiği şeyler var. Orada bizi ilgilendiren bir şey yok. Çünkü Gülçin, ben tanıdığım günden beri aynı yerde ayağını sallamaya başlıyor. Bugün siz baktınız, "Ayağını sallıyor" dendiğini gördünüz. Tiyatroda herkes aynı anda dönüp Gülçin'in ayağına bakmıyor sadece, ama bir yerde fark ediyorlar ki bu kadını dinlemek artık çok zorlaşmış ve kaldırılamıyor. Bu, her seyircinin kendi ilgisiyle alakalı bir kurgu zamanlaması.
Yani oyunculuk anlamında rolde pek bir şey değişmedi diyorsunuz.
Gülçin Kültür Şahin: Yok, rolde hiçbir şey değişmedi. Sadece Tülin'e ve Hakan Emre'nin söylediğine ek olarak şunu söyleyebilirim: Kamera girince, az önce Hakan Emre'nin söylediği gibi zemin değişince kullandığımız kalemi değiştirmeliyiz mantığından hareketle, şunu söyleyeceğim, biz oyunu da seyirciyle kuruyorduk, filmde kamerayla kurduğumuz bir şeye geçiyoruz. Bağ kurma unsurumuz değişiyor gibi bir şey hissediyorum ben, kendi adıma film sürecinde bunu hissettim.
Peki, o zaman bu kontrole gelelim. Tiyatroda seyirci aynı odadaki üç kişiyi aynı anda izleyebiliyor ama sinemada siz, seyircinin neyi ne zaman göreceğine karar veriyorsunuz. Bu kontrol, Canavar’ın anlatımını nasıl değiştirdi?
Tunç Şahin: Ya muhtemelen, işte o bahsettiğim gibi enformasyonu verme şeklini ben tercih ettiğim için şöyle bir şey oluyordur: Bugünkü filmde, tiyatro oyununda yaptığımızdan farklı olarak bazı sahnelerin üzerinde müzik var ve o müzik ister istemez belli bir duyguyu çağırıyor. Bu, o müziğin işe yaradığı ya da seyircinin o müzikle kurduğu bağdan bağımsız bir şey. Benim bunu ekstra kontrol etmem oldu burada, çünkü aslında sinema buna çok açık bir mecra. Sinemanın grameri film müziğine çok tanıdık bir şey. Belki sahnede çalsak sürekli o duygu bizi itecekken buradayken itmiyor ve buranın kendi araçlarını kullanmak bende başka bir şey yarattı. Şöyle bir his var: Tamamen seyircinin tepkisini elediğimizde, geriye kalan onların o evin içindeki yalnızlıkları ve gerçeklikleri bana daha yoğun geliyor. Yani şu an o an o evin içinde daha gerçek hissediyorum. Diğer yerde de çok gerçekler, oynadıkları yer çok gerçek. Hatta öyle oluyor ki oyunda değişen şeyler de var. Birisi birine bir lafı tersten ya da yumuşaktan verdiğinde bütün oyunun ritmi kendi içi tutarlı bir alt ya da üst notaya kayabiliyor. Ama orada bir seyirci parametresi var, seyirci dahil ona. Onlar reaksiyon veriyorlar ve o reaksiyon oyunun bir parçası. Burada oyunun o parçasını elediğimiz, diğer bütün unsurları elediğimiz ve benim seçimlerimi daha fazla ortaya koyabildiğim bir şey oldu. Ben bundan sonra sadece film yaparım ya da sadece tiyatro yaparım gibi bir şey söylemiyorum, ikisini de çok seviyorum. İkisindeki sözlerin arasında bir fark vardır ama ben aslında çok dürüst konuşmak gerekirse o farkın ne olduğundan emin değilim, bilmek zorundaymışım gibi de hissetmiyorum. Ben oradaki hislere çalıyorum, o sizin karar vereceğiniz bir şey. Bunu da niye yaptığımla ilgili bir fikrim var ama fikirden öte kesin bir iddiam da yok açıkçası.
Peki, bu hikayeyi aslında tek mekandan çıkarabilir miydik? Özellikle bu tek mekanı neden tercih ettiniz?
Tunç Şahin: Çıkarırdık, neler neler yapardık! İmza gününde gittiği yerde telefon açardı, yollarda gelirdi... Flashback'ler yapardık, her şey olurdu. Ama bu bir kutunun içinde geçiyor, bir evin içinde geçiyor ve o kutu bir parantez. Tabii ki tiyatro için bile bunun altı mekanda geçtiği versiyonunu, hatta sonsuz mekanda geçtiği versiyonunu yapmak mümkün. Ama bu öyle bir an ki, ben hepimizin o mutfaklarda bulunduğunu, o konuşmalara dahil olduğunu ya da o konuşmanın kıyısından geçip o konuşmayı yapmadığımız durumlar yaşadığımızı tahmin edebiliyorum. Öyle bir akşamı hayal etmek ve onun o ev özelinde, o kutu içinde oluyor olması benim hoşuma gitti fikir olarak. O ana özgü bir delilik... Hani bir kadın "30 yıldır anlattı" dedi ya, o mutfakta anlattı. Bunu başka türlü de kurardık ama onun parantez işi olması, seyirci olarak onları gözlüyor gibiyiz, sanki orada gibiyiz. O benim çok hoşuma gidiyor.
Tülin Özen: Şey de enteresan geliyor mesela şu an sen konuşurken, en tanıdığın yer bile çıplaklaşıp uzay boşluğu olabiliyor ya, sen bir şeyi itiraf edeceğin zaman ya da yakalandığın zaman... Mesela odanda bir şey yaparken kapı açılıyor ve yakalanıyorsan eğer, odanda olman hiçbir şey ifade etmiyor. Uzay boşluğunda, çırılçıplak ve çok yalnız hissediyorsun kendini. Artık orası senin evinin mutfağı gibi hissettirmiyor. Bir yerde kendine karşı gardını düşürüyorsun, bir yerde bütün bağlarından kopmuş ve ne diyeceğini bilemediğin bir çıplaklık hissediyorsun falan. Oraları bence o anlamda çalışıyor. Üçünün de hiç bilmediği bir akşama gidiyorlar, hiç bilmedikleri bir mekanda ayaklarından o mekan kayıyor zaten. Çok iyi bildiklerini, yıllardır çok iyi idare ettiklerini düşündükleri hayatın zeminleri kayıyor ve arkadaki renklerin o boşluğa doğru gitmesi bana çok iyi geldi izlerken.
Tunç Şahin: Bende de mesela Kemal'in evin içine girme hali... İlk geldiğinde eve giriyor, nereye oturacak, çay mı içecek, nereden alacak, bir izin isteyerek başlıyor ve sonra onlar kadar rahat ya da onlar kadar rahatsız evin içinde bir şekilde salınıyor. Nereye gidip su içeceği, duracağı, döneceği, oturacağı ile ilgili şeyler artık onun bilincinde. O hacmin aidiyet hissi falan da önemsiz hale geliyor yani.
Oyunun merkezinde temel mesele travma var ama sahnede gündelik hayatın, hatta mizanın öne çıktığı yerler de var. Bunu birçok sahnede gördük. Bu dengeyi nasıl kurdunuz? Anlatmak istediğiniz hikayeye nasıl bir etkisi var bu dengenin? Sizce insan ağır bir şey yaşadığında gündelik hayatın devam etmesi, Canavar’ın anlatmak istediği bir şey miydi?
Tunç Şahin: Gündelik hayat devam ediyor ya... Yani devam etmediği versiyon... Tökezleyerek de olsa devam ediyor sanırım bir şekilde. Benim yazma halimde ben çok komik bir insan değilim ama sıkıntılı şeyleri tersine çevirerek, en sevimsiz şeyin içinde bile mizahi bir şey varmış gibi yerlere doğru gittiğimi kendim de gözlemliyorum. Bu insanlara bir şey olmuş, çok büyük bir şey olmuş ama her ne olduysa en az 20 yıl önce olmuş. Aslında o gece özelinde olağanüstü bir şey olmuyor, sadece konuşuyorlar. Hayatta çok zor konuşmalar diye bir şey var. Mesela konuşurlar ve o konuşma bütün moralini bozar, bağırırlar çağırırlar ama sonra hayatları devam eder. Bu hepimize sürekli oluyor, oldu ve olacak. Ben hayatın devam etmediği versiyonunu olsun istemem zaten, o yüzden "Hiç olmasaydı, az kalsın intihar edecekti" falan demiyorlar. Ben bu travmaları yaşayan insanların, bütün varoluşlarını mağduriyet veya kayıp üzerinden tanımladıkları, kendi hayatlarını tümüyle birer yıkım olarak gördükleri bir yerden bakmamayı tercih ettim. Hiçbirisi öyle bir yerde değiller, gayet hayatlarına hakimler bu arada. Çok akıllı insanlar, tespitleri de çok doğru, yaşadıkları hayat da çok saygın bir hayat.
Hakan Emre Ünal: Ya mesela aslında Kemal dışında diğer iki karakterin de öyle her gün acıyla yaşayan bir hali yok, onlar için gündelik hayat her zamanki gibi devam ediyor. Benim de şu an çok büyük bir derdim var ama burada herhangi birisi beni tetiklemediği sürece ya da bir olay yaşanmadığı vakit bunu durup dururken anlatmam. Kemal'in bir tasarısı var. Hani nereye gideceğini öngöremiyor bu tasarısının ama oraya, onları da konuşmaya mecbur bırakacak bir kendi de öngörmediği bir tasarıyla geliyor. Yine metafor yapmak istesem de yapmayacağım... Artık bu saatte futbol metaforuna benziyor. Şimdi taktik kuruyoruz, 4-4-2 oynayacağız ama o taktik hiçbir zaman sahada öyle olmaz ya, rakibin konumuna göre sahada her şey değişir. Saat 01.00 olmuş, çok yorgunuz ama bu saatte insan maalesef metafor yapmak istiyor: Üç cevap, üç metafor! O taktiğin hiçbir zaman nereye gideceğini bilemiyorsun yani; Bekir ileride kalıyor, santrafor geriye geliyor falan, saçma sapan bir şey oluyor. Kemal'in bir taktikle geliyor ama top yuvarlak, bunu bir şey olarak kullanabiliriz. Demeye çalıştığım şu: Büyük bir tetikleyici olarak oraya giriyor, kafasında bir tasarım var ama gideceği yeri asla öngöremiyor, kendi de gittiği yerden bence rahatsız ama akışa bırakıyor kendini. Bu kişinin varlığı da onları etkiliyor diyeyim.
Anlatılan hikayede suçluluk psikolojisi meselesi her karakter açısından belli derecelerde işleniyor. Filmde her ne kadar çocuk istismarı üzerinden ele alınsa da, aslında hayatın birçok yerinde özellikle kadınların uğradığı baskı ve şiddet olaylarında mağdurların giydiği kıyafetten dışarı çıktığı saate kadar suçlandığını görüyoruz. Bu filmin, röportajı izleyen kadınlar başta olmak üzere insanlara vermek istediği mesaj neydi?
Tunç Şahin: Buna verdiğim cevap bazen yanlış anlaşılıyor. Sanki bir mesaj vermek istemiyormuşum gibi... Yani bu mesajı, bir erkek olarak kadınlara genel bir mesaj verme tavrında bulunmayı tercih etmiyorum. Hayatlarının gerçekleriyle ilgili bir tavsiye ya da öneride bulunabilecek bir konumda görmüyorum kendimi. Bir de bu hikaye, hepimizin bildiği ve birtakım gerçek hayattan gözlemlerimizi bir araya getirerek oluşturduğumuz bir şey olmakla birlikte, eninde sonunda bir kurmaca. Bizim bir fikrimiz var, o karakterleri kendi içinde yaşayan gerçek insanlarla buluşturmaya çalışıyorsun. Buradan yola çıkıp "Kadınların yaşadığı şey budur, onlar için bu olmalıdır ve ben bunu duymalarını istiyorum" gibi büyük bir cümle etmekten nedense imtina ediyorum. Bu cümleyi kurmaktan kaçınmamın sebebi, cümleyi çok ciddiye almamdan kaynaklanıyor; yoksa söylemek istemediğimden değil. O çok büyük bir cümle olur ve ben de ne dediğimi gerçekten iyice düşünmeden söylemek istemem. Oyunun içinde de "Şunu söyleyin" diye yazmıyorsun zaten, o oyunun sözü aşağıda kendi kendine oluşuyor. Senin bütün hayata karşı duruşunla şekilleniyor. Umarım o tavır geçiyordur.
Gülçin Kültür Şahin: Ben açıkçası tüm kurmacalarda, sinema, edebiyat ve tiyatroda, şu hissiyatla ilgileniyorum: Bu kurmacaların bize vadettiği en önemli şey "Yalnız değilim" hissi. Okuduğumuz, karşılaştığımız bir hikayede "Demek ki bu sadece benim başıma gelmemiş" demek çok rahatlatıcı geliyor bana. O yüzden seviyoruz kurmacaları ve o yüzden onlara gidiyoruz zaman zaman diye düşünüyorum. Ben bu filmin en çok bu tanıdıklığı yaratıp, belki de bu filmle bir bağ kuran insanlara "Yalnız değil miymişim?" hissini yaşatmasını isterim. Çünkü bu his, gerçekten olabilecek en sağaltıcı hislerden biri. Yalnızlık hissi dünyanın en korkunç şeyi bence, hele böyle bir felaketle boğuşurken. Belki oradan bir çıkış yolu yaratmaz bu film, bir öneride bulunmaz belki ama bir farkındalığa gitmeye, en azından bir başlangıç olabilir.
Tülin Özen: Zaten oyunda da öyle oldu aslında; oyunda da bizi kenara çekip "Ben de böyle bir şey yaşadım" diyen bir sürü insanla karşılaştık. En mutlu oldukları şey, Gülçin'in dediği gibiydi: "Ne kadar güzel anlatmışsınız!" diye mutlu oluyorlar mesela. "Ne kadar güzel yazmışsınız, gerçekten tıpkı öyleydi!" Anlattığınız şeyin detayları ya da anlatma şekliniz, sanki gerçekten kendi başlarına gelen bir şeymiş gibi hissettiriyor onlara. Bu onlar için gerçekten büyüleyici ve çok iyi gelen bir şeydi. Ben bunu anlıyorum; çok zordu ama iyi ki gelmişim diyorlar.
Gülçin Kültür Şahin: Büyüleyici bir his. Dediğim gibi, bir şeylerin miladı olabilir; büyük değişikliklerin değil ama en azından buna dair hislerimizin, bununla şekillenen varlığımızın değişmesi yönünde bir milat olabilir belki.
Hakan Emre Ünal: Hayır, ben işte birkaç röportaj önce de sorulduğunda bu hikayede karakterleri cinsiyetsiz bir yerde gördüm. Belki bu hani çocukken başlarına gelen bir şey diye tarif etti ya Tülin, çocuklar da birazcık cinsiyetsizdir ya hani... Çok enteresan; ben böyle bir şey yaşamadım ya da yaşamadığımı düşünüyorum ama prova sırasında o mesafeyi almam lazım, onu öyle yaşamış gibi hissedebiliyor olman lazım. Bu işin oyuncusu da olsaydım, seyircisi de olsaydım, bana bir şey dikte etmemesi hoşuma giderdi. Bizim niyetimiz çok farklı olabilir. Mesela Tunç, anlatmanın önemini vurguluyor. Bir şeyi anlatmak, rahatlatmak, paylaşmak. Ben bir seyirci olarak sadece şunu bile hissedebilirim: "Bir şeyleri rahat anlatamıyorum, belki daha rahat ifade etmem gerekiyor, paylaşabilmem gerekiyor" ya da izlediğim zaman sadece "A ne kadar güzelmiş, zevk aldım" diyebilirim. Seyircinin ille oradan toplumsal bir mesele, bir dert çıkartması şart değil. Sadece "Bir şeyi beğendim" ya da "Beğenmedim" diyerek de çıkabilir. Bence bu bile yeterli geliyor bana her şeyden öte.
Peki, filmin festival yolculuğu nasıl devam edecek, vizyona girecek mi?
Tunç Şahin: Burası ilk durağı, yani filmin izleyicilerle —oyuncularımızın bile filmi ilk kez izlediği— buluşacağı yaklaşık bir ay önce belli oldu. Bundan sonra biz 2026 sonunda, 2027'de çeşitli mecralarda bu filmi görürüz ama şu an "Şu tarihte şurada olacak" gibi net bir takvimimiz yok. Yavaş yavaş o yol kendini belli eder diye tahmin ediyorum.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et