'Patronlar hep bir arada bizim de gücümüzü birleştirmemiz gerekiyor'
Antep'te Sevda Karaca ile işçi evlerini ziyaret ediyoruz. Kadınlar bir tarafta, erkekler bir tarafta, çocuklar ortada kendi hallerinde. Sohbet derin. Memleket gündeminin hemen her başlığı masada.
Fotoğraf: İnanç Yıldız/Evrensel
İshak Gürkan
Antep
Antep’in işçi semtlerinden Eyüpsultan Mahallesi’nde bir işçi ailesinin evindeyiz. Amcalar, yeğenler, kardeşler, yengeler, çocuklar karşılıyor bizi. Erkeklerin hepsi Başpınar işçisi, kadınlardan biri temizlik işçisi. Emek Partisi Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ve Emek Partisi yöneticilerinin katıldığı ev ziyaretinde işçi evinin salonundan mutfağına kadar her yer insanla dolu.
Kadınlar bir tarafta, erkekler bir tarafta, çocuklar ortada kendi hallerinde. Sohbet derin. Memleket gündeminin hemen her başlığı masada: Fon vurgunları, savaşlar, çözüm süreci, Başpınar’ın durumu, emekçi mahallelerinde eğitimin hali, öğretmen ve personel eksikliği, çocukların geleceği… Yoksulluk başlıca konu, yoksullaştıranlar da.
‘Polis Başpınar’da işçiyi durdurmayı biliyor da mahallede olanı görmüyor mu?’
Kadınlar mahallede giderek büyüyen uyuşturucu sorununu anlatıyor: “Mahalleler uyuşturucu bataklığına sürüklenmiş, parklara çıkılamaz durumda. Bu pisliği satanlar da içenler de mahallede kollarını sallaya sallaya geziniyorlar.”
Bir erkek işçi söze giriyor: “Mahallede bakkalın bile bildiğini bu devletin kolluk güçleri bilmiyorlar mı? Biz görüyoruz, Başpınar’da eylem olunca ilk polis geliyor, sonra da Sevda Karaca. Polisin işi Başpınar’da eylem yapan işçileri durdurmak mı, yoksa mahalleleri uyuşturucudan kurtarmak mı?”
Karaca, işçinin sorusunu iktidarın hangi meseleye ne kadar önem verdiği üzerinden yanıtlıyor: “Bir mahallede çocukların uyuşturucunun pençesine düşmesi ailelerin en büyük korkularından biri. Kadınlar akşam çocuklarını parka gönderemiyor, gençler kendi mahallesinde güvende hissetmiyor. Bunları önlemek devletin görevi. Ama işçi hakkını aramak için sokağa çıktığında polis hemen karşısında bitiyor. Demek ki mesele devletin neyi görüp neyi görmediği kadar, neye öncelik verdiği. Memleketin dört bir yanında ‘Ailem Güvende’ operasyonları adı altında yüzlerce insanı gözaltına aldılar. Peki, aileleri gerçekten güvende tutmak için mahallelerde ne yapılıyor? Çocukları uyuşturucudan korumak, okullarda öğretmen ve personel açığını kapatmak, gençlere insanca yaşayacakları bir gelecek sağlamak için ne yapılıyor? Bir yandan gerçek sorunlar büyüyor, öte yandan insanlara sürekli yeni korkular gösteriliyor. Çünkü yoksullukla, güvencesizlikle, geleceksizlikle boğuşan insanların bir de birbirinden korkması, sesini çıkaramaması isteniyor. Oysa çocuklarımızın geleceğini korumak, yalnızca ailelerin sırtına yüklenemez. Bu ülkenin kaynakları var; mesele o kaynakların kime harcandığı, kimin hayatını korumak için kullanıldığı.”
“Faturayı bir gün geciktirsek hesap soruyorlar, milyonları götürenlere neden sorulmuyor?”
Sohbet fon vurgunlarına, memleketteki ekonomik ve siyasi çürümeye geliyor. İşçilerden biri öfkesini dile getiriyor: “Düzenin kokuşmuşluğu dayanılmaz duruma gelmiş. İşçi arkadaşlarla konuşuyoruz, bir tepki var ama hesap soran yok.”
Başka bir işçi onun sözünü tamamlıyor: “Şurada bir gün faturamızı ödemezsek gelip bizden hesap soran, ceza veren devlet, onlardan neden hesap soramıyor?”
Karaca, işçilerin günlük hayatında karşılaştığı adaletsizlikle büyük ekonomik skandallar arasındaki bağı kuruyor: “İşçinin borcu varsa kapısına dayanıyorlar. Elektrik, su faturası gecikse ceza geliyor. Kirasını ödeyemese ev sahibi kapıya dayanıyor. Çocuğunun okul masrafını karşılayamayan anne baba her gün yeni bir hesap yapıyor. İşçi, kendi kazandığı parayla geçinemediği için sürekli hesap vermek zorunda bırakılıyor. Ama memleketin kaynakları el değiştirirken, insanların birikimleri buharlaşırken, büyük paralar belli çevrelerin elinde toplanırken aynı hesap sorma iradesini göremiyoruz. Çünkü işçinin karşısına dikilen kurallar, zenginlerin karşısında aynı biçimde işlemiyor. İşçinin hesabı her kuruşuna kadar sorulurken büyüklerin hesabının sorulmaması tesadüf mü? Öfkenin olması önemli ama öfkenin tek başına kalması yetmiyor. İşçiler yan yana gelip bu düzenin nasıl işlediğini, kimin ne kazandığını, kendilerinden neyin alındığını konuşup ortak bir söz ve mücadele kuramadığında, herkes kendi derdiyle baş başa kalıyor. Bu düzenin değişmesi için hesap soracak gücün de örgütlenmesi gerekiyor.”
Başpınar’da ucuz emek, ağır çalışma ve patronların bitmeyen talepleri
Laf dönüp dolaşıp Başpınar’a geliyor. Ücretler eriyor, çalışma koşulları ağırlaşıyor, patronlarla devletin ilişkisi konuşuluyor. Fabrikalarda çalıştırılan Nepalli işçiler de gündemde. Bir işçi, “Dışarıdan işçi getiriyorlar memlekete, işçiliği ucuzlatıyorlar. Bizi daha da bitirmeye çalışıyorlar. Fabrikada yatıp kalkıyor göçmen işçiler, asgari ücrete çalışıyorlar. Daha önce Suriyeli işçileri böyle kullanıyorlardı, şimdi başka işçileri daha da ağır koşullarda çalıştırıyorlar” diyor.
Kadınlardan biri de işçinin nasıl çaresiz bırakıldığını anlatıyor: “İşçi böyle olunca hiç kendisini koruyamaz. Patron onu mültecilerle tehdit ediyor. Kedi yavrusu gibi kapı önüne atıyor. ‘Sen yoksan o var,’ diyor.”
Karaca, işçilerin bu deneyimini patronların emek üzerindeki denetimiyle ilişkilendiriyor: “Patronun istediği tam da bu: İşçiler birbirini rakip görsün. Böylece ücretleri düşürmek, hakları budamak, çalışma koşullarını ağırlaştırmak kolaylaşsın. Nepalli, Pakistanlı, Suriyeli işçinin bu koşullarda çalıştırılmasının sorumlusu o işçiler değil. İnsanlar ekmeğini kazanmak için geliyor, patron da onların güvencesizliğini kullanıyor. Bir işçinin fabrikada yatıp kalkarak asgari ücretle çalıştırılması, ötekinin ücretini ve hakkını da tehdit ediyor. Çünkü patron, bir işçinin çaresizliğini öbür işçiye karşı kullanıyor. Burada işçilerin birbirine sorması gereken soru, ‘O neden benim yerime çalışıyor?’ değil, ‘Patron neden hepimizin emeğini bu kadar ucuza kapatabiliyor?’ olmalı. Aynı işi yapan işçiler arasında ücret ve hak farkları yaratıldıkça patronun eli güçleniyor. İşçilerin ortak talebi, hangi ülkeden gelirse gelsin herkesin insanca yaşayacağı ücretle, güvenli koşullarda ve eşit haklarla çalışması olmalı. Bir işçinin hakkı yükseldiğinde diğerinin hakkı da güçlenir. Patronun kurduğu bu rekabeti kırmanın yolu, işçilerin birbirini dışlaması değil, birlikte hak aramasıdır.”
'Bu işçiden bir şey olmaz' denilen yerde güven nasıl kurulacak?
Başpınar’da işçilerin birbirine duyduğu güvenin zayıflaması da sohbetin önemli başlıklarından biri. Fabrikalarda konuşulanların yönetime taşındığını anlatan bir işçi şöyle diyor: “Artık güven kalmadı kimseye. Bir laf söylüyoruz, direkt müdürün kulağına gidiyor. Bu yüzden kimseyle konuşmuyor, genelde sessiz kalıyoruz.” Diğer işçiler de benzer örnekler veriyor. Herkesin anlatacak bir hikâyesi var. İşçilerin diline pelesenk olmuş bir cümle de sık sık tekrarlanıyor: “Bu işçiden bir şey olmaz.”
Bu buluşmayı organize eden, daha önceki işçi direnişlerinden Emek Partisi ile tanışan ve ilişkisini sürdüren işçilerden biri, güvensizlik ortamında nasıl hareket edilebileceğini anlatıyor: “Laf taşıyan kişiyi işçiler çok iyi bilir. Bizim de her sözümüzü, fikrimizi ulu orta yerde herkesle konuşmamamız gerekiyor. Güvendiğimiz, dost olduğumuz işçiler vardır elbet. İlk önce onunla başlarız, sonra o da başka bir güvendiği işçiyle konuşur, tartışır. Bu işi başka türlü yapamayız.”
'Gücümüzü birleştirmemiz gerekiyor'
Sohbete genç bir işçi katılıyor. İşçilerin haklarını bildiklerini ancak bir araya gelemedikleri için bu haklara sahip çıkamadıklarını söylüyor. Kendi ailesinden örnek veriyor: “İşçi kendi hakkını biliyor ama bir arada olmadığımız için o hakkımıza sahip çıkamıyoruz. Ben babamdan biliyorum, babam fabrikasında grevdeyken beni grev alanına götürmüştü. O gün bugündür mücadeleye devam ediyor ama işçinin yanında durabilen bir güç lazım. Patronlar hep bir arada. Bakıyorum, Erdoğan sürekli patronlarla beraber. Bizim de kendi gücümüzü birleştirmemiz gerekiyor.”
Karaca, genç işçinin sözünü sahiplenerek işçilerin neden yalnızca kendi fabrikalarındaki sorunlara bakmakla yetinemeyeceğini anlatıyor: “Çok doğru bu. Patronlar birbirleriyle konuşuyor, ortak hareket ediyor, hükümetin kapısını açıp taleplerini anlatabiliyor. İşçinin karşısına da tek tek çıkıyorlar. Her fabrikada ayrı ayrı pazarlık yapılıyor, her işçi kendi işini kaybetmemeye çalışıyor. Patronların birliği var, işçilerden ise kendi başının çaresine bakması bekleniyor. Erdoğan’ın patronlarla yan yana geldiği toplantılara bakın. Patronların talepleri hükümetin gündemine giriyor. Ücret politikası belirlenirken, vergiler düzenlenirken, teşvikler dağıtılırken sermayenin çıkarları gözetiliyor. İşçinin geçim derdi ise çoğu zaman ‘biraz daha sabredin’ denilerek geçiştiriliyor. İşçinin hakkını bilmesi çok önemli ama tek başına yetmiyor. Hakkını kullanabilmesi için yanındaki işçinin de o hakkı savunması, gerektiğinde birlikte durabilmeleri gerekiyor. Babanın seni grev alanına götürmesi boşuna değil. İşçi mücadelesi kuşaktan kuşağa böyle aktarılıyor. İşçiler yalnızca kendi fabrikalarında değil, Başpınar’ın bütününde ortak talepler etrafında bir araya gelmeli. Çünkü ücretin düşmesi, ikramiyenin kaldırılması, iş güvenliğinin hiçe sayılması tek bir fabrikanın meselesi gibi görünse de hepsinin arkasında aynı patron düzeni var.”
Bir zamanlar kazanılmış hak, bugün patronun insafına bırakılan harçlık
Sohbet, Başpınar işçilerinin geçmiş mücadelelerine uzanıyor. 2012 yılında beş fabrikadan binlerce işçinin birlikte örgütlediği grevde yer alan bir işçi, o günleri anlatmaya başlıyor. Başpınar patronlarının asgari ücret zammını işçilere dayatmasının ardından başlayan eylemlerde işçiler yüzde 50 ücret zammı ve bayram ikramiyesi taleplerini kabul ettirmişti. O günleri hatırlatan işçi, zamanla kazanımların ve örgütlülüğün nasıl zayıfladığını anlatıyor: “O zaman bayram ikramiyesi olan hakkımız, bugün bayram harçlığına dönerek zamanla patronun vicdanına bırakılmış durumda.”
İşçi, ikramiyenin nasıl adım adım ortadan kaldırıldığını şöyle anlatıyor: “Şimdilerde ikramiyeyi değiştirip adını harçlık koydular. Bu doğru bir tarif değil. Harçlık dediğimiz durumda patronun tercihine bırakılıyor, işçiler içinde de ‘Patron verirse verir, vermezse yapacak bir şey yok’ durumuna düşürüyor. Ama ikramiye aslında bizim yan haklarımız arasındaydı. O zaman 15 yevmiye olarak belirlediğimiz bayram ikramiyesi, sonraki yıllarda zamanla erimeye başladı. A fabrikasının patronu B fabrikasını örnek göstererek, ‘Ben o kadar kazanmıyorum, ben 10 yevmiye verebilirim,’ dedi. İşçiler kabul etti. Bu sefer B firması C fabrikasını etkiledi, diğeri diğerini… Tamamen işçi taviz üstüne taviz verdi. Şimdilerde hiç kalmadı. Biz o zaman tepkimizi koysaydık ne maaşlarımız bu kadar erirdi ne çalışma koşullarımız bu kadar ağırlaşır ne de yan haklarımızı bizlerden çalabilirlerdi. Bugün bizim en önemli görevimiz, birliğimizi tekrardan kurabilmenin peşine düşmemizdir.”
“Devlet patronlara ‘işçiyi ezemezsin’ diyemez mi?”
İşçinin sözlerinin ardından kadınlardan biri, “Devlet patronlara dese, ‘Sen benim fakirimi ezemezsin, ezersen seni bitiririm,’ o zaman patron bir şey yapamaz. Değil mi ama?" Soru Sevda Karaca'ya.
Karaca gülüyor: “Her yüz vekilden 80’inin patron olduğu Meclis’te bu devlet patronlara onu söyleyebilir mi? İşçi kendi patronunu vekil seçiyor, sonra da işçi çıkarına karar alsın diye beklentiye giriyor. Patron, senin çalışma yaşamında neyi değiştirip güzelleştirmiş ki vekil olduktan sonra Meclis’te senin hayatını düzeltecek bir kararı savunabilsin? Devletin patronu denetlemesi, işçinin hakkını koruması gerektiğini söylüyoruz. Ama devletin hangi sınıfın çıkarlarını gözettiğine de bakmak zorundayız. Patronların vergi yükünü azaltan, yatırımına teşvik veren, işçiye gelince ‘rekabet gücü, maliyet, sabır’ diyen bir anlayıştan işçinin hakkını kendiliğinden korumasını bekleyemeyiz. Bu devlet patron devleti, bunu unutmayacağız. İşçi, kendisini ezen patronun çıkarlarını savunan siyasetçilere oy verip sonra kendi hayatını değiştirecek kararlar beklememeli. Elbette işçilerin taleplerini kabul ettirmek için mücadele etmek, yasaları değiştirmek, hakları güvence altına almak gerekiyor. Ama bunun için işçinin kendi gücünü siyasette de ortaya koyması şart. İşçi kendi adına konuşan, kendi çıkarını savunan bir siyasi güç oluşturmadıkça başkalarının kendisi için karar vermesini beklemek zorunda kalıyor. Asıl mesele, işçinin yalnızca oy veren değil, kendi geleceği hakkında söz ve karar sahibi olan bir güç haline gelmesi.”
Sabah sekiz, akşam sekiz: 17 yaşında bir MESEM’li
Sohbet sürerken içeriye 17 yaşlarında bir genç giriyor. Saat 21.00’e yaklaşıyor. Selam verip kenara oturuyor. Yorgunluğu yüzünden okunuyor. Sohbete katılınca MESEM’li olduğunu, sanayide bir kaportacıda çalıştığını öğreniyoruz. Genç işçinin çalışma koşulları konuşulurken bir işçi anlatıyor: “Bizlerden alınan vergilerle çocuklarımıza maaş veriyorlar. Sabah sekiz, akşam sekiz çalışıyor, 8 bin lira para alıyor. Aldığı para sadece kendisinin yol, yemek masraflarına yetiyor.”
Kürt meselesi, çözüm süreci ve işçilerin soruları
Sohbet koyulaşıyor, sorunlar şakağı çoktan geçmiş ama mücadele devam ediyor.
Ev ev dolaşıyor, bu mücadeleyi nasıl örgütleyeceğimizi konuşmak üzere bir başka eve doğru yola koyuluyoruz. Vardığımızda bizi çok daha kalabalık bir ortam karşılıyor. Herkesin anlatacakları, soracakları, tartışmaya açmak istediği meseleler var. Sorular birikmiş, konuşma sabırsızlığı herkesi sarmış. Birer birer yerlerimizi alıyoruz. Kalabalık kapı dibine kadar uzanıyor, oda herkesi almayınca yan odaya da geçiliyor. Sevda Karaca, sesini iki odadakilere de duyurabilmek için tam ortaya yerleşiyor. Herkes kulak kesiliyor ve uzun uzadıya sürecek tartışmalar başlıyor.
Buluşmada Kürt işçiler yoğunlukta. Çözüm süreci önemli bir gündem başlığı olarak tartışmaya açılıyor. Ne oluyor ne olacak soruları büyük bir merak konusu. Ancak bu merak, bir umut ve beklentiden çok belirsizliğin ve bilgi eksikliğinin yarattığı sorgulamalarla dile geliyor.
Karaca’ya peş peşe sorular yöneltiliyor. İşçiler, iktidara güven duyulamayacağını, somut bir adım atılmadığını, buna rağmen DEM Parti ve iktidar sözcülerinin beklenti yarattığını söylüyor. Bunca bedel ödemiş Kürt halkının ve emekçilerinin süreç hakkında yeterince bilgi sahibi yapılmaması da eleştiriliyor.
İşçilerden biri düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Düşünüyoruz, diyoruz ki belki Meclis’te kapalı kapılar ardında konuşuluyordur, bir yerlerde bağlanıyordur bu meseleler. Siz bir şey biliyorsanız bize anlatın. Bence iktidar bu süreci samimi yürütmüyor. Bu süreci başlatarak, Kürtleri ülkedeki ve Ortadoğu’da ki planlarına dayanak yapmak istiyor kendine. Eğer gerçekten bu sorunu çözmek istiyorsan, somut bir şey yap, değil mi? Mesela Demirtaş’ın serbest bırakılması en büyük iyi niyet örneği olur. Neden yapmıyor? Çünkü meselesi bizlerin talepleri değil. Meselesi Kürtleri dize getirerek planlarına alet yapmak. Böyle barış olur mu?”
''Olmaz tabi, hiç olur mu?'' sözleri yükseliyor herkesten.
Sohbet uzunca bir süre "Bu adamlara güven olmaz, Kürtleri kandırmak istiyorlar, daha kötüsünü yapacaklar" serzenişleriyle devam ediyor. Bir kadın "Koca koca siyasetçiler oturuyor konuşuyor, bir şeyler elbet sonuca bağlanır, bize de sabır düşer, inşallah güzel olur ne diyelim" diyor gülerek.
Karaca, soruları iktidarın niyetleriyle sınırlı tutmadan, Kürt emekçilerinin sürecin neresinde durduğu ve nasıl bir güç olarak katılabileceği üzerinden yanıtlıyor:
“Mesele yalnızca iktidarın ne hesapladığı, kiminle ne görüştüğü, hangi adımı ne zaman atacağı değil. Kürt halkının, özellikle de Kürt emekçilerinin bu sürece kendi talepleriyle, kendi iradesiyle katılabilmesi meselesi var. İktidarın niyetlerine dair elbette çok ciddi soru işaretleri bulunuyor. Ortadoğu’daki gelişmeler, bölgesel hesaplar, iktidarın içerideki siyasi ihtiyaçları… Bunların hepsi konuşulmalı. Ama yalnızca iktidarın ne yapmak istediğini tartışarak kalırsak, Kürt halkının ne istediği, emekçilerin nasıl bir gelecek beklediği sorusu arada kaybolur. Oysa bu sürecin asıl muhatabı, yıllardır bedel ödeyen, baskıyla karşılaşan, yoksulluğu ve eşitsizliği yaşayan halkın kendisidir. Somut adım atılmasını istemek elbette önemli. Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması, siyasi tutsakların özgürlüğü, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması, halkların haklarının güvence altına alınması ana dilin tüm kamusal alanda uygulanması, eğitim dili olması gerekiyor. Ama bir yandan da şunu sormalıyız: Kürt emekçileri bu süreçte kendi taleplerini nasıl ortaya koyacak? Bu taleplerin takipçisi olacak, karşılanması için mücadele edecek örgütlü bir güç nasıl oluşturulacak? Çünkü kimse kendi çıkarını kendiliğinden bir başkasının önüne koymaz. Sermaye çevreleri kendi çıkarlarını korumak için örgütleniyor, bir araya geliyor, taleplerini siyasi iktidara iletiyor. Kürt sermayesi de kendi ekonomik ve siyasi taleplerini dile getiriyor. Yatırım, teşvik, ticaret, bölgesel kalkınma, siyasi temsil… Kendi çıkarları için konuşuyor, kendi hesabını yapıyor. Peki, Kürt işçisinin, yoksul köylüsünün, işsiz gencinin, kadın emekçisinin taleplerini kim ortaya koyacak? Kim onların adına ısrar edecek? Kim bu talepler karşılanmadığında hesap soracak?
'Kürt emekçilerinin talepleriyle Kürt sermayesinin talepleri aynı değil'
Karaca şöyle devam ediyor: ''Kürt emekçilerinin talepleriyle Kürt sermayesinin talepleri aynı değil. Bir patronun bölgedeki yatırımlarının artması, ticaretinin büyümesi kendi açısından önemli olabilir. Ama o fabrikada çalışan işçinin insanca ücret alması, sendikalaşabilmesi, işten atılma tehdidi olmadan hakkını araması başka bir meseledir. Bir bölgede ekonomik hareketliliğin artması, o bölgedeki yoksul halkın hayatının kendiliğinden düzeleceği anlamına gelmez. Yatırımın kimin yararına olduğu, üretilen zenginliğin nasıl paylaşıldığı, işçinin hangi koşullarda çalıştığı ayrıca mücadele konusudur. Bu nedenle Kürt emekçilerinin kendi taleplerini ortaya koyabileceği, bunları ortaklaştırabileceği, birlikte mücadele edebileceği dayanaklara ihtiyacı var.
İşçinin fabrikada, mahallede, sendikada, emek örgütlerinde sözünü söyleyebileceği; kadınların, gençlerin, yoksulların kendi sorunlarını ortak taleplere dönüştürebileceği bir örgütlülük gerekiyor. Kürt emekçilerinin sürece katılması, yalnızca gelişmeleri takip etmesi veya başkalarının yapacağı açıklamaları beklemesiyle mümkün olmaz. Kendi talepleriyle müdahale edebilen, kendi iradesini ortaya koyabilen bir güç haline gelmesi gerekir. Düşünün, burada Başpınar işçileri, aileleri, çocukları kendi ücretlerini, ikramiyelerini, çalışma koşullarını konuşuyor. Geçmişte binlerce işçi birlikte mücadele ederek hak kazanmış. Örgütlülük zayıfladığında ise o haklar birer birer geri alınmış. Kürt emekçilerinin siyasal ve toplumsal talepleri açısından da benzer bir mesele var: Taleplerin var olması yetmiyor; onları savunacak, birleştirecek, takip edecek bir güç gerekiyor. Barışın kalıcı olması için Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve demokrasi taleplerinin güvence altına alınması şart. Ama bu taleplerin hayata geçmesi de yalnızca iktidarın “iyi niyetine” bırakılamaz. Kürt emekçileri kendi talepleriyle, kendi örgütlü gücüyle sürece katılmalı. Türk işçileriyle, bütün halklardan emekçilerle ortak sınıf çıkarları etrafında yan yana gelebilmeli. Hem kendi halkının eşit haklarını savunabilmeli hem de emekçilerin ortak mücadelesini büyütebilmeli. Bir yandan barıştan söz edip diğer yandan demokratik siyaseti baskı altına almak, muhalefeti susturmak, insanların sözünü ve örgütlenmesini engellemek ciddi bir çelişkidir. Bu çelişkinin karşısına yalnızca açıklamalarla değil, halkın örgütlü iradesiyle çıkmak gerekiyor. Barışın ve demokrasinin güvencesi, halkların kendi taleplerini özgürce dile getirebilmesi ve bu talepler uğruna birlikte mücadele edebilmesidir.”
Çay bardaklarının hiç boş kalmadığı, kalabalığa rağmen sohbete ilginin ve söz üstüne söz ekleme, fikir belirtme isteğinin sonlara doğru bile azalmadığı gecenin sonunda planlar da yapılıyor. Kadınlarla ayrıca buluşmanın sözleri de veriliyor birbirlerine. Malhıtalı köfte yapıp konuşacaklar bir dahaki sefere, mahalledeki parktaki uyuşturucu sorununu dert eden kadın atlıyor söze hevesle "Bir dahakine bizim evde buluşalım kadınlarla o zaman, gündüz yaparsak daha çok kadın gelir hem..."
Sohbetin sonunda 8 Kasım’da yapılacak Emek Partisi Gaziantep İl Kongresi’ne geliyor söz. Başpınar’da birlikte direndiklerinde kazandıklarını, bugünse patronların karşısında yeniden güçlerini birleştirmeleri gerektiğini konuşan işçilere Sevda Karaca’nın çağrısı da bu sohbetin içinden çıkıyor: “İşçiler, işçi aileleri bu kongrede davetli değil, ev sahibi.”
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et