Ortadoğu'da yeni gerilim ve hazırlıklar: Bölgesel savaş kapıda mı?
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası saldırı hazırlıkları, İran’ın karşılık verme tehditleri “Yeni çatışma kapıda” yorumlarına neden olurken, Yemen’de Suudi Arabistan’ın müdahalesiyle tırmanan çatışmalar bölgesel riski artırıyor.
Mekke İttifakı'nın Tahran ziyareti (Fotoğraf: AA)
Yusuf Ertaş
Ortadoğu, askeri gerilimin tırmandığı ve bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği kritik bir süreçten geçiyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası saldırı hazırlıkları, İran’ın karşılık verme tehditleri “Yeni çatışma kapıda” yorumlarına neden olurken, Yemen’de Suudi Arabistan’ın müdahalesiyle tırmanan çatışmalar, giderek bölgede savaşın daha da yayılması ihtimalini güçlendiriyor. Bu gelişmelerin ortasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan öncülüğünde şekillenen yeni askeri girişimler ile İran’la yürütülen temaslar dikkat çekiyor. İsrail’deki seçimler ise siyasi krize ve Filistin’e yönelik soykırım ve etnik temizlik ile bölgeye yönelik İsrail saldırganlığında sürekliliğe işaret ediyor.
Örneğin El Ahbar Yazarı Hüseyin Sabra, “Ortadoğu’da yaşanabilecek yeni bir çatışmanın, geçmişteki gerilimlerin basit bir tekrarı olması beklenmiyor. Nükleer, askeri ve ekonomik meselelerin iç içe geçmesi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması, deniz ulaşım yollarının taşıdığı riskler, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki savaş, Lübnan cephesinde devam eden gerilim ve İsrail’in yüksek riskli adımlar atmaya hazır olması, olası çatışmanın karşılıklı saldırıların ötesine geçerek daha geniş bir bölgesel krize dönüşme ihtimalini artırıyor” yorumu yapıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırı hazırlıkları
Arap basınında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bir saldırı için hazırlıkların hızlandığına dair haberler öne çıkıyor. ABD bölgedeki askeri varlığını artırıyor, İsrail’e malzeme sevkiyatı yapıyor ve savaş gemilerini bölgede konuşlandırıyor. Bu hareketlilik 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askeri yığınak olarak değerlendiriliyor. ABD’nin 3 Kasım ara seçimleri sonrası İran’a yönelik “kısa ama yoğun” bir operasyon ihtimalinin masada olduğu belirtiliyor. İran ise bu hazırlıkların farkında olduğunu söylüyor ve savaşı bölgeye yayma, internet altyapısını hedef alma gibi tehditlerini sürdürüyor. İran Kara Kuvvetleri Komutanı Emir Hatemi silahlı kuvvetlerin asimetrik savaşa yönelik hazırlık seviyesini yükselttiğini, insansız hava araçları ve insansız silah sistemleri alanındaki kapasitelerinin geliştiğini belirtti. Husiler Babülmendeb Boğazı çevresindeki etkilerini korurken, Suudi Arabistan’a yönelik dron ve balistik füze saldırılarını yoğunlaştırıyor. ABD-İsrail kaynaklı bir İran saldırısının geniş bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği endişesi dile getiriliyor.
Mekke İttifakının Tahran ziyareti
Bu ortamda diplomasi trafiği de hızlandı. 7 Ağustos’ta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması (Mekke İttifakı) imzalandı. Anlaşma NATO tarzı “birine saldırı hepsine saldırı” hükmü içeriyor. Ardından Katar’da Türkiye, Pakistan, Katar ve Endonezya arasında savunma sanayisi alanında iş birliğini geliştirmeyi amaçlayan Bedir (Badr) Mutabakatı imzalandı. Ancak bu anlaşma, bölgesel güvenlik tartışmalarında Mekke İttifakı kadar geniş yankı uyandırmadı.
26 Ekim’de gerçekleşen Tahran ziyareti, Mekke İttifakının diplomasi hamlesi olarak öne çıktı. Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın; Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile bir araya geldi.
İran tarafı bu toplantıyı, bölgede güvenlikle ilgili İran’ın dışarıda tutulacağı bir girişimin başarılı olamayacağının kanıtı olarak değerlendirdi. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, Tahran’daki dörtlü toplantının ardından yaptığı açıklamada, “Batı Asya’daki güvenliğin bölge ülkelerinin iş birliğine dayanması gerektiği ve her türlü dış müdahalenin önlenmesi konusunda mutabakata vardıklarını” söyledi. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, yayımladığı açıklamada ziyaretin “Mekke İttifakı ülkelerinin mevcut krizin tarafları arasındaki gerilimi azaltmaya yönelik çabalarının sürdürülmesi, diyalog ve diplomatik çözümlerin teşvik edilmesi, Katar devleti ve Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin ara buluculuk girişimlerinin desteklenmesi” çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti.
Arap basınındaki “Mekke Anlaşması, savunma ittifakından ara buluculuk heyetine dönüşüyor” değerlendirmesi dikkat çekti.
İsrail seçimleri: Siyasi çıkmaz ve politik süreklilik
Öte yandan İsrail parlamento seçimlerinin nasıl sonuçlanacağı da merak konusuydu. Seçimlerden belirsizlik ve kriz çıktı. 27 Ekim seçimlerinin kesin sonuçları, hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyelik çoğunluğu hiçbir bloka vermedi. Netanyahu liderliğindeki blok 53, Gadi Eisenkot liderliğindeki değişim bloku 48 sandalye alırken, Arap çoğunluklu partiler (Ortak Liste ve Ra’am) rekor düzeyde 19 sandalyeye ulaştı. Bu başarı, Arap çoğunluklu partilerin listesini kilit konuma yükseltti. Ancak her iki blok da bu listeyi dışlama tutumu izliyor. Netanyahu ile Eisenkot arasında derin görüş ayrılıkları bulunmuyor; mevcut partiler arasında fikirsel ve program bakımından köklü farklar sınırlı. Dolayısıyla hükümeti kim kurarsa kursun, kim başbakan olursa olsun, seçim sonrasında da İsrail Filistin davasını bitirme ve bölge ülkelerine yönelik saldırı politikalarını kaldığı yerden sürdürmeye devam edecek. Öte yandan Trump’ın Netanyahu ile Eisenkot’u bir araya getirerek ortak hükümet çağrısı yaptığı yönünde iddialar dolaşıyor. Eisenkot’un Netanyahu döneminde genelkurmay başkanlığı yapmış bir isim olması da bu sürekliliği pekiştiriyor.
İran-ABD: İlk ateşi kim açacak?
Hüseyin Sabra
El Ahbar/Lübnan
Bütün göstergeler tek bir noktaya işaret ediyor: Çatışma kapıda. Bir yanda İran, diğer yanda ABD ve İsrail savaşa hazırlanıyor, hedeflerini belirliyor.
İran’ın füze tatbikatlarından diplomatik sürecin çıkmaza girmesine, siyasi ve medya kaynaklı gerilimin tırmanmasından ABD güçlerinin bölgedeki yeniden konuşlandırılmasına ve bazı üslerin tahliye edilmesine, İsrail savaş uçaklarının İran sınırlarına doğru gerçekleştirdiği uçuşlara kadar pek çok gelişme, kapsamlı bir çatışmanın yaklaştığına işaret ediyor. Ancak bunun ne zaman yaşanacağını belirlemek mümkün değil.
Basra Körfezi’nde sahadaki gelişmeler, İran İslam Cumhuriyeti ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların diplomatik yollarla çözülebileceğine yönelik umutların giderek azaldığı bir dönemde yaşanıyor. Bu sırada ABD’nin Ortadoğu’daki askeri hareketliliği dikkat çekici biçimde artıyor.
Nitekim yayımlanan istihbarat raporlarında, ABD güçlerinin yeniden konuşlandırılmasından ve bölgedeki bazı ülkelerde diplomatik varlığın azaltılmasından söz ediliyor. Bunlara, İsrail’in İran sınırları yakınındaki hava faaliyetlerindeki artış da ekleniyor. Dolayısıyla bölge, yeni bir “açık çatışma” aşamasına giriyor gibi görünüyor. Üstelik bu kez çatışma son derece ağır bir bedel doğurabilir. İran ile ABD arasındaki anlaşmanın çökmesinin üzerinden dört aydan fazla zaman geçmesine rağmen uğradığı yenilgiyi kabul etmeyi hâlâ reddeden Trump, İran rejimini devirmek ve ülkenin nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak hedefinde ısrar ediyor.
…
Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşanabilecek yeni bir çatışmanın, geçmişteki gerilimlerin basit bir tekrarı olması beklenmiyor. Nükleer, askeri ve ekonomik meselelerin iç içe geçmesi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması, deniz ulaşım yollarının taşıdığı riskler, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki savaş, Lübnan cephesinde devam eden gerilim ve İsrail’in yüksek riskli adımlar atmaya hazır olması, olası çatışmanın karşılıklı saldırıların ötesine geçerek daha geniş bir bölgesel krize dönüşme ihtimalini artırıyor.
ABD ara seçimleri sonrası: İran savaşı bitecek mi, büyüyecek mi?
Futoshi Matsumoto
El Mecelle/Suudi Arabistan
ABD’liler 3 Kasım’da sandık başına gidiyor. Seçim kampanyası, Ortadoğu’daki uzak bir savaş yerine fiyatlar ve yaşam maliyetleri etrafında şekillendi. Ancak oy sayımı tamamlanır tamamlanmaz Washington’un dikkatinin yeniden Körfez’e yönelmesi bekleniyor.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran savaşı dokuzuncu ayına girdi. Şubat ayından nisan ayına kadar süren yoğun saldırılar savaşın ilk aşamasını, yaz aylarından bu yana devam eden abluka ve aralıklı çatışmalar ise ikinci aşamasını oluşturdu. Şimdi savaş, üçüncü bir aşamanın eşiğinde görünüyor. Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalırken ABD’nin deniz ablukası İran ekonomisini boğmaya devam ediyor.
En önemli işaret diplomatik kanallar aracılığıyla geldi. Wall Street Journal, 27 Ekim’de Washington’un diplomatik ve askeri kanallar üzerinden Körfez’deki bazı Arap ülkelerine, ara seçimlerin ardından kısa süreli ve yoğun bir askeri harekata hazırlanmaları gerektiğini bildirdiğini yazdı.
Bu bildirim rutin bir prosedür değil. İran, savaş boyunca Körfez genelindeki Amerikan üslerini, enerji tesislerini ve havalimanlarını hedef aldı. Dolayısıyla söz konusu bildirim, füze savunma sistemlerinin konuşlandırılması ve sivilleri korumaya yönelik önlemlerin alınması için fiili bir çağrı niteliği taşıyor. Bu tür uyarılar genellikle askeri harekattan kısa bir süre önce yapılır.
Askeri hazırlıklar tamamlanıyor
İlk olarak, Amerikan kuvvetleri bölgede toplanıyor. Halihazırda USS George H. W. Bush ve USS George Washington uçak gemilerinin öncülük ettiği iki uçak gemisi taarruz grubu bölgede bulunuyor. Eylül ayının sonunda San Diego’dan ayrılan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu ile USS Makin Island amfibi görev gücü de bölgeye doğru ilerliyor.
Kasım ayının sonuna gelindiğinde İran çevresinde üç uçak gemisi taarruz grubu ve iki amfibi görev gücü konuşlandırılmış olabilir. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askeri yığınak olacaktır.
Mekke İttifakı: Caydırıcılık iddiası müttefiklerin hesaplarıyla çarpışıyor
Muhtar ed-Debbâbi
El Arab
Mekke İttifakı heyetinin Tahran’a gerçekleştirdiği son ziyaret, yalnızca gerilimi düşürmeye yönelik diplomatik bir girişim değil, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la birlikte oluşturmaya çalıştığı savunma düzenlemelerinin niteliğini sınayan bir adım olarak öne çıkıyor. Anlaşma ortak savunma ve askeri iş birliğinin güçlendirilmesi ilkesine dayanırken, üç ülke aynı zamanda ittifakı İran’a karşı doğrudan bir bölgesel cepheleşmeye dönüştürmekten kaçınıyor. Bu tutum, açık bir çatışmanın maliyetini üstlenmeden caydırıcılık kapasitesi oluşturma arzusunu yansıtıyor.
Mekke Anlaşması, savunma ittifakından ara buluculuk heyetine dönüşüyor
Hüseyin Şükrun
El Hanadik/Lübnan
26 Ekim Pazartesi günü, dikkat çekici bir çelişkiye sahne oldu: Mısır Parlamentosu, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’ye Suudi Arabistan’a askeri destek verme yetkisi tanımak için oy kullanırken, Suudi Savunma Bakanı Mekke Anlaşması’na taraf ülkelerden oluşan bir heyete başkanlık ederek gerilimi düşürmenin yollarını görüşmek üzere Tahran’daydı. Bu iki gelişme arasında Yemen’deki sivil hedeflere yönelik hava saldırıları devam ederken, Husiler ile Kahire arasındaki söz düellosu sertleşti.
…
Mısır’ın verdiği yetki ile Suudi heyetinin Tahran ziyareti arasındaki eş zamanlılık, Riyad’ın iki paralel hattı birlikte yürüttüğünü ortaya koyuyor: Bir yandan bölgesel bir caydırıcılık şemsiyesi oluşturmak, diğer yandan uzlaşma kanallarını açık tutmak.
Dikkat çekici olan, birkaç gün önce İran’ı Husileri kışkırtmakla suçlayan Riyad’ın şimdi bizzat Tahran’a gitmesi. Bu adım, gerilimi düşürme sürecinde İran üzerinden ilerleyen bir kanalın önemini örtük biçimde kabul ettiği şeklinde yorumlanabilir.
Ancak Riyad’ın Sana veya Maskat yerine Tahran’ı tercih etmesi, Husileri doğrudan müzakere masasında taraf olarak tanımaktan kaçınma isteğini de yansıtıyor. Ayrıca, esasen bir savunma ittifakı olan Mekke Anlaşması’nın taraflarından oluşan heyetin ara buluculuk misyonu üstlenmesi, önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Ortaklar savaştan çok diplomasiye öncelik veriyor.
Mısır’a tanınan yetkinin kapsamı ise oldukça sınırlı. Yetki, Suudi Arabistan’ın talebine bağlanmış durumda; savunmayla sınırlandırılıyor ve Yemen’e saldırı seçeneğini dışarıda bırakıyor. Bu nedenle söz konusu adım, fiili bir askeri angajmandan çok siyasi ve sembolik bir destek niteliği taşıyor.
Seçimlerin sonucu: Netanyahu, İsrail’in ta kendisidir.
Vail Kandil
El Arabi El Cedid
Rakamlar ne kadar değişirse değişsin, sandalye ve blok sayıları ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, işgal hükümetini kurmakla görevlendirilecek kişinin adı ne olursa olsun, siyonist Knesset seçimlerinin nihai sonucu şudur: Netanyahu İsrail’dir, İsrail de Netanyahu’dur. Zira başlıca iki rakibin programları arasında esaslı farklılıklar bulunmuyor. Her ikisi de seçmenlere, Netanyahu’nun projesini sürdürme kapasitesine sahip olduklarını kanıtlamak istiyor. Bu proje, aslında bütün İsrail’in projesidir ve Filistin varlığını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
İki rakibin hiçbiri, işgalci devletin seçimlerinde 19 sandalye kazanan iki Arap listesine saygı duymuyor. Her ikisi de Arapların sesinden nefret ediyor; ancak başbakanlık şanslarını artırmak için bu sese başvurmak zorunda kalırlarsa bunu yapmaktan da geri durmuyorlar. Her ikisi de devletin Yahudi karakterine, işgal altındaki Kudüs’ün tamamının Yahudileştirilmesine ve Batı Şeria’daki Filistin topraklarında yerleşimlerin sürdürülüp genişletilmesine ilişkin siyonist ilkelerden sapmıyor. Hatta Gazze’de de durum farklı değil: Birbirlerinin amansız rakibi olan bu iki isim, Gazze’nin yıkımında ve halkının soykırıma uğratılmasında ortak sorumluluk taşıyor.
Netanyahu programını tek bir hedef üzerine kurdu: Bütün Ortadoğu’ya hakim olan bir İsrail yönündeki siyonist hayali korumak. Eisenkot ise İsraillileri aynı hedefi gerçekleştirme konusunda daha duyarlı ve daha yetenekli olduğuna ikna etmeye çalıştığı bir programla karşılık verdi. Kısacası, mesajı şuydu: “Ben, Benyamin Netanyahu’nun kendisinden bile daha fazla Netanyahu’yum.” Ya da uluslararası kovuşturmalar nedeniyle yıpranmış ve tükenmiş yaşlı Netanyahu’nun yerine geçecek genç Netanyahu…
19 sandalyeyi elinde tutan 1948 Filistinlileri açısından bakıldığında, iki rakip de hükümeti kurmak için iki Arap listesiyle ittifak yapmayı reddettiklerini açıklıyor. Ancak yalnızca bu sandalyelerin, rakiplerinin projeyi sürdürmeye devam edecek hükümetin başına geçmesini engellemesini istiyorlar.
Yukarıdakiler ışığında, Netanyahu’nun daha yaşlı ve yıpranmış halinin, daha dinamik bir Netanyahu karşısında yenilgiye uğramasına Arap dünyasında duyulan sevinç gerçekten üzüntü vericidir. Üstelik Likud lideri aslında kaybetmiş değildir; rakibinin önünde yer almıştır. Hem şahsen hem de gerçek İsrail’i temsil eden projesiyle öne çıkmıştır. Bu durum, Netanyahu’nun düşüşünü erkenden kutlayanların bir tür yanılsamaya tutunduklarını gösteriyor.
Bu yanılsama, Gazze’deki soykırım suçu sırasında yaygınlaşan başka bir yanılsamaya benziyor. O dönemde bazıları, siyonist oluşumun kamuoyunun, kendi Nazi zihniyetli ve vahşi başbakanından artık bıktığını sanıyordu. Netanyahu’nun görevden alınmasını isteyen muhalefetin gösterilerine ve siyonist esirlerin ailelerine ilişkin safça, hatta masumiyetten uzak bir beklentiye kapılıyorlardı. Oysa sorun, Benjamin Netanyahu’nun şahsında veya onun dini siyonizmle ittifak halindeki aşırı sağcı hükümetinde değildi. Bu ittifak, suçlular İtamar Ben Gvir ve Bezalel Smotrich tarafından temsil ediliyordu.
Yanılsama daha da ileri gitti. Bazı Araplar, sorunun İsrail hükümetinin kendisinde değil, yalnızca bu iki bakanda olduğunu düşünmeye başladı. Böylece yanılsamalar çoğaldı, birbirini besledi ve sonunda Arap dünyasının resmi söylemi, İsrail’le bir arada yaşama ve iş birliği olanaklarını tehdit eder hale gelen “kötü” Netanyahu’yu eleştirmeye başladı. Bunun karşısına da “iyi” İsrail imajı yerleştirildi.
Gerçeklikten hareketle kesin olarak bilinen şudur: İsrail toplumunun bütün kesimleri arasında, sağından soluna, Sefaradlarından Aşkenazlarına, dini siyonistlerinden laik siyonistlerine kadar, Gazze üzerindeki hâkimiyetin sürdürülmesi, yerleşimlerin Gazze’ye doğru genişletilmesi, Filistin devletinin kurulmasının reddedilmesi, Filistin direnişinin kökünden kazınması ve vatanını özgürleştirme hayalini koruyan tek bir Filistinlinin bile kalmamasının sağlanması konusunda bir mutabakat vardır.
Netanyahu bu meselelerin hiçbirinde rakipleri Eisenkot, Lapid ve Bennett’ten farklı değildir.
Bu nedenle şu görüşümü tekrarlıyorum: Netanyahu, bir kişinin siyonist olmasının ne anlama geldiğini en iyi ifade eden ve bu kavramı en kapsamlı biçimde tanımlayan örnektir. Çünkü o, İsrail’in bütün farklı renk tonlarıyla birlikte tüm hedeflerini ve özlemlerini açıkça somutlaştırmaktadır.
Gerçek şu ki, İsrail toplumunun tamamı Filistin halkıyla ilişkisini “Ya biz ya onlar” ilkesi üzerine kuruyor. Bu ifadeyi, Aksa Tufanı’ndan önce de sonra da askerlerin, siyasetçilerin ve hahamların ağzından duyabilirsiniz.
Dolayısıyla hepsi Netanyahu’dur ya da onun farklı görüntülerinden ibarettir. Bu görüntülerin renkleri, boyutları ve çekildikleri açılar değişebilir; ancak asıl olan, hepsinin aynı kaynaktan gelmesidir.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et