Yazar Burhan Sönmez ile son romanı ‘Kırmızı Ayna’ ve edebiyat üzerine konuştuk: Edebiyat insana ‘hayır’ deme gücü verir
Kırmızı Ayna romanında bireysel ve toplumsal hafızayı Türkiye’nin yakın tarihiyle buluşturan Burhan Sönmez, geçmişle hesaplaşmayı ve tarihin bugünü şekillendiren etkisini anlattı.
Yasemin Seven Erangin
[email protected]
Burhan Sönmez’in edebiyatında hafıza, kayıp, sürgün, kimlik ve aidiyet geçmişte kalmış meseleler değil; bugünü de şekillendiren olgular. İletişim Yayınlarından çıkan son romanı Kırmızı Ayna, bireysel ve toplumsal hafızayı Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılmalarla buluşturuyor. Sönmez, geçmişle hesaplaşmayı kişisel olduğu kadar toplumsal bir mesele olarak da ele alıyor.
Uluslararası PEN Başkanlığı görevini de yürüten Sönmez’le geçmişin bugüne dönüşünü, hafızayı, Kürtçe yazmanın etik ve politik anlamını ve sanatın dönüştürücü gücünü konuştuk. Sönmez’e göre edebiyat siyasetin yerine geçmiyor; ancak çok sesliliğiyle insana “Hayır” deme ve başka ihtimalleri düşünme özgürlüğü veriyor.
Sönmez’in edebiyatı bugün yalnızca kitaplarıyla değil, uluslararası alandaki karşılığıyla da dikkat çekiyor. Yazar, Haziran 2026’da İtalya’da verilen Hemingway Ödülü’nün “Çağımızın Tanığı” kategorisinde ödüle değer görülmesinin ardından, Eylül ayında Slovakya’da düzenlenen Ján Smrek Festivali kapsamında verilen Ján Smrek Ödülü’ne de layık görüldü. Ödül, 12 Ekim’de Bratislava’da düzenlenecek törenle Sönmez’e takdim edildi.
Kırmızı Ayna, her okur için farklı bir evren kuruyor. Ben okurken sürgünü, acıyı, hesaplaşmayı ve geçmişle kurduğumuz ilişkiyi gördüm. Kitap bittiğinde ise içimde terk edilmiş tren garları kalmış gibi hissettim: Bir boşluk, bekleyiş ve bir yere varamama hâli… Okurun kitap bittiğinde nasıl bir duyguya ulaşmasını istediniz?
Açık dokulu bir hikâyeydi benim için; her okurun kendine göre yorum yapabileceği ve farklı yollara açılabilen bir hikâye. Okurda tek bir duygu yaratmayı hedeflemedim. Kendi içimdeki duyguları anlamaya çalışırken okurların da hayal dünyalarında kendi duygu ağlarını öreceklerini ve bu hikâyeye bağlanacaklarını düşündüm. Arzum buydu.
Romanda geçmiş, karakterlerin peşini bırakmıyor. İnsan geçmişinden kaçamıyorsa ülkeler kaçabilir mi? Bir ülke kendi geçmişiyle hesaplaşabilir mi, yoksa bastırdığı her şey bir gün başka biçimde geri mi döner?
Tarih kapalı bir oda değil; hem bireysel hem de toplumsal hayatımızda kendini hissettiren bir şey. Donmuş bir zaman dilimi gibi algılanır, oysa canlıdır. Bugünkü bakışımıza ve gelişimimize göre anlamı da sürekli değişir. Geçmişten kaçabileceğini sanmak saf bir yanılgıdır. Geçmiş her zaman geri döner; bazen hızlıca, bazen dolaylı yollardan geçerek.
Kırmızı Ayna’da bireysel ve toplumsal hafıza iç içe geçiyor. Bu ikisi arasında nasıl bir sınır var? Bir romancı bu gerilimden nasıl yararlanır?
Bireysel hafıza ile toplumsal hafıza arasında bir sınır varsa, bu ancak özgürlük ortamında kurulabilir. Sosyal veya düşünsel açıdan özgür olmadığımız sürece bireysel ve toplumsal hafıza daima iç içe geçerek hayatımızı etkiler. Bir romancı için bu durum bulunmaz bir zenginlik sunar.
Romanda Dersim, Galatasaray Meydanı ve Rum meselesi gibi Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılmalar, kişisel hikâyelerin içinden anlatılıyor. Bir romancı tarih karşısında nerede durmalı: Tanık, vicdan ya da anlatıcı olarak mı?
Romancı bunların hepsi birden olabilir veya yalnızca birini seçebilir. Bu, hikâyenin ruhunun neye ihtiyaç duyduğuna göre belirlenir. Yazar için sınır yoktur; her şeyi romana katabilir, tarihin, vicdanın ve anlatıcılığın sentezini yaratabilir.
Türkiye’nin yakın tarihindeki acılar bugün de farklı biçimlerde sürüyor. Edebiyatın bu acıları anlatırken çözüm önermesi mi, yoksa onları görünür kılması mı gerekir?
Bu konuda bir sınır çizmek veya yazara belli bir yön tayin etmek gereksiz. Sanatın biçiminde ve içeriğinde sınır olmayacağı için yazar, özgür yaratıcılığıyla geçmişe de günümüze de yoğunlaşabilir. Görünür kılmak bir şeydir; ancak çözüm üretmek isteyen bir hikâyenin diline ket vurmak da mümkün olmaz.
Romanlarınızda acı, kayıp, sürgün ve hafızanın yanında umut da var. Bugün edebiyatın bir çıkış yolu gösterebileceğine inanıyor musunuz?
Edebiyat siyasetin yerine geçerek toplumsal kuruculuğa soyunmaz. Siyaset genelde tek dillidir; doğrunun tek olduğu iddiasından yola çıkarak insanları o doğruya yönlendirir. Sanat ise çok ihtimali işaret eder. Bu çok sesliliğiyle edebiyat bir demokrasi pratiğidir ve insana “Hayır” deme gücünü, “Başka bir ihtimal daha var” deme özgürlüğünü bahşeder.
Kırmızı Ayna, yazarlığınızda bir kırılma noktası mı? Bu romanı yazarken kendinizde yeni bir yazarla karşılaştınız mı?
Her romanda öyle hissetmek ister yazarlar; kendilerini aştıklarını ve sanatlarında yeni bir pencere açtıklarını hayal ederler. Ama sonuçta yazarların bu konudaki duygu ve düşüncelerinin bir önemi yok. Kararı verecek olan yazılan metnin kendisidir; bu da okurların sesi ve yorumları aracılığıyla açığa çıkar.
Çocukluğunuzda annenizden ve dengbêjlerden dinlediğiniz hikâyeler, bugün kurduğunuz edebiyatı ne kadar belirliyor? İyi bir hikâye anlatıcısı doğulur mu, zamanla mı olunur?
Çocukluktaki hikâyelerle büyümek hem ruhumuz hem de uğraş edindiğimiz sanat için bir avantaj. Her alandaki yaratıcılığımızı belirleyen şey benliğimizdir. Benliğimiz de hayatımızın toplamından ibarettir. Çocukluk hikâyelerinden okuduğumuz kitaplara, sokakta tanık olduklarımıza kadar her şey bizi inşa eder. Yaratıcılığımız da bu malzemenin içinde oluşup gelişir.
İnsan kendi seçimleriyle kendisini kurarken dilin, ailenin, coğrafyanın, tarihin ve kültürün mirasını da taşıyor. İnsan kendisini ne kadar seçebilir?
Marx, insanın kendisini özgürce yaratabileceğini ama bunun etrafını saran koşullar tarafından belirlendiğini söylerken haklıydı. En eski çağlardan en yeni icada kadar bütün insanlık birikimi varlığımızı koşullandırır. Coğrafyadan içinde doğduğumuz sınıfa kadar her şey bizi kuşatırken insan, kendi iradesiyle bu koşulları aşmaya çalışır. Bu değiştirme gücü ve isteği insanı insan yapar.
Kırmızı Ayna’yı önce Kürtçe yazıp ardından Türkçeye kendiniz çevirdiniz. İki dil arasında geçiş yapmak sizin için nasıl bir deneyimdi? Çeviri sırasında metinde kaybolan ya da dönüşen şeyler oldu mu?
Kendi eserlerini başka bir dile çeviren çok sayıda yazar var. Benim günlük hayatımda zaten üç dil var. Cambridge’teki ve uluslararası alandaki işlerim nedeniyle temel iletişim dilim uzun süredir İngilizce. İngilizceden Kürtçeye veya Türkçeye gidip gelen bir üçgen içinde yaşıyorum ve elden geldiğince bu dil aktarımlarını olağanlaştırmaya çalışıyorum.
Kırmızı Ayna’da benim için önemli olan, çeviriyi kendimin yapmasından ziyade eseri Kürtçe yazmış olmamdır. Türkçe yazmaktan vazgeçip uluslararası edebiyat alanında etkin bir yere sahip olmayan Kürtçeye dönmek benim için hem etik hem de politik bir tercihti.
Kırmızı Ayna’daki Zaza ve Seba gibi karakterler, roman bittikten sonra da okurun zihninde yaşamayı sürdürüyor. Yazarın karakterleriyle ilişkisi kitap tamamlandığında bitiyor mu?
Yazarlar olarak birkaç yıl boyunca beraber yaşadığımız karakterlerden ayrılırken burukluk yaşadığımızı söylemek isterim. İstisnaları vardır ama genel hissiyatın bu olduğunu sanıyorum. Zaza ile Seba, kitap bittikten sonra yaşamaya, sayfaların dışında var olmaya devam ederler. Ben öyle hissederim.
2024’te yaptığınız “Homo Artifex” başlıklı konuşmada sanatın dönüştürücü gücünü ele almıştınız. Sanat insanı ve dünyayı gerçekten değiştirebilir mi?
Sanat değiştirir; hem insanı hem toplumu değiştirir ama bunu doğrudan bir yolla yapmaz. Sanatın yolu dolaylı biçimde ilerler ve kısa zamana değil, uzun zamana hitap eder. Bugün insanlık dediğimiz uygarlık, aynı zamanda Odysseia ve Gilgameş gibi hikâyelerin, şarkıların, ağıtların ve dansların eseridir. Sanat, politik manifesto gibi hemen şimdiye çağrı yapmaz ve ani sonuçlar üretmez; geçmişten geleceğe bir yolculuğun sabırlı yaratıcısıdır.
İkinci döneminde Uluslararası PEN Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz. İfade özgürlüğü, sansür ve yazarların güvenliğiyle bir yazar olarak ilgilenmekle PEN Başkanı olarak ilgilenmek arasında nasıl bir fark var? Bu görev dünyaya bakışınızı değiştirdi mi?
Bu göreve seçilmeden önce de özgürlük ve demokrasi için aktif biçimde mücadele ediyordum. PEN başkanlığı, daha önce tecrübe etmediğim ağlar içinde siyasetin ve özgürlüğün nasıl işlediğine veya yozlaştırılmaya çalışıldığına tanıklık etmemi sağladı. Evrensel dayanışmanın ve mücadelenin imkânlarına yeni düzlemlerde daha fazla odaklandım. Bu görev yazarlığımı veya dünyaya bakışımı değiştirmedi ama onları pekiştirdi, güçlendirdi.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, genç Burhan Sönmez’e tek bir cümle söyleme hakkınız olsaydı ne söylerdiniz?
Böyle sorular tehlikelidir; çünkü hayatın karmaşıklığını göz ardı ederek bizi tek bir cümleye sıkıştırma riski taşır. Sosyal medyada herkes eski zaman ermişi gibi özlü sözler kuruyor. Bunların hepsi doğrudur diyebilirim ama hayat bize her özlü sözden sonra söylenmesi gereken başka bir cümlenin anlamını aramamızı söyler.
Gelecekteki kaderimi biliyorsam, bütün yetersizliğine rağmen genç hâlime bu hayatı aynı yoldan takip etmesini önerirdim. İnsanlarla daha çok dayanışma içinde olmasını, kendi yanlışlarından öğrenmesini, özür dilemeyi bir erdem hâline getirmesini ve acı çekenlerin sesine daha fazla kulak vermesini söylerdim. Susmadan bu nasihatlere devam ederdim.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et