Bir Arada Yalnız’da ölümle yüzleşme ve aile olma hâli: 'Ölümün doğallığı üzerine bir film yapmak istedik'
Ali Vatansever’in yeni filmi Bir Arada Yalnız, ölümcül hastalıkla yaşayan bir genç ile ailesinin hikâyesini anlatıyor. Vatansever, ölümün yanı sıra yalnızlığı, bakım emeğini ve gençlerin sanal dünyayla kurduğu ilişkiyi değerlendirdi.
Merve Tur
[email protected]
Volkan Pekal
[email protected]
Bir Arada Yalnız filminin yönetmeni Ali Vatansever, ölümün doğallığını, aile içindeki mesafeleri ve sanal gerçekliğin gençlerin hayatındaki yerini anlattı. Vatansever, “Ölüm korkusunun film boyunca karanlık gibi çökmemesini, ölümü doğallığıyla kabul edebilme ihtimalini ortaya çıkarmak istedik” dedi.
Ali Vatansever’in yazıp yönettiği Bir Arada Yalnız, ölümcül bir hastalıkla yaşayan 19 yaşındaki İzzet ile annesi Reyhan ve babası Abdi’nin yaklaşan ölüm karşısındaki farklı tutumlarını anlatıyor. Bursa’daki yüksek katlı bir toplu konutta yaşayan aile, aynı evin içinde kendi yalnızlıklarına çekilirken İzzet sanal gerçeklikte kendine başka bir dünya kuruyor; anne ve baba ise oğullarını iyileştirmek için farklı yollar arıyor.
Vatansever’in El Yazısı ve Saf filmlerinden sonraki üçüncü uzun metrajı olan Bir Arada Yalnız, dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yaptı. Film, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerinin de aralarında bulunduğu beş ödül kazandı. 4 Aralık’ta Türkiye’de vizyona girmesi planlanan film; ölüm ve kabullenişin yanı sıra bakım emeğini, aile içindeki mesafeleri ve sanal gerçekliği tartışmaya açıyor.
“Bir arada olduğunu düşünen ama kendi sığınaklarında yaşayan bir aile”
Filmin adındaki “Bir Arada” ve “Yalnız” arasındaki çelişkiyi nasıl kurdunuz?
Filmin adı başlı başına bir macera. Projeye önce geçici bir isim veriyorsunuz. Film sizinle birlikte dönüştükçe, büyüdükçe yeni ismini çağırıyor.
Covid döneminde, bir arada olma hâlimizin dijitalde gerçekleşmesi ama aynı zamanda yalnız olmamız üzerinden bu isim aklımıza geldi. Korumak istedik.
Film, bir arada olduğunu düşünen ama kendi sığınaklarında yaşayan bir ailenin, oğullarının ölümcül hastalığı nedeniyle yalnızlıklarının farkına varmasını anlatıyor. Aile, bu yalnızlıktan çıkma cesaretini gösterip birlikte dans etmeye başlıyor. Bu nedenle filmin adını anlamlı bulduk. Yurt dışında Life Like adıyla anılıyor ama Türkçesi için “Bir Arada Yalnız”ın anlamlı olduğunu düşündük.
Film Bursa’da, yüksek katlı ve birbirine benzeyen konutlarda geçiyor. Bu mekân seçiminin hikâye açısından anlamı neydi?
Ben tasarım okudum. Dolayısıyla uzam, şehir ve yaşam alanlarımız düşünce dünyamda her zaman önemli bir yer tutuyor.
Bir Arada Yalnız, böyle bir hastalıkla mücadele eden anne, baba ve oğlun birbirlerinin yanında olma hâli üzerinden ortaya çıktı. Karakterlerden birini diğerinden önceleyip onun psikolojisini daha fazla derinleştirmeyi amaçlamadım. Onların yanında olma hâli, mekânı da beraberinde getirdi.
Bu mekân seçimi, önceki filmim Saf’tan buraya devreden bir şey olabilir. Saf, kentle şantiyeler ve kentsel dönüşüm üzerinden daha negatif alanlarda tartışma yürüten bir filmdi. Burada ise tamamlanmış yüksek katlı toplu konutlarda yaşamı sürdürmek üzerinden bir hikâye kurdum.
Bir izleyicinin sorusu üzerine şehirlerin büyümesiyle kanser arasında da bir bağ düşündüm. Kanser üzerine araştırma yaparken, durmak bilmeden büyüyen bir hücre fikri dikkatimi çekmişti. Normal, doğal bir hücre ama büyümesini sonlandırmıyor. İnsan da bir yerden sonra dünyanın kanseri değil mi? Biz büyümeye, şehirler de büyümeye devam ediyor.
Bunların etkisi olduğunu düşünüyorum. Özellikle filmin ortasında şehrin katlanarak büyüdüğü bir kırılma anı var. Bu düşünce benimle birlikte büyüyerek filmde karşılığını buldu.
“Ölümün doğallığı üzerine bir film yapmak istedik”
Film ağır bir hikâye anlatıyor ama melodrama teslim olmuyor. Ölüm ve hastalık gibi bir konuyu ajitasyona düşmeden anlatmak için nelere dikkat ettiniz?
Bu, en başından beri planın bir parçasıydı. Ölümü hayatı durduran, bizi korkutan, kaçtığımız ve dokunmaktan çekindiğimiz bir alan olarak görüyoruz. Oysa bu film en başından beri şunda ısrar ediyordu: Ölümün doğallığı üzerine bir film yapacağız.
İzleyiciye, “Bu bir roller coaster yolculuğu olacak. Keyfini çıkar, direnme” diyorduk. Genellikle “Çocuk ölecek, eyvah! Kurtulması gerekiyor” beklentisi oluşur. Biz böyle bir beklenti yaratmaktan özellikle kaçındık.
Bu filmde bir karakterin duygusal derinliğine indikten sonra diğerine geçiyoruz. Sürekli bir karakterden çıkıp yeniden aynı odada olma hâlini hatırlatıyor, sonra diğerine yaklaşıyoruz. Kurgu ve yazım sürecinde bu dengeyi gözetmeye çalıştık. Ölüm korkusunun film boyunca karanlık gibi çökmemesini, ölümü doğallığıyla kabul edebilme ihtimalini ortaya çıkarmak istedik.
İstanbul’daki ilk gösterimden sonra bir izleyici sosyal medyada, “Ölümden korkardım, artık korkmuyorum” diye yazmıştı. Bu çok değerli. Filmin her yönünü sinematografik açıdan tartışabiliriz ama benim için asıl mesele, izleyiciye bunu hissettirebilmek. Sinema, bir şekilde hayatımın tezahürü. Benim için daha değerli olan bu.
Film Tallinn’de de gösterildi. Yurt dışındaki seyircinin tepkisiyle Türkiye’deki seyircinin tepkisi arasında fark oldu mu?
Tallinn’de bize sürekli, “Nordik ülkelerdesiniz; buranın izleyicisi soğuk ve mesafelidir” diye uyarıda bulundular. Ancak gösterimlerden sonra gelen sorularla Türkiye’deki izleyicilerin soruları arasında belirgin bir fark görmedim.
Filmin danışmanlarından Kemal Kuşçu, ilk izleyişinden sonra bana, “Ali, bu filmle insanlar soru sormak istemeyecekler; kendilerini anlatmak isteyecekler” demişti.
Tallinn’deki ikinci gösterimden itibaren Türkiye’deki gösterimlerde de bunu yapmaya çalışıyorum. Film bittikten sonra izleyicilere, “Ben buradayım. Söylemek ya da paylaşmak istediğiniz bir şey varsa paylaşabilirsiniz” diyorum.
Tallinn’de bir izleyici dedesinin ölümünü ve ailesinin bunu kendisinden saklamasını anlattı.
Bence film, dünyanın her yerinde insanların ölümle yakınlık kurdukları zor süreçlerin evrensel olduğunu hatırlatıyor. Yalnız olsak bile yaşadığımız şeyin ağırlığı içinde bir arada olduğumuzu ve bunu paylaştığımızı gösteriyor.
“Bir buçuk saatin sonunda oradan bir aile olarak kalktılar”
Filmde uzmanlarla çalıştığınızı söylemiştiniz. Oyuncular nasıl hazırlandı?
Projenin başından itibaren çocuk psikolojisi, yaşamın sonu ve aile psikolojisi üzerine çalışan uzmanlardan destek aldık.
Oyuncularla ilgili temel mesele, üç farklı oyuncunun böyle bir yaşam sonu deneyimiyle karşı karşıya olduğu bir aileyi birlikte hissettirebilmekti. Önce oyuncularla bire bir kendi karakterlerini çalıştım. Sonra ikili ilişkilerini; anne-baba, baba-oğul ve anne-oğul olarak ele aldık.
Üçünü ilk kez Kemal Kuşçu’nun ofisinde bir araya getirdik. Önce oyuncu olarak kendilerinden, ikinci turda karakterlerinden, üçüncü turda ise birbirleriyle ilişkilerinden söz ettiler.
Bir buçuk saatin sonunda oradan bir aile olarak kalktılar.
“Sanal dünya gençler için kaçış değil, onların gerçeği”
Filmde sanal gerçeklik ve animasyonlar kullanıyorsunuz. Bu anlatım biçimini tercih etmenizin nedeni neydi?
Bir anneyle empati kurmak benim için daha kolaydı. Baba ile de ilişki kurulabilirdi ama erken yaşta hayata veda edecek bir oğlun zihnine girmek yazar olarak benim için gerçekten zordu. Üstelik yatağa bağlı, hareket kabiliyeti kısıtlı bir karakter olacaktı.
Covid döneminde Koç Üniversitesindeki Karma Laboratuvarı’nda sanal ve genişletilmiş gerçeklik üzerine çalışmalar yapıyordum. O sırada VRChat’te sanal kamera ve avatarlarla gerçek hayattaki gibi belgeseller çeken genç bir İngiliz belgesel yönetmeniyle tanıştım. İnsanlar avatarlarıyla konuşuyor, konuşmaları sanal kamerayla kaydediliyordu.
Aradığım şeyin bu olduğunu o zaman anladım. İzzet’in, annesinin takipçileri tarafından kendisine hediye edilen sanal gerçeklik dünyasında kendini ifade edebileceği bir alan açmak istedim. Onun hayatının tezahür ettiği alternatif bir gerçeklik kurarak zihnine ve duygularına girebileceğimiz bir anlatım biçimine karar verdim.
Mekânları gerçek zamanlı olarak çektik. Oyuncuların o anda söylediklerini ve yaptıkları hareketleri kaydettik; dudak ve beden hareketlerinin sanal karşılıklarını oluşturduk.
Post prodüksiyonda başka bir şey eklemedik. Yalnızca küçük bir renk düzenlemesi yaptık ve görüntüleri ham hâliyle kullandık. Çünkü sanal gerçekliğin kendine ait bir gerçeği var.
Çekimler sırasında kameranın sanal olduğunu unuttum. Ben de kuş avatarındaydım ve kamera tutuyordum. Bir noktadan sonra sanki iki gencin flörtüne tanık oluyormuşum gibi hissettim.
“Kendi kaygılarımı sinema üzerinden görünür kılıyorum”
“Saf”ta kentsel dönüşümün yarattığı sınıfsal sıkışmışlık, “Bir Arada Yalnız”da ise hastalık ve bakım emeği öne çıkıyor. Bu filmi “Saf”ın devamı olarak görüyor musunuz?
Hayattaki deneyimlerimizi ve dönüşümümüzü sinema üzerinden takip ediyoruz. Safta kent mücadelesi içinde ayakta kalmaya çalışan bir çiftin hikâyesini anlattım. Bu filmde ise bir kentin içinde oğullarının kaçınılmaz sonuyla mücadele eden anne ve babayı anlatıyorum.
Ekranda gördüğünüz şeyler, bu coğrafyada ve bu çağda yaşayan bir insan olarak benim deneyimlerim. Hayata dair kaygılarımı ve iç dünyamdaki yansımaları sinema üzerinden hem kendime hem izleyiciye görünür kılmaya çalışıyorum. Bu bir paylaşma hâli.
“Film kendi sonunu çağırır”
Finaldeki dans sahnesi, hikâyenin ağırlığının ardından beklenmedik bir duygu yaratıyor. Bu sonu en başından beri biliyor muydunuz?
Hayır, ilk taslakta böyle bir son yoktu. Filmin çıkış fikri olan bir gazete haberinin yansımasıyla bitiyordu. Daha gaddar bir sondu; belki o zaman ölüme dair daha gaddarca düşünüyordum.
Senaryo üzerinde çalışırken ben de değiştim. Ölüm üzerine düşünsel ve duygusal yolculuğumun ardından, zaman mefhumunun yok olmaya başladığı ve ailenin gerçekten o anda bir arada olduğu bir duyguya ulaşmak istedim. Bu, hayat ve film üzerine yaptığım bir keşfin sonucuydu. Ben sürece güveniyorum. Film zaten kendi sonunu çağırır.
“İnsanları kategorilere yerleştirdiğimizde ayrımları keskinleştiriyoruz”
Filmde bakım emeğinin daha çok kadının üzerine kaldığını görüyoruz. Baba ve oğul yolculuğa çıkarken anne evde kalıyor. Bu tercihin anlamı ne?
İnsanların hayatına çok kısa süreliğine dâhil oluyoruz ve çoğu zaman saniyeler içinde yargılarımızı veriyoruz. Bu kadar kısa sürede karar verdiğimizde herkesi kategorilere yerleştirme ihtiyacı duyuyoruz.
Reyhan emekçi ama evin bütün getir götürünü yapan Abdi. Karakterleri kategorilere yerleştirip yaftalamak kolay. Oysa onlarla nitelikli zaman geçirdiğimizde bu ayrımlar ortadan kalkıyor. İnsanlığın büyüsü de burada.
Filmde üç karakteri üç enstrüman gibi düşünebiliriz. Birlikte bir senfoni yaratmaya çalışıyorlar. Filmin farklı anlarında iki karakter aynı notaya basıyor olabilir ama üçü birden aynı anda aynı notaya basmıyor. Bu, filmin sonuna kadar sürüyor.
İlk yarıda anne ve oğul birbirine yakın, baba ise dışarıda kalıyor. İkinci yarıda baba, oğluyla anne gibi nitelikli zaman geçirmeye başladığında anneyi anlamaya başlıyor.
Film, fiziksel olarak aynı odada olsalar da dünyaları birbirinden ayrı yaşayan insanların sonunda kendi dünyalarını bir araya getirmesini anlatıyor. Anne, baba ve oğlun bir arada olması, babanın anneyi anlaması için bir fırsat. Bu, hikâyenin yapısı açısından da gerekliydi. Ayrıca Reyhan’ın hikâye içinde oğlunun helvasını kavurması gerekiyordu. Böylece ailenin hiçbir şey hissetmeden dans edebileceği noktaya ulaşabiliyoruz.
Film bundan sonra nasıl bir yolculuk izleyecek?
Bu buluşmalar bizim için birer durak oluyor, aynı zamanda düşünmek için fırsat yaratıyor. Filmin yurt dışı yolculuğu devam ediyor; Belgrad’a gideceğim. Ardından Türkiye’de başka festivaller ve 4 Aralık itibarıyla vizyon süreci var.
Film artık kendi nefesini alacak. Bizden çıktı. İzleyiciler, insanlar ve dünya filmi nereye konumlandırırsa ben de ona eşlik edeceğim.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et