Altın Portakal’da 'Sevda', 'Tatlı Maya' ve 'Taş ve Tüy' filmleri konuşuldu
63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ilk gününde film ekipleri, gösterimlerin ardından seyircilerle buluştu. Söyleşilerde göçmenlik ve asimilasyon, kadın dayanışması, kentsel dönüşüm, aidiyet ve eril dünyanın baskısı ele alındı.
Fotoğraf: Antalya FF
Merve Tur
[email protected]
63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ilk gününde film ekipleri, gösterimlerin ardından seyircilerle bir araya geldi. Söyleşilerde göçmenlik ve asimilasyon, kadın dayanışması, kentsel dönüşüm, aidiyet ve eril dünyanın baskısı öne çıktı. “A Turkish Case”, “Sevda”, “Tatlı Maya”, “Taş ve Tüy” ve “Çekmeceler” filmlerinin yönetmenleri ve oyuncuları, yapımlarının çıkış noktalarını ve anlattıkları hikâyeleri paylaştı.
Festivalin özel belgesel gösterimi kapsamında izleyiciyle buluşan Kameranın Arkasındaki Kadınlar filminin yönetmeni Şeyda Canan, gösterimin ardından filmin yapım sürecini anlattı. Canan, ilk filmi için sektörden beklediğinin üzerinde destek gördüğünü belirterek kadınların ve erkeklerin yanı sıra yapım stüdyolarının, yönetmenlerin, yapımcıların ve senaristlerin de kendisine kapılarını açtığını söyledi.
“Filmin adı ‘Bir Türk Meselesi’ ama daha doğrusu bir göçmen meselesi”
Uluslararası Yarışma filmlerinden A Turkish Casein (Bir Türk Meselesi) yönetmeni Hüseyin Aydın Gürsoy, söyleşide filmin kendi yaşam deneyimlerinden beslendiğini anlattı. Üç yaşında Fransa’ya gittiğini belirten Gürsoy, yaşamını kolaylaştırmak için adını Fransızca bir adla değiştirdiğini ve Türkiye ile Fransa arasında sıkışmış bir karakterin hikâyesini anlatmak istediğini söyledi.
Filmin aynı zamanda bir sistem eleştirisi olduğunu vurgulayan Gürsoy, karakterin elde ettiği ayrıcalıkları kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazır hale gelişini anlattı. Gürsoy, Fransa’da yalnızca hükümetin değil, iş dünyasının da göçmenlerden asimilasyon beklediğini belirterek şöyle konuştu:
“Filmin ana konularından biri asimilasyon ve entegrasyon. Sistem bizi asimilasyona doğru çekiyor aslında. Yani Fransa sisteminin, sadece hükümet değil iş dünyasında da, sizden bir asimilasyon beklentisi var. Arap asıllı bir isim taşıyorsanız çok daha az iş imkânınız oluyor.”
Filmin yalnızca Türklerin Fransa’daki deneyimini anlatmadığını, farklı ülkelerden göçmenlerin de kendilerini hikâyede bulduğunu söyleyen Gürsoy, “Aslında filmin ismi ‘Bir Türk Meselesi’ ama daha doğrusu bir göçmen meselesi” dedi.
Gürsoy, izleyicinin filmden ayrılırken göçmenlerin Fransa’da kendilerini evlerinde hissetmeleri için neler yapılabileceğini düşünmesini istediğini de dile getirdi.
Filmin müziklerinde iki kültür arasındaki ilişkiyi yansıtmayı amaçladıklarını belirten yönetmen, Fransa’da büyüyen Türk göçmen müzisyen Emrah Kaptan’la çalıştığını söyledi. Gürsoy, Fransız kültürünü temsil eden gitar ile Türk kimliğini simgeleyen sazın diyalog kurmasını önemsediklerini ifade etti.
“Sevda”: İç göç, hafıza ve bir yere ait olamamak
Yönetmen Ufuk Emiroğlu’nun Sevda filminin gösteriminin ardından yönetmen, oyuncular ve yapım ekibi seyircilerin sorularını yanıtladı. Kentsel dönüşümü kişisel hafıza üzerinden ele alan film hakkında konuşan Emiroğlu, senaryonun anne ve babasının anlattıkları üzerine düşündüğü bir sorudan doğduğunu söyledi. Yönetmen, İstanbul’daki Fikirtepe Mahallesi’nin değişimini ve yeni yapıların yükselişini yıllarca takip ettiğini anlattı.
Filmin senaryo aşamasında da yer alan oyuncu Ercan Kesal, hikâyenin merkezindeki duyguyu sürgünlük ve bir yere tutunamamak olarak tanımladı. Türkiye’de iç göçün devam ettiğine dikkat çeken Kesal, bunun insanların bir yere ait olma duygusunu da etkilediğini belirtti.
Kesal, Sevda için “Dönüşüme, değişime direnemeyen bir kadın hikâyesi, bir taraftan da bir baba-kız hikâyesi” ifadelerini kullandı.
“Tatlı Maya”da kadın dayanışması
Ulusal Yarışma’da gösterilen Biket İlhan imzalı Tatlı Maya, farklı kültürlerden gelen üç kadının hikâyesini anlatıyor. Gösterimin ardından yönetmen Biket İlhan, senarist ve yapımcı Nihan Belgin, oyuncular Ayça Bingöl, Emre Altuğ, Cansu Tosun, Suna Yıldızoğlu, Erdem Ergüney ve film ekibinden isimler seyircilerle buluştu.
İlhan, geçmişte yaşadığı mahalle ilişkilerinin özlemiyle filmi yapmak istediğini belirterek farklı kültürlerden, tarihlerden, dillerden ve dinlerden gelen üç kadının mücadelesini anlattığını söyledi. İlhan, “Üçü ne kadar güzel mücadele veriyor; buna çok ihtiyacımız var” dedi.
Oyuncu Ayça Bingöl, filmde yer almasının en önemli nedenlerinden birinin Biket İlhan’la çalışma isteği olduğunu dile getirdi. Bingöl, kadın dayanışmasına vurgu yaparak ayrımcılık ve nefretin körüklendiği bir dönemde barış ve birlik için çabalayan kadınlarla aynı projede bulunmaktan mutluluk duyduğunu söyledi.
Cansu Tosun da dışlanma ve ötekileştirilme duygusunun filmde güçlü biçimde işlendiğini belirtti. Tosun, hikâyenin bir başkasına el uzatmanın yalnızca onun hayatını değil, kişinin kendi yaşamını da dönüştürebileceğini anlattığını ifade etti.
Emre Altuğ: “İnşallah senaryoyu çok severim diye dua ettim”
Filmde anlatıcı rolünü üstlenen Emre Altuğ, Biket İlhan’ın adını duyduğunda senaryoyu beğenmeyi umduğunu esprili bir dille anlattı. Altuğ, karakterinin gölde kaybolan oğlunu beklemesini, umudunu kaybetmemesiyle birlikte değerlendirdi. Oyuncu, karakterin gerçeklerle örtüşmeyen beklentisine rağmen oğlunun bir gün çıkıp gelebileceği ihtimalinin önemli bir karşıtlık yarattığını söyledi.
Erdem Ergüney ise filmde birbirinden farklı yaşlardaki karakterlerin aynı hedefte buluşabilmesine dikkat çekti. Ergüney, farklı kuşakların ortak bir yaşam deneyimi etrafında bir araya gelebileceğini belirtti.
Suna Yıldızoğlu: “Sosyal medya çıkana kadar Türkiye’de sadece sevgi gördüm”
Oyuncu Suna Yıldızoğlu, filmdeki kötülük temasını sosyal medyadaki deneyimleri üzerinden değerlendirdi. 1974’te Türkiye’ye geldiğini söyleyen Yıldızoğlu, yıllar boyunca Türkiye’de misafirperverlik ve kabul gördüğünü, ancak son yıllarda sosyal medyada karşılaştığı tutumların kendisini umutsuz hissettirdiğini anlattı.
Yıldızoğlu, “Ben 1974'te Türkiye'ye geldim ve bu sosyal medya çıkıncaya kadar ben sadece ve sadece sevgi gördüm” dedi. Sosyal medyanın insanların kötülüklerini görünür kılabildiğini belirten oyuncu, festival kortejinde ise özlediği Türkiye’yi gördüğünü söyledi.
“Taş ve Tüy”: Barınma, sığınma ve aidiyet
Ulusal Yarışma’nın bir diğer filmi, Ragıp Türk’ün yazıp yönettiği Taş ve Tüy oldu. Hapisten çıktıktan sonra oğlunu sosyal hizmetlerden geri alabilmek için mücadele eden Nazire’nin hikâyesini anlatan filmin gösteriminin ardından yönetmen ve oyuncular seyircilerin sorularını yanıtladı.
Filmi gündelik yaşamın sorunlarına tanıklık etmesi amacıyla çektiğini belirten Ragıp Türk, barınma sorununa, tekinsiz bir atmosfere ve sistemin insanları suç işlemeye sürükleyebildiği koşullara dikkat çekti.
Oyuncu Tuğba Kürükoğlu, filmin temelinde sığınma, sahip olma ve ait olma kavramlarının bulunduğunu söyledi. Kürükoğlu, bu temel ihtiyaçlar karşılanmadığında insanların bunları nasıl tamamlayabileceği ve yaşamın önlerine çıkardığı engelleri nasıl aşabileceği sorularının hikâyenin merkezinde yer aldığını belirtti.
Oyuncu Özgür Meriç ise filmdeki karakterlerin çaresizlik içinde istediklerini elde etmeye çalıştığını ifade ederek devletin zor durumda olan insanlara bir şans verip veremeyeceğini sorguladı. Filmde Nazan karakterini canlandıran ve yapımcılar arasında da yer alan Duygu Aktoprak, anne olduktan sonra karakterin duygularını daha iyi anladığını dile getirdi.
“Çekmeceler”de eril dünyanın baskısı
Günün son söyleşisi, Ulusal Özel Gösterim kapsamında izleyiciyle buluşan Çekmeceler filmi için düzenlendi. Yönetmenler Mehmet Binay ve Caner Alper ile oyuncu Tilbe Saran’ın katıldığı söyleşide filmin ortaya çıkış süreci ve karakterlerin psikolojik dünyası ele alındı.
Mehmet Binay, yakın bir arkadaşlarının hikâyesinden yola çıkarak hazırladıkları senaryonun uzun bir çalışma sürecinden geçtiğini ve 13 farklı versiyonunun yazıldığını söyledi. Caner Alper ise baba karakterini canlandıran Taner Birsel’in performansına dikkat çekti. Alper, birçok erkek oyuncunun rolü kabul etmediğini belirterek Birsel’in performansını övdü.
Tilbe Saran, filmi yeniden izlediğinde eril dünyanın bir erkek üzerindeki baskısını ve bu baskının başkalarına nasıl yöneldiğini daha güçlü hissettiğini söyledi. Saran, “Bugün bu filmi tekrar izlediğimde eril bir dünyanın bir erkeğin üzerindeki baskısı ve onun, tüm dünyaya olan baskısı ve çok ağır bedeller hissettim” dedi.
Saran, sinema ve tiyatro üretiminin ortak emeğe dayandığını da vurguladı. Provalar sırasında yapılan doğaçlamaların, değişikliklerin ve farklı katkıların filmin zenginleşmesini sağladığını belirten oyuncu, yapımın ortaya çıkışında çok sayıda kişinin emeği bulunduğunu ifade etti.
Festivalin ilk günündeki söyleşiler, farklı hikâyeler üzerinden göçmenlikten toplumsal cinsiyet rollerine, kentsel dönüşümden barınma sorununa uzanan meseleleri gündeme taşıdı.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et