Mısır da 'Suudi bataklığına' sürükleniyor
Yemen’i 12 yıldır bombalayan ancak Ensarullah yönetimini devirmeyi başaramayan Suudi Arabistan, bölge ülkelerini savaşa çekmek için hamlelerine devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Mısır’ın savaşa dahil olma ihtimali öne çıktı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati (solda) ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan 23 Ekim'de İstanbul'da bir araya gelmişlerdi. (Fotoğraf: AA)
Yusuf Ertaş
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin Ensarullah’a (Husiler) karşı Suudi Arabistan’a her türlü askeri destek vermeye hazır olduklarını açıklaması, haftanın öne çıkan gündemlerinden biri oldu. Kahire, şimdiye kadar Yemen’deki çatışmalardan uzak durmaya ve diplomatik çözüm arayışlarında ara bulucu rolü üstlenmeye öncelik veriyordu. Suudi Arabistan’ın güvenliğini korumak amacıyla askeri destek sağlama yönündeki açıklama ise Mısır’ın bölgesel çatışma karşısındaki tutumunda önemli bir değişime işaret ediyor.
Mısır basınında Suudi Arabistan güzellemesi
Sisi’nin bu çıkışıyla birlikte Mısır basınında Suudi Arabistan’la tarihsel bağlara, iki ülkenin bölgesel ağırlığına ve Arap dünyasının güvenliği açısından taşıdıkları öneme yapılan vurgular öne çıkıyor. Bu yayınlarda Kahire ile Riyad arasındaki ilişkiler, geçici siyasi çıkarların ötesinde, Arap ulusal güvenliğinin temel dayanaklarından biri olarak sunuluyor. Suudi Arabistan’ın geçmişte Mısır’a sağladığı destek de bu anlatının önemli bir parçasını oluşturuyor.
1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Suudi Arabistan’ın İsrail’i destekleyen ülkelere karşı petrol ambargosu uygulaması ve Mısır’a mali yardım sağlaması, iki ülke arasındaki tarihsel dayanışmanın örnekleri arasında gösteriliyor. Arap Baharı döneminde Kral Abdullah yönetiminin Sisi yönetimine verdiği destek de bu tarihsel bağın devamlılığına kanıt olarak sunuluyor. Macid Münir’in kaleme aldığı ve Mısır ile Suudi Arabistan’ı “doğunun kalesi” olarak nitelendiren yazı da bu söylemin güncel bir örneği. Yazıda iki ülke, bölgesel dengeleri koruyan, Arap ulusal güvenliğini savunan ve daha geniş çaplı bir çatışmayı önleyebilecek iki temel güç olarak tanımlanıyor. Böylece Suudi Arabistan’a destek verilmesi, yalnızca güncel güvenlik kaygılarıyla değil, ortak kader, Arap dayanışması ve bölgesel sorumluluk söylemiyle de meşrulaştırılıyor.
Mısır’ın Yemen hafızası
Mısır’ın içinde bulunduğu ekonomik kriz ve Suudi Arabistan’a olan vadesi gelen yüklü borçları tutum değişikliğine gitmesinde önemli unsurlar olarak değerlendiriliyor. Riyad’ın Mısır Merkez Bankasındaki mevduatları ve Kahire’ye sağladığı mali destek, iki ülke arasındaki ilişkinin güvenlik boyutunun ötesine uzandığını gösteriyor. Ancak Mısır’ın tarihsel Yemen tecrübesi, doğrudan bir savaşa katılma konusunda önemli bir çekince oluşturuyor.
1962’de Yemen’e cumhuriyetçileri desteklemek amacıyla asker gönderen Mısır, yıllarca süren çatışmalarda ağır kayıplar verdi. Bazı analistler bu durumu “Yemen sendromu” olarak nitelendiriyor. Aynı dönemde Suudi Arabistan monarşi yanlılarını destekliyordu; dolayısıyla iki ülke Yemen’de karşıt saflarda yer alıyordu. Bugün ise aynı ülkenin güvenliğini savunma gerekçesiyle ortak bir çizgide buluşuyorlar.
Mısır yönetimi bu nedenle askeri desteğin savunma amaçlı olacağı ve Yemen’e yönelik bir saldırıya dönüşmeyeceği mesajını öne çıkarıyor. Mısır Ulusal Savunma Konseyi, Suudi Arabistan’ın güvenliğini, istikrarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal mekanlarını korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanması yönünde karar aldı. Mısır basınında yer alan haberlere göre, olası katkının Suudi Arabistan’a savunma güçleri ve Kızıldeniz’e deniz unsurları gönderilmesiyle sınırlı tutulması seçenekler arasında. Ancak bu çerçevenin fiilen nasıl uygulanacağı ve hangi askeri görevleri kapsayacağı henüz açıklığa kavuşmuş değil. Öte yandan Sisi’nin aynı konuşmada 2030’da yapılacak olan başkanlık seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklaması da dikkat çekti. Ancak 2017’de üçüncü kez aday olmayacağını söylemesine rağmen 2019’da anayasa değişikliğine giderek 2030’a kadar görevde kalmasının önünü açtı. Üstelik 2030’a daha üç yılı aşkın bir süre var. Bu nedenle kimse bunu ciddiye almadı. Ancak beklenmedik bir şekilde yapılan bu açıklamanın Suudi Arabistan’a askeri destek konusuyla ilişkili olduğuna işaret ediliyor.
Mısır parlamentosundaki tartışmalar da bu belirsizliği yansıtıyor. Anayasa Partisi, Kerame Partisi, Sosyalist Halk İttifakı Partisi ve Yaşam ve Özgürlük Partisi gibi muhalif partileri bünyesinde barındıran Demokratik Sivil Hareket, Mısır ordusunun bölgesel bir savaşa, taraflardan birinin lehine çatışmaya katılmasına karşı çıktı. Mısır Sosyal Demokrat Partisi ise Suudi Arabistan’ın güvenliğine destek verilmesine karşı çıkmamakla birlikte, askeri görevin amaçları, süresi, maliyeti ve askerlerin güvenliğine ilişkin güvenceler açıklanmadan yetki verilmesini uygun bulmadığını belirterek milletvekillerine çekimser kalma çağrısı yaptı. Bu tartışmaların ardından Suudi Arabistan’a askeri destek verilmesine ilişkin oylama yapılmadan Meclis oturumu 26 Ekim’e ertelendi.
Yemen savaşı, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirirken Suudi Arabistan’ın askeri ve diplomatik destek arayışını da hızlandırıyor. Riyad, Husilerin saldırılarını durdurmak ve Yemen’deki müttefiklerinin konumunu güçlendirmek için daha geniş bir desteğe ihtiyaç duyuyor. Ancak Türkiye ve Pakistan’ın olası bir kara savaşına katılma konusundaki isteksizliği, Suudi Arabistan’ın seçeneklerini sınırlıyor. Suriye’den 84. tümen bünyesindeki yabancı savaşçıların Yemen’de Suudi Arabistan destekli güçlerin yanında çatışmalara katılması ihtimali de gündemdeki yerini koruyor. Üst düzey bir Suriye heyetinin Riyad’da bu konuyu görüşmek üzere temaslarda bulunduğuna ilişkin haberler, arayışın sürdüğüne işaret ediyor. Arap basınında, bu savaşçılara aileleriyle birlikte Yemen’e yerleşme vaadinde bulunulduğu öne sürülüyor. Böyle bir adım, bölgesel bir mutabakatla iktidara taşınan HTŞ yönetimine, giderek önemli bir güvenlik riski haline gelen yabancı savaşçılar sorunundan kurtulma fırsatı da sunuyor.
İsrail seçimleri: Değişmeyen politikalar, sertleşen söylem
İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan seçimlerin, hangi siyasi kamp kazanırsa kazansın, ülkenin temel güvenlik ve bölge politikalarında köklü bir değişime yol açması beklenmiyor. Arap basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu ile rakipleri arasındaki ayrışmanın İran’la mücadele, askeri gücün kullanımı ve Filistin meselesinin çözümünden çok, çatışmaların nasıl yönetileceği ve gerilimin ne ölçüde tırmandırılacağı üzerinde yoğunlaştığına dikkat çekiliyor.
7 Ekim 2023’ten sonra Gazze, Lübnan ve İran’a yönelik saldırılar İsrail’in güvenlik anlayışını daha da sertleştirirken, İran’ı zayıflatma, işgal altındaki Filistin topraklarında denetimi pekiştirme ve askeri gücü temel bir caydırıcılık aracı olarak kullanma yaklaşımı öne çıkıyor. Bu nedenle seçimler, stratejik bir değişimden çok, bölgesel çatışmaların ve mevcut politikaların ne ölçüde devam edeceğinin sınandığı bir süreç olarak görülüyor.
Mısır’ın Yemen hafızası ve Suudi Arabistan’a destek hesapları
Mada Masr
Mısır
Mısır, 1962-1967 yılları arasında yaşanan Yemen Savaşı deneyiminden bu yana Yemen’e yönelik herhangi bir kara müdahalesine tarihsel olarak ihtiyatla yaklaşmaktadır. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, o yıllarda Suudi Arabistan’ın desteklediği kralcılara karşı, kuzey Yemen’de cumhuriyetçileri desteklemek amacıyla asker göndermişti. Başlangıçta sınırlı sayıda askerle yürütülen müdahalenin kapsamı daha sonra yaklaşık 70 bin askere kadar ulaştı. Mısırlı askerlerin kayıplarına ilişkin tahminler ise 10 binin üzerindeki rakamlardan 26 bine kadar değişmektedir.
Abdünnasır, söz konusu savaşı kendi “Vietnam’ı” olarak nitelendirmişti. Savaş, Mısır ordusunu ve ekonomisini yıpratmış; haziran 1967’deki yenilgi sırasında Mısır askerlerinin önemli bir bölümü hâlâ Yemen’de bulunuyordu. Müdahale, aynı yılın sonlarında, Abdünnasır ile Kral Faysal’ın Hartum zirvesi sırasında vardıkları anlaşmanın ardından Mısır birliklerinin çekilmesiyle sona erdi.
O tarihten itibaren Yemen’e yönelik bir kara savaşına sürüklenmekten kaçınma düşüncesi, Mısır’ın askeri hafızasında kökleşti. Bazı analistler bu durumu “Yemen sendromu” olarak nitelendiriyor.
….
15 Eylül 2026 tarihinde Muhammed bin Selman, Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Musaid el-Ayban’ın da yer aldığı bir heyetle Mısır’ı ziyaret etti. Suudi Kraliyet Divanı, ziyaretin Kral Selman’ın talimatıyla gerçekleştirildiğini ve ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ile ortak ilgi alanına giren konuların ele alınmasının amaçlandığını açıkladı.
Aynı ayın 20’sinde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe Mısır’a gelerek Sisi ile görüştü. İran gazeteleri, bu ziyareti Washington’un Mısır’a bölgesel güvenlik düzenlemelerinde daha büyük bir rol vermek istediğine dair spekülasyonları besleyen bir unsur olarak değerlendirdi.
13 Ekim 2026 tarihinde Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, Mısır’ın Suudi Arabistan’dan gelecek her türlü talebe karşılık vereceğini belirterek Mekke İttifakına katılma konusunun artık “Ciddi biçimde değerlendirildiğini” söyledi.
Üç gün sonra, Suudi Arabistan merkezli Bloomberg eş-Şark, sorumlu bir kaynak olarak nitelendirdiği bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, Mısır’ın Merkez Bankasında bulunan ve vadesi bu ay dolacak olan 5.3 milyar dolarlık mevduatın yenilenmesi için Suudi Arabistan ile müzakereler yürüttüğünü bildirdi. Kaynağa göre iki taraf arasındaki görüşmeler, mevduatların ne kadar süreyle yenileneceğinin belirlenmesine odaklanıyor; ancak henüz nihai bir anlaşmaya varılmış değil.
Ertesi gün Sisi, askeri akademideki mezuniyet törenine katıldığı sırada askeri geçit töreninin komutanından, törene katılan silahlı kuvvetler komutanlarından ve devlet kurumlarının diğer yetkililerinden Körfez ülkelerine askeri selam vermelerini istedi. Sisi, bu selamın Mısır’a 2011’deki olayların ardından sağladıkları ekonomik destek nedeniyle Körfez ülkelerine duyulan takdirin bir göstergesi olduğunu söyledi.
Zafer yolu kapalı: Kimse Suudi Arabistan adına savaşmaya hazır değil
Hüseyin İbrahim
El Ahbar/Lübnan
Suudi Arabistan, şu ana kadar kendisiyle ittifak kuran ülkeleri, ister Türkiye ve Pakistan’ı da kapsayan “Mekke İttifakı” gibi resmi oluşumlar aracılığıyla ister Mısır örneğinde olduğu gibi bu tür ittifakların dışında kalsınlar, Yemen’in içine ordularını büyük kuvvetler halinde göndererek savaşa katılacak ve mevcut güç dengesini değiştirecek gerçek bir koalisyon oluşturmaya ikna edemedi.
Mevcut denge açık biçimde Ensarullah hareketinin lehine. Gerçekte Suudi Arabistan, parayla ancak sembolik ve etkisiz bir katılım sağlayabiliyor. Orduları savaşa dahil etmek, Riyad’ın karşılamakta zorlanabileceği büyük kaynaklar gerektiriyor. Üstelik müttefik ülkeler de kapsamlı bir askeri katılımı ancak bunun büyüklüğüne ve beraberinde getireceği sonuçlara denk kazanımlar elde etmeleri halinde gerekçelendirebilir. Suudi Arabistan’ın kendisi bile Yemen’in iç kesimlerinde savaşmak üzere ordusunu göndermedi. Bu durum, öncelikle Suudi ordusunun savaşma kapasitesinden yoksun olmasıyla açıklanabilir. Bunun nedenleri, diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi, devletin yapısıyla ilgili. Zira bu devletler, en başından itibaren sahip oldukları imkanlardan, özellikle de petrol kaynaklarından yararlanma karşılığında kendilerini savunacak bir güce sürekli ihtiyaç duyacak şekilde kurulmuşlardır.
Savaşa katılan ülkelerin içerideki bütün çekincelerini bir kenara bırakarak ordularını büyük kuvvetler halinde Yemen’e gönderip Ensarullah güçlerine karşı savaştıklarını varsaysak bile, bunun mevcut güç dengesini mutlaka değiştireceği söylenemez. Örneğin Türkiye; Suriye ve Irak’ta yaptığını Yemen topraklarında yapamaz. Çünkü Türkiye, kendi devletini hedef alan Kürt isyanını takip etmek amacıyla bu ülkelere asker gönderdi.
Pakistan da Hindistan’la sınırında, Keşmir’de, onlarca yıldır devam eden ve kendi devletinin toprak bütünlüğünü etkileyen sınır anlaşmazlığı çerçevesinde yürüttüğü mücadeleyi Yemen’de sürdüremez. Buna rağmen Suudi Arabistan, söz konusu ülkeleri savaşa sürüklemek için çabalamayı sürdürüyor. Bunun bir göstergesi de özellikle Saada, Hacce ve Cevf vilayetlerinde Ensarullah güçleriyle bir sınır çatışması başlatmaya çalışması. Riyad bu yolla, Yemen sınırındaki Cizan ve Necran’da konuşlanmış müttefik kuvvetlerle Ensarullah güçlerini doğrudan çatışmaya çekmeyi amaçlıyor.
Suudi baskıları ile Mısır’ın stratejik çıkarları
Visam İsmail
El Meyadin/Lübnan
Mısır Parlamentosu, Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik ablukasını sürdürmek ve Ensarullah’la mücadele etmek amacıyla talep ettiği askeri desteğin Mısır ordusu tarafından sağlanmasına izin verecek yetkilendirme kararını henüz onaylamadı. Oturum, parlamentodaki bazı siyasi grupların itirazları ve çekinceleri nedeniyle önümüzdeki pazartesi gününe ertelendi. Ayrıca Mısır ordusunun üstlenebileceği askeri görevin niteliği de netlik kazanmış değil. Bu görev, yalnızca Suudi Arabistan’ı Ensarullah’ın saldırılarına karşı savunmaya yardımcı olmakla sınırlı kalabileceği gibi, doğrudan çatışmaya katılmayı da içerebilir. Böyle bir katılım, Mısır kuvvetlerinin Yemen topraklarında doğrudan bir kara savaşına girmesi ve askeri, tarihsel, siyasi ve ekonomik maliyetleri üstlenmesi anlamına gelecektir. Bu maliyetler, zaten karmaşık jeostratejik ve ekonomik baskılar altında sarsılan Mısır’ın mevcut durumunu doğrudan ve uzun vadeli biçimde etkileyebilir.
Bu çerçevede, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığının yol açtığı bölgesel koşullar, Mısır’daki karar alıcıları Yemen meselesini bölgesel gerçeklikten bağımsız ele almanın mümkün olmadığı bir durumla karşı karşıya bırakmaktadır. Zira ABD ve onun arkasındaki İsrail, Ensarullah’a karşı yürütülen savaşı, Ensarullah’ı kuşatmayı amaçlayan bir stratejinin parçası olarak görmektedir. Dolayısıyla Mısır’ın Suudi Arabistan’ın yanında savaşa katılma kararı, ABD ile İran arasında çatışmaların yeniden başlaması halinde, ABD ve İsrail’in yanında fiilen yer almak şeklinde yorumlanabilir. Bu da İsrail’in bölgedeki tüm ülkeler karşısında üstünlük sağlayacağı yeni bir bölgesel düzen kurma girişiminin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
İsrail Seçimleri: İran’a karşı gerilim, Filistin devletine ret
El Arabiya
Suudi Arabistan
27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinde liderlik değişikliğinin güvenlik ve savaş politikalarını etkilemesi pek mümkün görünmüyor. İran’la mücadeleyi önceliklerin başına koyan ve askeri gücü çatışmaları yönetmenin başlıca aracı olarak gören stratejik yaklaşım varlığını korurken, Filistin devletinin kurulması da uzak bir ihtimal olmaya devam ediyor.
İsrail’in üç önceliği
Bu hafta yapılması planlanan İsrail seçimleri ülkeye yeni bir lider getirebilir; ancak bu, İsrail’in güvenlik politikasını belirleyen ve 7 Ekim 2023 olaylarının ardından daha da pekişen stratejik ilkelerin mutlaka değişeceği anlamına gelmiyor. Gazze, Lübnan ve İran’da patlak veren savaşlar, İsrail’de “Tehditler doğrudan tehlikeye dönüşmeden önce hasımlarla mücadele etme” yaklaşımının önceliğine ilişkin kanaatleri güçlendirdi. Bu, İsrail’in değerlendirmelerine dayanan bir yaklaşım olarak öne çıkıyor.
Bu nedenle İsrail’in güvenlik politikası giderek daha sert bir çizgiye yöneliyor. Netanyahu’nun aşırı sağcı koalisyon ortaklarının desteğiyle seçimleri kazanması, İran’la çatışmayı tırmandırmak, işgal altındaki Batı Şeria üzerindeki İsrail denetimini sıkılaştırmak ve diplomatik süreci geri plana itmek için daha geniş bir hareket alanı sağlayabilir.
İsrail’in mevcut güvenlik doktrini ise üç temel dayanağa oturuyor: İran’ı zayıflatmak, İsrail sınırlarının ötesindeki tampon bölgeleri kontrol altında tutmak ve rakipleri caydırmak için askeri güce başvurmak. Bu nedenle bu salı günü yapılması planlanan seçimler, olası bir dönüm noktasından çok, Ortadoğu’nun uzun süreli bir çatışmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceğinin sınandığı bir süreç olarak görülüyor.
Seçim sonrası İsrail’in söylemi!
Muhammed Emin el-Mısri
El Ahram/Mısır
Netanyahu’nun yenilgisi, onun izlediği siyasetin gerileyeceği anlamına gelmediği gibi, zaferi de İsrail toplumunun kesin olarak sağdan yana karar verdiğini göstermeyecek. Muhalefet liderliği değiştirmeyi başarabilir, ancak aşırı sağcı hükümetlerin beslediği milliyetçi toplumsal eğilimi değiştirmekte zorlanacaktır.
Asıl soru şu: “İsrailliler hükümetin başındaki kişiyi değiştirmek için mi oy kullanacak, yoksa savaşı kalıcı bir yazgı gibi gösteren politikaların değişmesini mi istiyor?” Unutulmamalı ki güvenlik yalnızca güç kullanarak sağlanamaz. Filistinlilerin haklarını görmezden gelmek de çatışmayı ortadan kaldırmaz; aksine, siyasi aktörler değişse bile çatışmanın daha uzun sürmesine yol açar.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et