Tahıl yağmasından lüks Fransız mağazalarına: Yağma eylemleri bir ‘fiyat belirleme’ midir?
E. P. Thompson, İngiltere ve Fransa’da kıtlık dönemlerinde tahıl ambarlarının yağmalanmasının ‘vahşi’ ya da ‘anlamsız’ bulunmasına karşı çıkıyordu. Bilince vurulmamış bir tür adaletin yeniden tesisi talebi...
Nisa Sude Demirel
[email protected]
1700’lerin ikinci yarısı. İngiltere. ‘Serbest piyasa’ yavaş yavaş eskinin yerini alıyor. Buğday hasatları kesat, kıtlık kapıda. Bu, temel besin kaynağı ekmek olan işçi sınıfı aileleri için doğrudan açlık anlamına geliyor. ‘Serbest piyasa’ beslenmeyi temel bir hak olarak tanımadığında, hammaddesi buğday olan tüm ürünlerin fiyatı hızla artıyor. Öyle ki, ortalama bir İngiliz işçi ailesi, haftalık gelirinin yarısından fazlasını ekmeğe harcıyor. Açlık ‘tam anlamıyla’ yaşanıyor, işçiler iş başındayken bayılıyor.
Bu sahneler, tarihe ‘gıda ayaklanmaları’ olarak geçen yıllara ait. Kuzey Avrupa’nın farklı ülkelerinde, benzer senelerde arka arkaya isyanlar başladı. Örneğin 1766’da (aynı zamanda Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği”ni yayınladığı yıl) sadece İngiltere’de 130’dan fazla ayaklanma gerçekleşti. Tüccarların depoları, ambarlar yağmalanıyordu. Örneğin yine 1766’da “Nottingham Peynir İsyanı”nda yüklü miktarda peynir almış bir grup tüccarın peyniri ‘paylaşmaları’ talebiyle dükkanlar ve peynirin bulunduğu kargo gemisi yağmalandı.
Un Savaşı sırasında Paris'te fırınların yağmalanması (É. Bayard, 1775)
Bu kez Fransa’dayız. Benzer yıllar; Fransız Devriminin kısa bir süre öncesi. Fransız Maliye Bakanı Anne Robert Jacques Turgot’nun 1775’te yaptığı düzenlemeyle tahıl ticaretinde devlet müdahalesi ortadan kalkınca ekmek fiyatları fırladı. İngiltere’ye benzer şekilde Fransa’da da işçi ailelerinin bütçesinin yüzde 60 ila 80’i ekmeğe gidiyordu. Böylece 1775’in nisan ve mayıs aylarında isyanlar patlak verdi. Sadece 3 hafta içinde 300’e yakın ayaklanma çıktı, onlarca tahıl deposu yağmalandı. Ayaklanmalar o kadar şiddetliydi ki bugün o protestolar ‘Un Savaşı’ olarak anılıyor.
Şimdi daha hızlı sararak 2026 Fransa’sına gelelim. Konumuz yağma.
Fransa’da yaygınlaşarak büyüyen protestolara ilişkin Louis Vuitton, Hermès, Dior, Celine gibi lüks mağazaların -daha sonra bununla sınırlı kalmadı- yağmalandığı bazı videolar izliyoruz. Kız arkadaşı için Sephora’dan kozmetik ürünleri alan bir genç, evsizlere dağıtılan etler...
Konuya ilişkin pek çok yorum var. Kimi bunu hırsızlık olarak nitelendiriyor, kimi göçmen politikalarını suçluyor, kimiyse ‘eylemleri amacından saptırdığını’ söylüyor.
‘Suç işlemenin bahanesi’ mi?
Aslında tüm bu yorumlar yeni değil. İngiltere’de 18. yüzyılda yaşanan gıda isyanlarını değerlendiren İngiliz Tarihçi Max Beloff şöyle diyordu: “İşsizlik ve yüksek fiyatların bir araya gelerek koşulları dayanılmaz hale getirdiği bu öfke, tahıl tüccarlarına ve değirmencilere yönelik saldırılarla dışa vuruldu; bu saldırılar çoğu zaman suç işlemek için birer bahaneye dönüşmüş olmalıydı.”
E. P. Thompson, 1971’de yayınladığı “18. Yüzyılda İngiliz Kalabalığının Ahlaki Ekonomisi” (Moral Economy of the English Crowd in the Eighteenth Century) makalesinde doğrudan Beloff’un değerlendirmesini alıntılayarak bu eylemleri yorumlamanın bir başka yolunu sunuyor.
Öncelikle Thompson, bugünün ‘yağma’ kelimesine benzetebileceğimiz şekilde, ‘ayaklanma’ kelimesine karşı çıkarak başlıyor. Thompson’a göre bu bir çeşit ‘ahlaki ekonomi’, bir fiyat belirlemeydi.
‘Ahlaki’ kavramı bizi yanıltmasın, Thompson bu eylemleri, kazanım elde edecek ‘başarılı bir eylem biçimi’ olarak savunmuyor, değerlendirilirken ‘vahşi’ ya da ‘anlamsız’ bulunmasına karşı çıkıyor. Çünkü ona göre eylemlerin merkezindeki esas fiil, yağma veya hırsızlık değil, ‘fiyat belirlemeydi.’ ‘İleri bir biçimde siyasi’ sayılamayacak olsa da kesinlikle apolitik değildi. Bilince vurulmamış bir tür adaletin yeniden tesisi talebiydi: “Peki yoksullar gerçekten ‘aptal’ mıydı? (...) Zira yoksulların kendi bilgi kaynakları vardı. Limanlarda çalışıyorlardı. Kanallarda mavnaları çekiyorlardı. Arabaları sürüyor ve gişelerde görev yapıyorlardı. Tahıl ambarlarında ve değirmenlerde çalışıyorlardı. Yerel gerçekleri genellikle soylulardan çok daha iyi biliyorlardı. (...) Yoksullar, zenginlere boyun eğdirmenin tek yolunun onlara baskı uygulamak olduğunu biliyorlardı.”
Thompson neoliberalizmin yavaş yavaş kendini tanıttığı, yeni bir dönüşümün başladığı yıllarda yayınladığı makalesini tamamlarken şöyle diyor: “Günümüzde, denetimsiz bir piyasa ekonomisinin aşırı sömürücü mekanizmalarını umursamıyoruz. Çünkü bunlar çoğumuz için yalnızca rahatsızlık ve göze çarpmayan sıkıntılar yaratıyor. 18. yüzyılda durum böyle değildi. Kıtlıklar gerçek kıtlıklardı. Yüksek fiyatlar; bayat undan yapılan kaba ekmekle beslenen, şişkin karınlı ve hasta çocuklar anlamına geliyordu.”
Bugünün ‘yağması’
Analojide aşırıya kaçmayı göze alarak, 18. yüzyılda ambar depolarını yağmalayarak pazar yerlerinde kendi belirledikleri fiyata satan İngiliz işçilerini bugün marka çantaları Vinted gibi ikinci el uygulamalarında piyasa fiyatından çok çok aşağıya satan Fransızlara benzetelim.
Thompson’ın makalesinden yaklaşık 55 yıl sonra insanların büyük kısmı açlıktan bayılmıyor olsa da en azından Kuzey Avrupa ülkelerinde, karşımızda bambaşka bir ‘yağma’ var. World Inequality Database’in (WID) 2024 verilerine göre, Fransa’da toplumun en yoksul yüzde 50’si, yani nüfusun yarısı toplam servetin sadece yüzde 4.8’ine sahip. En zengin yüzde 1 toplam servetin yüzde 27.2’sine, en zengin yüzde 10 ise yüzde 59.9’una. Daha net bir ifadeyle 66 milyon nüfuslu Fransa’da 33 milyon kişi servetin yüzde 5’ini bölüşürken, 660 bin kişi ise yüzde 27’sini bölüşüyor. Çarpıcı olansa sermayenin nasıl biriktiği sorusunu detaylı şekilde yanıtlamaya lüzum bırakmayan şu grafik: Yüzde 1 ve 10’un serveti arttıkça, yüzde 50’ninki azalıyor.
Sırasıyla en zengin yüzde 10, yüzde 1 ve yüzde 50'lik gelir dilimlerinin serveti.
Gelir adaletsizliğinde de durum benzer. Yine en yoksul yüzde 50’lik nüfus, dağıtılan gelirin yüzde 20.3’ünü alırken en zengin yüzde 10, toplam gelirin yüzde 34’ünü alıyor. Ancak servet dağılımındaki makasın gelir dağılımından daha açık olması, bir başka durumu da gösteriyor: Bu devasa eşitsizlik tablosu büyük oranda miras ve sermaye birikiminden kaynaklanıyor.
Öte yandan Sarı Yeleklilerin ilk defa ortaya çıkmasına neden olan mazot fiyatları gibi temel ihtiyaçlarda da tablo benzer. Insee’nin (Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü) 2024 verilerine göre konut harcamasının kira üzerindeki payı ortalama yüzde 16.8’ken en düşük gelirli yüzde 20’lik kesimde bu pay neredeyse iki katı, yüzde 32.1.
Yani toplumun en yoksul kesimleri temel ihtiyaç harcamaları günden güne artarken, en tepedekilerin üzerindeki mali yük ise hafifletildi. Örneğin 2018’de bildiğimiz anlamda servet vergisi kaldırıldı, yerineyse yalnızca gayrimenkulleri hesaplayan bir vergi sistem kondu. Şirketlerin ödediği kurumlar vergisiyse yüzde 33.3’ten yüzde 25’e düşürüldü.
Görüngü olarak ‘yağma’
Yağmanın bir eylem biçimi olarak arkasında durmak zorunda değiliz. Hatta bunun yukarıda bahsettiğimiz korkunç servet dağılımına karşın işçi sınıfının hâlâ ‘kendisi için’ bir sınıf haline gelmemiş olmasının, örgütsüzlüğünün bir sonucu olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebiliriz. Ancak Thompson’ın ısrarla belirttiği gibi mesele biçimden öte, eylemin hangi çelişkileri görünür hale getirdiği. Çünkü aynı Thompson’ın İngiliz işçi sınıfı için söylediği gibi, pek çok ‘highend’ markanın vatanı Fransa’da da bugün yağmalanan ürünleri üretenler; üretim sürecinin her bir ayrıntısını, maliyetini, neden değerli olduğunu ya da olmadığını Hermès ailesinin varisi Axel Dumas’dan Louis Vuitton’un Yönetim Kurulu Başkanı Bernard Arnault’dan çok daha iyi biliyor. Ve asla bunlara sahip olamayacağını da.
Elbette işçilerin açlıktan bayıldığı bir dönemde yaşanan ambar yağmaları ile lüks çantaları aynı kefeye koymak bize “Neden bir kişinin Louis Vuitton ayakkabıya ya da Hermès çantaya ihtiyacı olsun?” gibi son derece haklı bir soru da sordurtabilir. Ancak soruyu şöyle genişletebiliriz: Neden onların da olsun ki?
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et