Kocaman şehirde yalnızlığa itilmek: Emekçiler neden sürgüne mahkum?
Kentlerin geleceği sadece tek sınıfın çıkarına indirgenemez, kentleri inşa edenlerin kentin her yerinde yaşamı devam ettirmeye hakkı da cüreti de vardır.
Fotoğraf: DHA
Metin Berk
Şehir kocaman, üç metrekarelik bir odaya sığan ve bir galaksi gibi sonsuz*
*Octavio Paz
İçinde yaşadığımız şehir Octavio Paz’ın şiirinde bahsettiği gibi pek çoğumuzun zihninde hem 3 metrekarelik bir oda ile hem de amansız imkanları ile özdeşleşen bir mefhumdur. Peki bu mefhumun gerçek sınırları nerede başlar ve nerede biter? Şehirde herkesin düşlediği gibi bir rotaya bağlı kalması mümkün müdür yoksa hayat bazıları için sadece 3 metrekarelik odanın peşinde geçen bir ömürken bazıları için ise bir galaksi sınırsızlığında şeyler mi sunar? Şüphesiz bu soruya bugünün ve dünün gerçekliği ile baktığımızda salt romantik bir yanıt veremeyiz. Şehirde yaşanan gerçekliği görebilmemiz için, şehrin kaosunu yaratan temel koşuşturmalar arasındaki sınıfsal farkı görmemiz gerekmektedir. Bugün o sınıfsal farka odaklandığımızda; şehirdeki kaosun bir tarafında gerçekten daha ucuza 3 metrekarelik odalar bulmak için koşuşturanlar, bir tarafta ise şehrin nimetlerini hiçbir sınır olmadan tüketebilenler karşımıza çıkar.
İşçiler daha da uzağa…
Türkiye’de pandemi sonrasında yaşanan fahiş kira artışları ve kiralık ev bulma rutininde yaşanan zorlaşma; şehir merkezlerinde hiç olmadığı kadar keskin bir kırılma hali yaratıyor. Özellikle büyükşehirlerde hasbelkader bir mahalleye yerleşmiş ve senelerdir aynı muhitte hayatını sürdüren insanlar için; içinde yaşadıkları mahallenin tüm avantajları değişen ekonomik koşullar ile birer dezavantaj olma noktasına evrilmiş durumda. Eskiden iş yerine yakın yerlerde mahalle inşa eden veya kiralık ev bulmaya çalışan emekçi sınıflar, artık mevcut kiraların maddi yükünden biraz olsun sıyrılmak için merkezden uzaklaşma seçeneği ile hayat planları arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Bu hali yaratan iki temel döngü ise emekçi sınıfların hayatında ciddi şekilde bir seçim yapma zorunluluğu yaratıyor. Bunlardan ilki; merkezi muhitlerde yaşayan emekçi ailelerin evlerinin depreme dayanıksız olması hasebiyle kentsel dönüşüm uygulamasına katılması ve geçici süre ile evleri inşa edilene kadar farklı bir noktada barınma ihtiyacının ortaya çıkması. İkinci durum ise doğrudan merkezi alanlardaki pahalılıktan kaçarak şehrin çeperlerinde yer alan ve şehrin asıl kimliği ile özdeşlemeyen alanlara doğrudan yönelim. Bugün İstanbul açısından bakacak olduğunuzda iki temel döngü de şehir yaşamını biçimlendiren ve şehrin makro formuna etki eden bir gerçekliğe dönüşmüş durumdadır. İstanbul gibi eski bir imparatorluk merkezinde emekçilerin yaşadığı ilçe ve semtlerin, neredeyse İstanbul ile alakası olmayan yeni kentleşme alanları olması bu yüzden tesadüf değildir. İstanbul’da işçilerin yoğun olarak yaşadığı ilçelere baktığımızda hem Avrupa hem de Anadolu yakasında, sürekli olarak daha da uzağa meyleden ilçe sınırları ve yeni konut alanları projeleri görmemiz de bu yüzden bir artık kabul edilmiş bir trende dönüşmüştür. Kent merkezlerinde barınamayacak şekilde yalnız bırakılan emekçi aileleri; Beşiktaş ve Kadıköy gibi ilçelerde yaşamak yerine Esenyurt ve Ümraniye gibi ilçelerde yaşamaya bir noktada mecbur hale gelmişlerdir. Yani İstanbul’da emekçilerin 3 metrekarelik bir odada daha ucuza oturmak için şehrin bütün albenisinden uzaklaşması ve kendine izole bir yaşam sürmesinden başla bir seçenek bırakılmamaktadır. Emekçi sınıflar kağıt üzerinde hiçbir zorlama olmadığı görülen fakat sınıfsal olarak neredeyse sopayla kovalandıkları bir şekilde, yeni emekçi muhitleri oluşturmak adına şehir merkezinden uzağa sürülmektedir adeta.
Bir emekçinin ev alabileceği yer
Bu savımıza ev sahibi olan işçi sınıfı mensuplarının da olduğu ve herkesin aynı koşulları paylaşmadığı savı ile itiraz edenler olacaktır muhakkak. Fakat bu noktada da devletin yaşanan bu barınma krizi-iç göç kaosu dengesini yönetebilmek için attığı adımların keskinliğine bakmamız yeterli olacaktır. Bugün İstanbul’da ev alabilme fırsatı olan bir emekçi ailenin bu evi alabileceği semtler az çok bellidir. Neredeyse herkesin hemfikir olacağı şekilde hiçbir emekçi, Bebek’te, Boğaz şeridinde bir ev alamaz. Kaldı ki artık günümüzde emlakçıların bile ev gezdirmek için randevulu ve ücretli çalıştığı bir evrende, eve bakmaya bile gidebilmesi bir emekçi için mucizedir. Bu noktada devlet, sınıfsal olarak yönünü belirlediği suyun akışına inşaat endüstrisi ve sermayesinin bütün açlığı ile müdahale etmeye başlar. Bir emekçinin ev alabileceği yeni nesil işçi mahallesinde eli yüzü düzgün apartmanlar birbiri ardına inşa edilmeye başlanır, kat sayıları artar, bir anda nüfusu ikiye katlanan ilçeler peydah olur. Devletin bu noktada aldığı sorumluluk, kent merkezi ile bağı kesilmiş veya kesilecek olan emekçilerin, bir daha rant üreten bu bölgelere dönmeyeceğini garanti altına alacak şekilde bir konut üretimini merkezine almasıdır. Bugün baktığımızda devlet ve belediyeler, kentlerin görece güzel sayılabilecek merkezi semtlerinde bırakın sosyal konut üretimini kamusal park bile inşa etme eğiliminde değiller. Bunun temel sebebi, emekçilere çizilen rota özelinde üretilecek olan toplu konut ve apartmanlarım sınırlarının çoktan belli olmuş olmasıdır. İşçiysen, emekçiysen gidebileceğin yeni coğrafyalar bellidir. Senin için kent merkezinde yaşamak artık sadece bir hayale dönüşmüştür. Kentteki barınma ve konut bulamama sorununa karşı çözüm sosyal konutların sayısını artırmak ve bunu teşvik etmek değil; bilakis sosyal konutları da uzak alanlara inşa ederek hem yeni inşaat alanları açmanın garanti altına alınması hem de emekçilere doğrudan adres gösterme eğilimine doğrudan dönüşmüştür. Bugün İstanbul’da önceden emekçiler için inşa edilen sosyal konut ve lojman bölgelerine, artık neredeyse girişin dahi imkansız olmasının sebebi tam olarak burada yatmaktadır.
Yarının kenti şekillendiriliyor
Öte yandan bu denklemden çıkan emekçilerin 3 metrekarelik hayat kavgasının tam karşısında da kent merkezlerinde sürekli olarak yerini sağlamlaştıran sermaye yatırımlarına verilen teşvik bulunmaktadır. Emekçilerin alım gücü ve kentsel hizmetlere erişim konusunda elinin zayıfladığı her geçen gün sermaye bu tezattan güçlenerek çıkmaya devam etmektedir. Artık sermaye için kentin rant açısından erişilemez bir noktası kalmadığından dolayı; sermayenin konut üretim pratiklerinin sosyal bir ağırlığı veya sosyal bir özelliği kalmamıştır. Türkiye’de üretilen toplu konutlar dahi bu girdabın içerisinde giderek toplumla aidiyetini kaybeden, salt betonsal varlıklara dönüşmüştür.
Bugün içinden geçtiğimiz süreç, sadece bugünü değil yarının kentini de şekillendirmektedir. Emekçilerin neredeyse gettovari uygulamalar ile belirli coğrafyalara sürülmeleri, kent merkezlerine yakın dönemde bir daha dönemeyecekleri karanlık bir geleceğin fragmanını anımsatmaktadır. Bu kadar keskin geçişlerin karşısında, kentin hangi yeri olursa olsun öncelikli olarak barınma hakkını gözeten bir konut üretim ve işletim modelinin hayata geçirilmesi hiç olmadığı kadar elzemdir. Bu noktada bu karanlık fragmanın durdur düğmesine basacak olanlar da bu sürgün hattının birincil muhatabı olan emekçilerdir. Kentlerin geleceği sadece tek sınıfın çıkarına indirgenemez, kentleri inşa edenlerin kentin her yerinde yaşamı devam ettirmeye hakkı da cüreti de vardır.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et