Kapitalizm, konut sorunu ve barınma krizleri
Kapitalizmde konut üretimi toplumun sağlıklı koşullarda barınma ihtiyacını karşılamak için değil, öncelikle finans, inşaat ve gayrimenkul sermayesinin birikim yapması için işlevsel olmaktadır.
Fotoğraf: Murat Kadim/Pexels
Sinan Araman
[email protected]
Toplumsal ihtiyaçların sermaye birikimi amacıyla üretilmesi, bu üretim sürecinden canlı emeğin sömürüsü ile elde edilen artı değerden üretim kapitalistlerinin kâr, finansal sermaye sahiplerinin faiz ve toprak/gayrimenkul sahiplerinin rant elde etmesi anlamına gelir. Sermayenin çeşitli kesimleri bu gelir türleriyle varlıklarını sürdürürler. Faiz ve rant oranları üretim sermayesine tabi olmasına karşın başta kriz koşulları, para (döviz) ve arsa, konut kıtlığı vb. gibi kimi özgün durumlarda üretici kapitalistlerin kârlarını aşındırdıkları gibi emekçilerin ücretlerine el koyarak onların yaşam koşullarını asgari şartların çok altına iterler. O yüzden Marx Kapital III’te 19. yüzyıl sanayi beşiği İngiltere’si için şöylesi bir tespitte bulunur: “… Özellikle yoksulluğun en utanmazca sömürüsü aracılığıyla (Çünkü yoksulluk, ev-kirası için Potosi madenlerinin İspanya için olabildiğinden daha kazançlıdır) pek çok durumda tekel fiyatlarının hüküm sürmesiyle, ve sinaî sermaye ile el ele verip birleştiği zaman, ücret savaşımları ile uğraşan emekçilere karşı, onları oturtulacak bir yer olarak yeryüzünden hemen hemen kovmakta bir araç olarak kullanabilen toprak mülkiyetinin korkunç gücüyle ayırt edilir.”
Kapitalizm tarihi boyunca, özellikle 2. Dünya Savaşı’nın ardından 1970’lere kadar emekçilerin mücadelesiyle kazanılan barınma hakkı ve bu amaçla yapılan sosyal konut üretiminin yoğunlaştığı bir dönemi paranteze alırsak yukarıdaki tespitler bölgeden bölgeye ülkeden ülkeye defalarca doğrulanmıştır. Keza, kapitalizmde konut üretimi toplumun sağlıklı koşullarda barınma ihtiyacını karşılamak için değil, öncelikle finans, inşaat ve gayrimenkul sermayesinin birikim yapması için işlevsel olmaktadır. Yine Kapital III’te Marx’ın belirttiği gibi yüksek kiralar, emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılayan ürünlerde enflasyon ve yüksek fiyatlar, spekülasyon vb. durumlar emekçileri üretimdeki sömürünün yanı sıra tüketim süreçlerinde de asgari ücretlerine fazladan el konulmasına yol açarak onları ikinci bir sömürüye maruz bırakmaktadır. Konutun devletlerin yükümlülüğünde olan sosyal bir hak olmaktan çıkarılarak bir meta olarak piyasa dinamiklerine teslim edilmesi sömürünün çarklarını daha da şiddetli kılmaktadır. Pandemi sürecinden beri Almanya, İspanya, Hollanda başta olmak üzere yükselen kiracı eylemlerinin son dalgası olarak Madrid’de bir emlak şirketinin yaşlı bir kadını zorla evinden tahliye etmesine karşı ayaklanan İspanya halkı kapitalizmin konut piyasasının vicdansızlığını en yalın haliyle gözler önüne sermektedir…
Özellikle 1970’lerden bu yana neoliberal politikalarla sermaye daha yoğun bir birikim alanı sunmak üzere bir yandan devlet ve yerel yönetimlerin elindeki sosyal konut stoku özelleştirilirken öte yanda konut üretimi bütünüyle piyasa dinamiklerine bırakılmıştır. Bu durum emekçilerin konuta erişimini neredeyse imkânsız kılan bir kentsel dönüşüm sürecine yol açmıştır. Tam da F. Engels’in 150 yıl öncesinden Konut Sorunu adlı çalışmasında belirttiği gibi; “Sonuç olarak, işçiler, kentlerin merkezinden dış mahallelere sürülmekte; işçi meskenleri ve genel olarak küçük meskenler nadir, pahalı ve çoğu kez bütünüyle elde edilemez bir hale gelmekte, çünkü bu koşullar altında daha pahalı konutlar ile çok daha iyi bir spekülasyon alanına kavuşan yapı sanayi, ancak istisnai olarak işçi konutu yapmaktadır!”
Aynı çalışmanın bir dipnotunda Engels Eleanor Marx-Aveling’in 28 Kasım 1886 tarihli mektubundan hareketle ABD’de Kansas City yakınlarında, işverenlerin işçilere her biri üç odalı, derme çatma ahşap arsa ve evleri 600 dolardan sattığını belirtir. İşçiler bu konutları edinebilmek için ağır ipotek borçları altına girmiştir. İşçilerin böylece uzun vadeli borçları ve mülkiyetleri nedeniyle işverenlerine bağımlı hale gelerek başka bir yere gidemediğini ve kendilerine dayatılan kötü çalışma koşullarını reddetme imkanlarını yitirdiklerine dikkat çeken Engels’in belirttiği bu olgu günümüzde neoliberal kapitalizmin emekçileri hızla içine soktuğu ve sokmak istediği durumun en çarpıcı ifadesidir. Keza, 1970’lerden bu yana sermaye daha fazla birikim için sosyal hayatın her alanını (eğitim, sağlık, barınma vd.) meta ilişkileri ağına dahil ederken, öte yandan da üretimdeki verimlilik ve kâr artışlarına karşın reel olarak düşen işçi, emekçi ücretleri nedeniyle emekçileri borçla yaşamaya, 20-30 yıl gibi uzun vadeli ipotekli konut kredileri ile ev almaya mahkum etmiştir. Böylece emekçilerin yaşamı kapitalizm tarafından yaşam boyu ipotek altına alınmaktadır.
Konut bir meta olarak görüldükçe sermayesi olan kesimler açısından bir spekülatif yatırım aracına dönüşmektedir. Birikimleri olanlar sürekli değer artış beklentisiyle al sat yaparak kazanç sağlamak ya da yükselen kira fiyatlarından rant sağlamak amacıyla konuta yatırım yapmaktadır. Bu durum bir yandan emlak balonu ve konut krizlerini tetikleyerek 2008 krizi akabinde olduğu gibi milyonlarca konuta finansal kurumlarca el konulmasına yol açarken öte yandan emekçileri mülksüzleştirip yaşam boyu kiracı durumuna sürüklemektedir. Bugün tüm dünyada ev ve gayrimenkul giderek az sayıda emlak şirketi, gayrimenkul ortaklığı ve gayrimenkul zenginlerinin elinde tekelleşmektedir. Örneğin neoliberalizmden bu yana AB ülkelerinin genelinde sosyal konutun toplam konuta oranı yüzde 7-8’lere kadar düşerken Almanya’da yüzde 3’lere kadar düşmüştür. Bu konutlar milyonu aşkın konutu portföyünde tutarak işleten/kira geliri elde eden az sayıda emlak devinin mülkiyetine geçmektedir. Benzer eğilimler bütün kapitalist ülkelerde işlemektedir. Türkiye son 25 yılda önceki 77 yılı aşan konut üretmiş olmasına ve nüfus artış hızının yine aynı döneme göre oldukça düşmüş olmasına rağmen çeşitli istatistiklere göre bu dönemde kiracı oranı yüzde 20’lerden yüzde 30’ların üstüne çıkmıştır, ev sahipliği oranı yüzde 65’lerden yüzde 55’lere doğru düşmüştür. Yani dağa taşa konut yapıldığı ve şehirleri gökdelenlere gömülen ülkemizde yapılan yığınla konutu ihtiyacı olanlar değil gayrimenkul zenginleri almaktadır…
Barınma bir haktır ve emekçiler bu hakkı mücadele ederek büyük bedellerle kazanmıştır. Bugün işçi sınıfı ve emekçi kesimler barınma ve sağlıklı yaşama hakkı için yeniden mücadele etmek zorunda bırakılmıştır, aksi halde emekçiler bir yaşam boyu gayrimenkul patronlarının kiracısı olarak daha da yoğun bir sömürüye ve acımasız bir yaşama mecbur edilmektedir.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et