Genç sinemacılar anlatıyor: ‘Kendi hikayemizi en iyi biz anlatabiliriz’
Altın Koza’da öğrenci kategorisinde ödül almış Tuğçe Sönmez ve Yağmur Canpolat ile sinema öğrencisi Ozan Demiroğlu kendi hikayelerini anlatma arayışlarını, sınırlı bütçelerle üretmeyi ve sansür-otosansürün sinemaya etkisini anlattı.
Fotoğraf: Eyüpcan Timur/Pexels
Irmak Su Timur
[email protected]
Genç sinemacılar, sınırlı imkanlara ve üretimin önündeki çeşitli engellere rağmen bir şekilde kendi hikayelerini anlatmanın yollarını arıyor. Önceki senelerde Altın Koza’da öğrenci kategorisinde ödül alan Tuğçe Sönmez ve Yağmur Canpolat ve sinema öğrencisi Ozan Demiroğlu’yla gençlerin sinema üretimindeki yerine dair konuştuk. Piyasada kabul gören film kalıplarının dışına çıkmayı, maddi koşulların üretim süreçlerine etkisini, sansür ve otosansür deneyimlerini ve kendi hikayelerini seçmeye iten nedenleri sorduk.
‘Senaryolarımız ister istemez şemanın dışında kalıyor’
Genç sinemacıların ilk deneyimleri genelde piyasada kabul gören ‘anaakım film şemalarının’ dışına çıkmak oluyor. Tuğçe Sönmez, ‘kalıpları kırma’ fikrine ilişkin şöyle diyor: “Kırmaktan çok korkarım çünkü kırmaya çalıştığımız her bir şey bir başkasının tutunduğu şey olabiliyor. Gitmek istediğimiz yerlerde muhakkak bir kalabalık oluşuyor. ‘Kırma’nın bu anlamda yolda çoğalarak üretildiğini hissettiğimi söyleyebilirim. Böylelikle hiçbirimizin birbiri üzerinde de bir standardı kalmaz.”
Ozan Demiroğlu’na göre ise mesele doğrudan “farklı” bir film yapmak değil: “Temelde amacım benim için kişisel olan meseleleri istediğim şekilde aktarabilmek,” Popüler kültürün üretim üzerindeki etkisine de dikkat çeken Demiroğlu, “Bazen beni zorlayabiliyor çünkü popüler kültürün bir parçası olan projeler zihnimde yer etmiş. Bunu fark ettiğim zaman ayrıca o sahne veya bölümün üzerinde biraz daha durup gerekli değişiklikleri yapmaya çalışıyorum” diyor.

Yağmur Canpolat ise doğrusal olmayan düşünme biçiminin onu zaten bu kalıpların dışına taşıdığını söylüyor: “Bunu yapmak zorlamıyor çünkü başka bildiğim bir yol yok. Ne düşünürsem düşüneyim veya ne yazarsam yazayım bu doğrusal bir yolu takip etmiyor. Düşüncelerin zihinde birden belirivermesi gibi benim de senaryolarım ya da gördüklerim ister istemez bu şemanın dışında kalıyor.”
‘Bütçe bulunana kadar proje rafa kaldırılıyor’
Genç sinemacıların karşılaştığı en temel sorunlardan biri de bütçe meselesi oluyor. Demiroğlu, bütçenin yalnızca çekim aşamasıyla sınırlı olmadığını “Mali yetersizlikler sürecin her bölümünde etkili oluyor, düşünce süreci ve senaryo da buna dahil. Genelde senaryo yazarken çekebileceğimiz şeyleri yazıyoruz. İstediğimiz kamera, lens, ışık ekipmanlarına ulaşamadığımız da oluyor. Bu durumda alternatiflere yöneliyoruz ya da elimizdeki ekipmanla en iyisini yapmaya çalışıyoruz” ifadeleriyle anlatıyor. Demiroğlu’na göre bu durum bazen sahnenin değiştirilmesine, kısaltılmasına ya da hiç gösterilmeden ima edilmesine kadar varıyor: “Bazen daha kişisel hikayeler oluyor ve onu yazdığınız şekilde bir şeyleri değiştirmeden anlatmak istiyorsunuz. O zaman da proje bütçe bulunana kadar kağıt üstünde kalıyor ve rafa kaldırılıyor. Bütçe bulunamazsa da ya yeniden yazılıyor ya da iptal oluyor.”
Canpolat ise henüz bütçe nedeniyle bir projesini değiştirmek zorunda kalmadığını, ancak bunun ileride karşısına çıkabileceğini bildiğini anlatıyor: “Yazarken kendimi ne kadar kısıtlamamaya çalışsam da ‘bunu nasıl yapacağız’ soruları peşimi bırakmıyor. Ama bazen sınırlılıklar ilk fikirden daha iyi bir şey düşünmeye bile yol açabiliyor.”
‘Otosansür üretirken de bizi etkiliyor’
Maddi koşulların yanı sıra politik ve toplumsal atmosfer de genç sinemacıların üretim süreçlerine doğrudan etki ediyor. Demiroğlu, “Otosansür artık günlük hayatımızın bir parçası haline geldi. Dolayısıyla bu yazarken, düşünürken, üretirken bizi etkiliyor. Otosansür yalnızca politik baskıyla sınırlı değil, bütçe arayışında da benzer durumlarla karşılaşıyoruz” diyor. Okul ve festivallerde çeşitli kısıtlamalarla karşılaştıklarını söyleyen Demiroğlu, “Hem ülkenin toplumsal ve siyasi yapısı hem de bazı bürokratik süreçler bizi otosansür uygulamak zorunda bırakıyor” ifadelerini kullanıyor.
Canpolat ise “Yirmili Yaşlarımın Başında” belgeselinin çekimlerinde cinsellik ve politik meseleleri konuşmak istediklerini belirten Canpolat, doğrudan anlatıcıların çekinceleriyle karşılaştıklarını anlatıyor.
‘Galip gelen kendi hikayemiz oluyor’
Canpolat sanatsal üretim sürecini şöyle özetliyor: “Gerçekten memlekette anlatılacak tonla hikaye var. Her gün bir yenisiyle karşılaştıkça bunun sorumluluğunu hissediyorum. Bu da aslında eylemsel olarak beni daha üretken bir noktaya itiyor ve şunu sormama sebep oluyor: Ben kendi payıma düşenle ne yapabilirim?”
Tuğçe Sönmez ise merkeze kendi hikayesini anlatma ihtiyacını koyduğunu “Hikayelerin çokluğu veya azlığı anlatma isteğimin önüne gelemiyor. Galip gelen her zaman kendi hikayemiz oluyor. Çünkü bizi en iyi biz anlatabiliriz” sözleriyle anlattı.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et