Rex: Sessizliğin hafızası
Serkan Türk’ün Rexi, sayfaları çevirdikçe büyüyen değil, kitap kapandıktan sonra zihinde ağırlaşan bir anlatı.
Nuray Salman
[email protected]
Bazı romanlar bittiğinde hikâye de biter. Bazılarıysa kitap kapandıktan sonra asıl anlatmaya başlar kendini. Serkan Türk’ün Rex'i, ikinci türden bir roman. Sayfaları çevirdikçe büyüyen değil, kitap kapandıktan sonra zihinde ağırlaşan bir anlatı.
Romanın merkezinde bir edebiyat öğretmeni var. Doğu Anadolu’nun taşra atmosferinde yaşayan bu adamın asıl sıkıntısı yalnızca bulunduğu yer değildir. Onun daha büyük bir taşrası vardır: kendi hayatı.
Aynı evin içinde yaşadığı eşiyle arasındaki mesafe giderek büyümüş, gündelik hayat bir rutine dönüşmüş, geçmiş ise kapanmış bir dosya olmaktan çıkıp bugünün içine sızmaya başlamıştır. Türk, bu yalnızlığı yüksek sesle anlatmıyor. Tam tersine, sessizliği büyüterek anlatıyor.
Çünkü insan bazen en kalabalık yerde değil, kendi evinde yalnızdır.
Tam bu noktada Rex giriyor hikâyeye.
Yaşlı ve yalnız Peride Hanım, köpeği Rex’i gezdirecek birini arıyor. Öğretmenin bu işe yönelmesi başlangıçta hayatının tekdüzeliğini kıracak küçük bir fırsat gibi görünüyor. Ancak Peride Hanım’ın hastalanmasıyla birlikte bu geçici sorumluluk başka bir anlam kazanıyor.
Rex artık gezdirilecek bir köpek değil; kahramanın hayatına bırakılmış bir soru oluyor.
Bir hayvana bakmak, insanı kendi merkezinden çıkaran bir eylem. Çünkü sorumluluk, kişinin yalnızca kendisini düşünmesine izin vermiyor. Rex’in sessizliği de tam burada önem kazanıyor. O konuşmuyor, geçmişi anlatmıyor, hesap sormuyor. Ama sürekli orada.
Ve bazen insanın kendisiyle yüzleşmesi için karşısındaki varlığın konuşmasına gerek yoktur.
Rex, öğretmenin geçmişine açılan kapıya dönüşüyor. Başarısız evliliği, kayıpları, yalnızlığı ve hayatında yarım kalmış olan ne varsa yavaş yavaş görünür hale geliyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de bu dönüşümün didaktik biçimde kurulmamış olması. Yazar okura “Şimdi geçmişiyle yüzleşiyor” demiyor. Bunu hissettiriyor.
Bölüm başlarında yer alan epigraflar da bu atmosferi güçlendiriyor. Türk ve dünya edebiyatından seçilen bu alıntılar, metne sonradan eklenmiş süsler olmaktan çok, anlatının ruh hâline açılan küçük pencereler gibi çalışıyor. Her biri, okuru yeni bir bölümün duygusuna hazırlarken romanın edebiyatla kurduğu bağı da görünür kılıyor.
Üstelik edebiyat yalnızca romanın biçiminde değil, hikâyenin içinde de karşımıza çıkıyor.
Edebiyat söyleşisindeki “S” ve “L” göndermeleriyle yazar, kurmaca ile gerçek arasındaki çizgiyi bilerek inceltiyor. “S”nin Serkan Türk’e, “L”nin ise romanın ithaf edildiği Latife Tekin’e uzanması, metnin kendi yazılış sürecine de göz kırpmasını sağlıyor.
Böylece Rex, yalnızca bir hikâyeyi anlatan roman olmaktan çıkıyor; edebiyatın kendisi üzerine de düşünen bir metne dönüşüyor.
Fakat romanın asıl ağırlığı Rex adının taşıdığı anlam ortaya çıktığında hissediliyor.
Bu isim, kişisel bir hikâyeden Türkiye’nin ortak hafızasına uzanan bir kapı açıyor. Madımak Faciası’nın acısı, romanın içine sloganlarla ya da uzun tarihsel açıklamalarla yerleştirilmiyor. Daha incelikli bir yöntem seçiliyor: Bir isim üzerinden geçmiş bugünün içine sızıyor.
Belki de romanın en güçlü yanı burada.
Çünkü büyük toplumsal acılar yalnızca tarih kitaplarında yaşamaz. Bazen bir isimde, bazen bir mekânda, bazen yıllardır saklanan bir hatırada varlığını sürdürür.
Ve bazı yaslar, üzerinden yıllar geçse de tamamlanmaz.
Rex, bireysel yalnızlıkla toplumsal hafıza arasında böyle bir bağ kuruyor. Bir öğretmenin hayatındaki sıkışmışlık, zamanla daha büyük bir sorunun parçası hâline geliyor: Geçmiş gerçekten geride bırakılabilir mi?
Romanın verdiği cevap kesin değil. Zaten iyi edebiyatın gücü de çoğu zaman kesin cevap vermemesinde.
Serkan Türk, okura hazır bir hüküm sunmak yerine onu düşünmeye bırakıyor.
Üstelik bunu oldukça ekonomik bir dille yapıyor. Roman gereksiz karakterlerle, uzun açıklamalarla ya da hikâyeyi taşımayan ayrıntılarla kalabalıklaştırılmamış. Bu sadelik, metnin etkisini azaltmıyor; aksine artırıyor.
Bazen bir romanın gücü ne kadar çok şey anlattığında değil, neyi anlatmamayı seçtiğinde ortaya çıkar.
Rexin bıraktığı duygu da tam olarak bu: Sessizlik.
Ama bu, boş bir sessizlik değil.
İçinde yalnızlık, kayıp, sorumluluk, merhamet ve hafıza var.
Rex’in sessizliği, öğretmeni kendisine yaklaştırıyor. Peride Hanım’ın hikâyesi geçmişin kapısını aralıyor. Epigraflar edebiyatın hafıza kurma gücünü hatırlatıyor. Rex adı ise kişisel bir hikâyeyi ortak bir acının eşiğine getiriyor.
Kitap bittiğinde insanın zihninde büyük bir olaydan çok, küçük ama ağır bir soru kalıyor:
Unuttuğumuzu sandığımız şeyler gerçekten geçmişte mi kalır?
Belki de Rexin asıl meselesi bu.
Geçmişin peşimizden gelmesi değil yalnızca; bizim geçmişe dönüp bakmaya cesaret edip edemememiz.
Serkan Türk, bir insanın yalnızlığından yola çıkarak daha büyük bir hafızanın kapısını aralıyor. Bunu bağırmadan, açıklamadan, okura ne düşünmesi gerektiğini söylemeden yapıyor.
Ve romanın sonunda Rex hâlâ sessiz.
Ama artık o sessizlikte yalnızca bir köpeğin suskunluğunu değil, hatırlamanın ve yasın uzun yankısını duyuyoruz.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et