DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan Evrensel'e konuştu: İlk gelişlerin kışa kalmadan başlamasını bekliyoruz
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan uzayan silahsızlanma takvimini, Selahattin Demirtaş’ın eleştirel notlarını nasıl değerlendirdiklerini, iktidarın yeni anayasa arayışına karşı tutumlarını, muhalefete dönük baskıları gazetemize değerlendirdi.
Dilan Temiz
[email protected]
Meclisin açılması ve sürecin 1 Ekim’de ikinci yılını doldurmasıyla; silah bırakma takviminden çerçeve yasaya, PKK'lilerin dönüşünden yeni anayasa tartışmalarına kadar pek çok başlığın iç içe olduğu kritik bir eşikten geçiliyor. Sürecin gidişatı, uzayan takvim ve muhalefete yönelik baskılar ile Selahattin Demirtaş'ın cezaevinden gönderdiği notlarda yer alan eleştiriler üzerine Evrensel'e değerlendirmelerde bulunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, ilk dönüşlerin kışa kalmadan başlamasını beklediklerini vurguladı. Yeni anayasa tartışmalarına ilişkin ‘siyasi ajanda dayatmasına da apolitik bir tutuma da düşülmemesi gerekir’ diyen Bakırhan, silah bırakma ve ülkeye dönüş süreci için ise şunları söyledi: “İlgili kurulların hızla oluşturulması, görev tanımlarının netleşmesi, silah bırakma ve dönüş mekanizmasının somutlaştırılması ve ardından yeni aşamaya geçilmesi gerekir. Bunun önünde engel yok” dedi.
"40 yılı aşan çatışma iki yılın günlük temposuyla ölçülemez"
1 Ekim 2024'teki Meclis açılışında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin grubunuza yönelip el sıkışmasıyla başlayan süreç, ikinci yılını doldurdu. Bu iki yılda PKK silah yakma ve kendini feshetme de dahil önemli adımlar atarken, iktidar cephesinden bir komisyon kurulması ve çerçeve yasa dışında somut bir adım gelmemesi eleştiriliyor. Dahası, gerek komisyon, gerekse çerçeve yasaya da yansıdığı üzere, iktidar süreci “terörsüz Türkiye” olarak kodlamakta ısrar ediyor. Şimdi Meclisin açılması vesilesiyle, taraflar arasında süreçten beklentiler konusundaki makası, atılan sınırlı adımların da geniş zamana yayılmasını nasıl değerlendirirsiniz?
Çizdiğiniz tablonun tamamına katıldığımı söyleyemem. Çünkü iki yıllık bu döneme yalnızca bugünün fotoğrafından bakarsak, yaşanan değişimin büyüklüğünü gözden kaçırırız. Son iki yılda; ne Ortadoğu eski Ortadoğu ne de Türkiye eski Türkiye’dir.
1 Ekim 2024’te bir tokalaşmayla başlayan süreçten bugün örgütün feshi ve silah bırakma kararına, Meclis Komisyonunun raporundan bir yasanın çıkarılmasına gelindi. Biz bunları Türkiye’nin yüz yıllık Kürt meselesi açısından sıradan gelişmeler olarak görmüyoruz. Biz bunu bir varış noktası olarak değil, güçlü bir başlangıç olarak okuyoruz. Özellikle Kürt hareketinin attığı adımlar son derece kapsamlı ve stratejik tarihsel kararlardır. Meclisin meseleyi kendi çatısı altında konuşması, ortak bir rapor üretmesi ve ardından yasa yapması da bizim açımızdan yeni bir eşiğe işaret ediyor. Bu, bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Demokratikleşme konusunda ciddi mesafe alınması gerektiğini biz zaten her gün söylüyoruz.
Ama kırk yılı aşan bir çatışmayı iki yılın günlük temposuyla ölçemeyiz. Barış süreçlerinde bazen bir ay çok uzun görünür; tarihe dönüp baktığınızda ise iki yıl çok kısa bir zamandır. Üstelik müzakere dediğimiz şey, tarafların baştan aynı düşündüğü bir masa değildir. Öyle olsaydı zaten müzakereye ihtiyaç kalmazdı. Masa tam da farklı beklentilerin, farklı kavramların ve farklı kaygıların bulunduğu yerde anlam kazanır. Zaman zaman yavaşlama olur, gerilim olur, makas açılır. Esas mesele, o masanın dağılmaması ve siyasi iradenin yönünü kaybetmemesidir.
Biz bugün burada hâlâ yürüyen, kurumsallaşmaya başlayan ve Meclis zeminine taşınmış bir süreç görüyoruz. Şimdi yapılması gereken, elde edilen zemini küçümsemek değil; süreci hızlandırmak, yasanın uygulama mekanizmalarını işletmek ve demokratikleşme başlığında yeni aşamaya geçmektir. Çünkü barışta sabır gereklidir ama belirsizlik değildir. Zaman süreci olgunlaştırabilir; fakat gereğinden fazla uzatılırsa karşıtlarına da alan açar.
Takvimin uzaması: Teknik hazırlık için gereken zaman, siyasi ertelemeye dönüşürse...
Çerçeve yasa Meclisten yüksek bir oyla çıktı ancak uygulanması konusunda takvim netleştirilmedi. İktidar kanadından ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan MİT-MGK raporu için sahada uygun koşulların henüz oluşmadığı açıklamaları geliyor. “Hareket Yönetimi” tarafından yapılan açıklamalarda da raporlama konusuna eleştiriler yöneltilirken, “Öcalan özgür olmadan silah bırakılmayacağı ve Türkiye’ye dönülmeyeceği” belirtiliyor. İktidar sahadan nasıl bir teyit bekliyor? Raporun ekim MGK’sına yetişeceği söylenmişti, ancak mevcut duruma göre bu mümkün görünmüyor. Bu gelişmelerin bu denli zamana yayılması nasıl riskler üretir?
Öncelikle şunu ayırmak gerekiyor: Takvimde teknik bir gecikme ile sürecin siyasi olarak zamana yayılması aynı şey değildir. Siz de kabul edersiniz ki, silah bırakma meselesi bir düğmeye basılarak gerçekleştirilecek bir işlem değil. Silahların nerede, kime ve hangi yöntemle bırakılacağı; farklı alanlardaki insanların nasıl hareket edeceği, Türkiye’ye dönüşlerin hangi hukuki statüyle gerçekleşeceği; güvenlik, kayıt ve denetim mekanizmalarının nasıl işleyeceği başlı başına bir planlama gerektiriyor. Dolayısıyla belli bir hazırlık süresinin olması ve bunun uzun sürmesi şaşırtıcı değil. Bunun taraflarca da öngörüldüğünü düşünüyoruz.
30 Eylül MGK bildirisinde “atılan adımlar ve katedilen mesafe” ifadesi kullanılıyor ve çalışmaların sürdürüleceği belirtiliyor. Bizim açımızdan bakılması gereken temel ölçü de budur: Süreç ilerliyor mu, üzerinde mutabık kalınan ana takvimden ve istikametten bir kopuş var mı?
Asıl risk başka yerde başlar. Teknik hazırlık için gereken zaman, siyasi ertelemeye dönüşürse süreç aşınır. Barış süreçlerinde zaman her zaman nötr çalışmaz. Uzayan belirsizlik enfekte edici bir özellik taşır; söylentiyi büyütür, karşılıklı güvensizliği besler ve sürecin başarısız olmasını isteyen çevrelere daha geniş bir hareket alanı açar. Bir süre sonra tartışma “nasıl ilerleyeceğiz?” sorusundan çıkar, “gerçekten ilerliyor muyuz?” sorusuna döner.
Mesela Kuzey İrlanda bunu yaşadı. Silahsızlanma tartışması yedi yıla yayıldı, yürütme defalarca askıya alındı. Sonra çok kötü olaylara tanıklık ettik. Bu nedenle hız ile özensizliği birbirine karıştırmamak gerekiyor. Hazırlık dikkatli yapılmalı ama hazırlık gerekçesi sürekli ertelemenin bahanesine de dönüşmemeli.
Çerçeve yasa Meclisten çıktı. Hukuki zemin oluşturuldu. Şimdi bunun kurumsal mekanizmalarının çalışması gerekiyor. İlgili kurulların hızla oluşturulması, görev tanımlarının netleşmesi, silah bırakma ve dönüş mekanizmasının somutlaştırılması ve ardından yeni aşamaya geçilmesi gerekir. Bunun önünde engel yok. Çünkü barış süreçlerinde boşluk diye bir şey yoktur. Siyaset boşluk bıraktığında o alanı kuşku, provokasyon ve karşıtlık doldurur. Takvimin korunması bu nedenle yalnızca teknik bir mesele değildir; sürece duyulan güvenin de güvencesidir.
"Öcalan’ın koordinatör sıfatıyla çalışmasını bekliyoruz"
Abdullah Öcalan'ın silahsızlanma sürecindeki rolü nedeniyle özellikle ‘Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu'nun çalışmalarına katkı sunabileceği belirtilmişti. Bu katkıyı nasıl sunacak, buraya dair detaylar belli oldu mu?
Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Sayın Öcalan’ın siyasi liderliği ekseninde ilerliyor. Başka kimse 27 Şubat’taki çağrıyı yapmaz, aynı sonuçları alamazdı. Önce bunu teslim edelim. Bu etki gerçekliği, sadece silahların susmasıyla ilgili değil, aynı zamanda Kürt meselesinin müzakere esaslı çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecini de kapsamaktadır. Dolayısıyla katkı sunması ve silahsızlanma ile siyasallaşma süreçlerini yürütmesi barışın inşası için vazgeçilmez gerekliliktir.
Sayın Öcalan’ın barış ve demokrasinin inşasında katkısını sunabilmesi için öncelikle hukukunun tanınması gerekir. Hukuku tanınan, siyaset yapabilir ve demokratik inşayı gerçekleştirebilir. Yine Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının oluşturulması gerekir. Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyonu’nda Sayın Öcalan’ın koordinatör sıfatıyla çalışmasını bekliyoruz. Bunların sağlanması durumunda barış sürecinde nihai hedefine doğru hızla yol alabiliriz.
PKK’lilerin dönüşü: Çerçeve yasa kapıyı açtı, ama kimse belirsizliğe dönmez
Merak edilen başlıklardan biri de PKK’lilerin geri dönüşü. Muhtemel ilk dönüşler ne zaman başlar? Dönüşlerin tamamı Türkiye’ye mi olacak? Geri dönüşler için çerçeve yasa tek başına yeterli mi? Yani geri dönüşün hukuki, sosyal zeminin yaratıldığını düşünüyor musunuz?
Biz ilk gelişlerin kışa kalmadan başlamasını bekliyoruz. Açıkçası ekim ayının bu açıdan bir başlangıç olabileceğini düşünüyorduk. Bu beklentimiz bütünüyle ortadan kalkmış değil. Ancak dönüşlerin tamamının Türkiye’ye mi olacağı, hangi grupların hangi takvimle geleceği ve sürecin bütün ayrıntıları konusunda bizim de bugün elimizde kesinleşmiş bir tablo yok. Bunlar ilgili kurullarda ve taraflar arasında yürüyen görüşmelerde somutlaşacak. Silahların devreden çıkarılması da kendi mekanizmasına sahip olacak. Çerçeve yasa bunun hukuki kapısını açtı; fakat kapının açılmasıyla insanların içeri girmesi aynı şey değil. Çünkü kimse belirsizliğe dönmez. İnsanlar, yarın başına ne geleceğini bilmediği bir yere değil; hukuku, statüsü ve güvencesi belirlenmiş bir zemine döner.
Bu nedenle mesele sadece “gelin” demek değildir. Hukuki güvenceyi oluşturmak, uygulamayı netleştirmek ve toplumsal hayata dönüşün koşullarını hazırlamak gerekir. Hazırlık varsa artık yapılması gereken, dönüşün önündeki hukuki ve idari engelleri kaldırmak ve bu süreci fiilen başlatmaktır.
Yeni Anayasa: Ne siyasi ajanda hatasına düşülmeli ne de ‘küstüm, oynamıyorum’ apolitikliğine
Bir de seçim tartışmalarına ilişkin ve yeni anayasa değişikliği konusu da gündeme getiriliyor. İktidar kanadından çerçeve yasa için sağlanan uzlaşı zeminin önümüzdeki dönem yeni anayasa değişikliği için sağlanması gerektiğini dair çağrılar var. Yeni anayasa değişikliğinin de Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesinin önünü açacak şekilde olması bekleniyor. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da erken seçim tartışmalarına ilişkin soruları yanıtlarken gündemlerinde erken seçim olmadığını Meclisin önceliğinin yeni anayasa olması gerektiğini söyledi. Yine Erdoğan Meclis açılışında yaptığı konuşmada anayasa başlığına geniş bir yer açtı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son günlerde yapılan anayasa tartışmasına dair Parti Meclisimiz ve Merkez Yürütme Kurulumuzda henüz bir tartışma yürütmedik. Bu konudaki kurumsal görüşümüzü ilgili kurullarda tarttıştıktan sonra önümüzdeki günlerde paylaşacağız. Ama yeni anayasa konusunda ilkesel tutumumuz nettir. Türkiye’nin yeni ama demokratik bir anayasa ihtiyacı var. Anayasa ilkeler etrafında toplumsal, siyasal, iktisadi sorunların çözümünü önceleyerek hazırlanırsa yeni olur. Yeni anayasanın yazım ile yapım süreçlerinin demokratik usul ve esaslara bağlı olması, toplumun tüm kesimlerini kapsaması gibi demokratik karaktere sahip olması gerekir.
Demokratik anayasa, rejimin demokratik karakteri ve toplumun tamamının geleceğiyle ilgili olmalıdır. Türkiye’nin kati ihtiyacı olan anayasayı seçme-seçilme tartışmasına sıkıştırmak doğru değil. Yeni bir anayasaya beklenti, Türkiye’nin köklü ve tarihsel sorunlarını çözüm üretmesidir. Devletin demokratik inşasından, güçler ayrımının sağlanmasına, yerel demokrasiyi güçlendirmekten tutalım ulusal kimliğin kapsayıcı olmasına kadar geniş çerçevede bir gelişme ve iyileşmeyi içeren bir anayasa artık zaruridir.
Yeni anayasa mevzusunda, ne siyasi ajanda dayatma hatasına düşülmeli; ne de “küstüm, oynamıyorum” apolitikliğine düşülmemelidir. Anayasa bir seçimden, bir kişinin seçilip seçilmemesinden daha ötede bir gerekliliktir. Demokratik anayasa, 86 milyonun geleceğe güvenle bakmasının imkanıdır.
"Demirtaş’ın eleştirilerine süreç karşıtlığı demek haksızlık olur"
Demirtaş’ın Selçuk Mızraklı’nın tahliyesini haber veren açıklaması da çok konuşuldu. Bulmaca metaforuna başvurarak, çerçeve yasaya göndermeler yapması, Demirtaş’ın da gidişattan memnun olmadığı ve sizlere de eleştiri yönelttiği şeklinde yorumlandı. Buna ilişkin sizin yorumunuz nedir?
Önce bir gerçeği yerine koyalım. Selahattin Demirtaş, her türlü süreçten bağımsız olarak ağır bir haksızlığa uğramıştır. AYM ve AİHM kararları ortada, uygulanmadıkları da. Tahliyesi bir lütuf değil, hukukun borcudur. İlla bulmacanın eksik parçası aranacaksa o da hukuktur.
Demirtaş’ın gidişata dair eleştirileri olabilir; bizim de var ve bunları her gün açıkça söylüyoruz. Fakat bunu bir süreç karşıtlığı olarak yorumlayanlar haksızlık yapmış olur. Demirtaş, barış sürecinin başarıya ulaşması için açık biçimde sorumluluk alan yol arkadaşımızdır. Yolu eleştirmek, yürümekten vazgeçmek değildir.
"Muhalefete karşı yargı süreçlerin işletilmesi barış sürecine olan güveni ve katkıyı azaltıyor"
Başta Kürtler olmak üzere, toplumunun geniş bir kesiminnde sürecin gerçek bir barışla neticeleneceği konusundaki güven sorunu devam ediyor. İktidarın başta Yeni Parti olmak üzere, muhalefete yönelik operasyonları tam gaz devam ederken, Kürtlerle barış nasıl mümkün olacak, sorusu gündeme geliyor. Önceki süreçlere oranla, bu kez güvenin az olmasını, desteğinin daha temkinli olmasını neye bağlıyorsunuz?
Sürecin yeterli düzeyde toplumsallaşmamasını tek bir nedene bağlamak yerine çok sayıda parametreyi aynı anda düşünmek gerek. Toplumsallaşmadan kasıt sürecin desteklenmesi ise çok yüksek düzeyde destek olduğunu görüyoruz. Yok eğer kasıt barışın inşasına siyasal katılım ise başta siyaset kurumu olmak üzere sivil toplumun, akademinin, yazarların ve aydınların daha çok barış mücadelesi vermesi gerekiyor. Biz kendimize bu açıdan sorumluluklar yüklüyoruz. Barışın toplumsallaşması için iktidara bakakalmak değil, toplumla daha fazla temas etmek atılması gereken öncelikli adımdır.
Muhalefete, eleştirel düşünen-söyleyen-eyleyenlere karşı yargısal süreçlerin işletilmesi barış sürecine olan güveni ve katkıları azaltıyor. Bunu defalarca söyledik ve her seferinde iktidara, devlete uyarılarda bulunduk, bulunuyoruz. Fakat baskı var diye barış mücadelemizden vazgeçmememiz, barış ihtimali milyarda bir bile varsa sonuna kadar diretmemiz gerekiyor. Bugün demokrasi ve hukukun ihlali, barış umutlarını azaltıyor. Fakat biz ortak mücadele zeminlerini arttırarak, demokratik ve eşitlikçi ilkeler etrafında siyaset örmede ısrarcı olursak barış umudunu, demokratik ve hukuki inşanın zemini haline getirebiliriz. Barış isteyenlere, halklara ve kendimize güveniyoruz.
Fotoğraf: Dilan Temiz/Evrensel
"Barışı yalnızca DEM Parti’nin işi olarak göremeyiz"
Toplumsallaşama başlığı, İmralı Heyeti Üyelerinden Faik Özgür Erol’un “aydınlar, entelektüeller yeterli desteği vermiyor” sözleri nedeniyle geçtiğimiz günlerde yeniden gündem olmuş, aralarında barış metnine imza attıkları için işlerinden olan akademisyenlerinde olduğu pek çok kesimden eleştiriler gelmişti. Son olarak da İdris-i Bitlisi ve Yavuz Selim referansları nedeniyle kaygılarını dile getiren Aleviler üzerinden yaşanan tartışmada size de açıklamalarınız nedeniyle eleştiriler yöneltildi. Bu tartışmaların, partinizin süreci iyi yönetememesi nedeniyle yaşandığı yorumlarına yanıtınız ne olur?
Partimiz bu sürecin ilk gününden beri sahada. Türkiye'yi uçtan uca, defalarca dolaştık. Kapı kapı, şehir şehir, kesim kesim. Dinledik, konuştuk, ikna etmeye çalıştık. Bu çaba bugün azalarak değil, artarak sürüyor. Siyasi partilerle, emek örgütleriyle, inanç topluluklarıyla, akademisyenlerle, kadınlarla, gençlerle ve toplumun farklı kesimleriyle temas ettik. Bu çalışma devam ediyor.
Elbette şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Eksik kaldığımız yerler olabilir. Eksiğimiz olmadı mı? Oldu. Bunu söylemekten de çekinmedik. Eksik kaldığımız her yeri gördük, adını koyduk, daha yoğun bir emekle telafi ettik. Eksiğini söyleyemeyen siyaset büyüyemez. Biz söylüyoruz, çünkü büyütmek istediğimiz şey barıştır. Farklı kesimlerden gelen kaygıları dinlemek, gerektiğinde kendi dilimizi ve yöntemimizi gözden geçirmek zorundayız ve bunu yaptık da. Fakat daha temel bir mesele var bence. Barışı yalnızca DEM Parti’nin işi olarak göremeyiz. Bu, bir partinin projesi değil, 86 milyon insanın geleceğini ilgilendiren bir mesele. Meclisin, iktidarın, muhalefetin, medyanın, üniversitelerin ve sivil toplumun da sorumluluğu var.
Biz kendi payımıza düşenden kaçmıyoruz. Eksik gördüğümüz her yere daha fazla gideriz, konuşamadığımız kesimlerle daha fazla konuşuruz. Fakat barış, sadece bir partinin sırtında taşınacak kadar küçük bir mesele değildir. Türkiye’nin barışı, Türkiye toplumunun ortak işi olmak zorundadır.
"Bir çevre var ki yaklaşımlarını anlamakta zorlanıyoruz, ne bir sevinç duyduk ne de bir sorumluluk cümlesi"
İkincisi, genel olarak süreçle ilgili eleştirilere, çözüm karşıtlığı olarak değerlendirmelerin arttığı, eleştirileri daha agresif bir tutumla karşıladığınız algısı doğru bir algı mı?
Süreç karşıtı olan kesimler ile barışı destekleyip sürece karşı kaygı duyan, aklında soru işaretleri olan kesimleri elbette ayırıyoruz. Süreçle ilgili eleştirilerin büyük bir kısmının barış karşıtlığı değil, kaygı ve soru işareti kaynaklı olduğunun farkındayız. Sadece kamuoyuna yansıyan ve farklı çevreler kaynaklı soru işaretleri yok. Biz, yüzlerce halk toplantısı yaptık. Orada ve kendi toplantılarımızda da soru işaretleri sürekli dinamik ve canlıdır. Ama biz bir düşünürün dediği gibi “Soru işaretini doğru yere koymayı” esas alıyoruz. Soru işaretlerini barışın veya demokratik çözümün müzakereye dayalı olmasının ardına yerleştirmiyoruz. Nitekim sürece eleştirel yaklaşan çok sayıda insanın da soru işaretlerini doğru yere koyduğunu şüphe yok.
Müzakere süreci pürüzsüz bir zemini tarif etmez. Süreç içinde barış ile demokrasi ve hukuk arasında paradokslar ortaya çıkıyor, çıkacaktır. Mesele soru işaretlerini bu paradoksların ardına getirip cevabı birlikte üretmekten geçiyor. Müzakere sürecinin bir siyaset üretme, iktidarı demokrasi ve hukuka zorlama, barışı toplumsallaştıracak meşruiyetini güçlendirme, siyasi çözüm önerilerinde iktidarın önüne geçme gibi sorumluluklarımız var. Barış ve Kürt karşıtı olanlar dışındaki herkes -sorusu ve kaygısı olsun veya olmasın- müzakere sürecini demokratik mücadelenin kaldıracı olarak görmelidir.
Ama bir çevre var ki yaklaşımlarını anlamakta zorlanıyoruz. Uzun yıllar boyunca, emek ve demokrasi mücadelesinin önündeki engelin PKK'nin silahlı mücadelesi olduğunu savunan çevreler oldu. Bugün PKK kendini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bitirdiğini açıkladı. Bu çevrelerin yıllardır istediği şey gerçekleşmedi mi? Ama onlardan ne bir sevinç duyduk ne de bir sorumluluk cümlesi. Tam tersine, itirazlar yükseldi. Silah varken sorun silahtı. Silah bırakılınca sorun barış oldu.
Barış, demokrasinin kendisi değildir. Silahların bırakılması ülkeyi bir günde demokratikleştirmez; kimse de bunu iddia etmiyor. Ama siyasetin önündeki en ağır engellerden biri kalkıyor. Emek mücadelesi de demokrasi mücadelesi de artık daha geniş bir alanda yürüyebilir. Bu imkânı küçümseyen, yıllarca savunduğu şeyi de küçümsemiş olur. Eleştirimiz bu yaklaşıma dönüktür.
Bir de barış her konuşulduğunda aynı sözü tekrarlayanlar var: "Kürtler iktidarla seçim pazarlığı yapıyor." Bu, Kürtleri hep birilerinin hesabının parçası olarak görmektir. Kürtlerin barış talebi bir seçimin, bir koltuğun meselesi değil. Kırk yıldır akan kanı durdurma meselesi. Barışı basitçe seçim pazarlığa indirgeyenler, bu ülkenin kırk yılda ödediği bedeli görmezden geliyor. Eleştirilerimiz bu yaklaşımlara dönük. Bu tarif ettiğim eleştiriler dışında diğer tüm eleştirilerin başımız gözümüz üstende yeri var.
Mazlum Abdi'ye eleştiriler: Rojava'nın kendi içinde konuşup karara bağlayacağı bir meseledir
Suriye’de uzun süredir devam eden entegrasyon tartışmaları nihayete erdi ve SDG kendini feshederek, Suriye ordusuna katıldı. Ancak bu entegrasyona da itirazlar var. Nitekim Rojava’da Kürtçe eğitim konusundaki eylemler devam ediyor. Kürtçe eğitim, Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanı yardımcılığını kabul etmesi gibi başlıklara “Hareket Yönetimi”nden de eleştiriler geldi. Dolayısıyla Suriye’de de, Erdoğan rejiminin etkisindeki Colani’ye de güven yok. Anlaşmaya ve eleştirilere siz nasıl yaklaşıyorsunuz?
Suriye’de yaşanan gelişmeleri genel olarak olumlu bir yönde değerlendiriyoruz. Entegrasyon ilerledi, askeri yapı konusunda çok ciddi adımlar atıldı ve artık siyasetin önünün açılacağı yeni bir aşamaya geçiliyor.
Fakat eleştirilerimiz de var. Kürtçenin tanınması konusunda bazı adımlar atıldı ama anadilde eğitim talebini karşılayan kalıcı ve anayasal bir düzenlemeye hâlâ ihtiyaç var. Bugün Rojava’daki tartışmanın önemli bir kısmı da buradan kaynaklanıyor.
Güven ise açıklamalarla kurulmaz; pratikle kurulur. Hasekê’de, Qamişlo’da, Kobanê’de ve Şam’da atılan her karşılıklı adım aynı zamanda bu yeni dönemin sınavıdır. Kürt tarafı askeri yapının feshi ve devlet kurumlarına entegrasyon dahil çok somut adımlar attı. Şimdi Şam’ın da buna hukukla, hakların tanınmasıyla ve demokratik siyaset alanını genişleterek cevap vermesi gerekiyor. Suriye’nin başka bir çıkış yolu olduğunu düşünmüyorum. Kürtlerin, Dürzilerin, Alevilerin ve diğer toplulukların haklarının pazarlık konusu olmadığı demokratik bir Suriye kurulmak zorunda.
Hareket Yönetimi’nin Sayın Mazlum Abdi’ye yönelik değerlendirmelerine gelince; Sayın Abdi’nin kendisinin cevap vermediği bir tartışmada benim bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Aynı mücadele geleneği içinden gelenlerin belli konularda farklı düşünmeleri kadar da doğal bişey olamaz. Bu, Rojava'nın kendi içinde konuşup karara bağlayacağı bir meseledir.
Özgür Özel'in süreç açıklaması: Bunları birbirinin alternatifi haline getirmek, gerçek tartışmadan kaçmaktır
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in, gerek çerçeve yasa konusundaki tutumu, gerekse “Ben Abdullah Öcalan'ın Ada’da ev değiştirmesi, yeni bir eve kavuşması yerine Demirtaş'ın Figen Hanım'ın ve tüm siyasi tutsakların, on yıldır ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ deme dışında bir günahı olmayan insanların evine kavuşmasını önceliyorum. Benim kimseyi karşı karşıya getirmek gibi bir niyetim yok, derdim yasadaki 7. madde olan demokratikleşme” sözlerini nasıl değerlendirdiniz? Özgür Özel’le bu konularda bir görüşmeniz oldu mu?
Bu konuda daha önce söylememiz gerekeni söyledik; meselenin konut değil, konum olduğunu belirttim. Sayın Öcalan ile Sayın Demirtaş’ı karşı karşıya getiren bir denklem kurmak da Türkiye’nin gerçek meselelerini bu ikiliğe sıkıştırmak da doğru değil. Birinin hakkını teslim etmek için diğerinin hakkını tartışmaya açmak zorunda değiliz.
Sayın Öcalan bu sürecin baş müzakerecisi; elli yıllık bir mücadelenin siyasi, ideolojik ve teorik yönünü belirleyen bir önder. Sayın Demirtaş ise bu halkın demokratik siyasette yetiştirdiği, hepimizin değer verdiği bir yol arkadaşımız. Sürekli kıyaslamak, birini ötekinin alternatifi gibi sunanların Kürt hareketini ve dinamiklerini yeteri düzeyde tanımadığını düşünüyorum.
Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın, Can Atalay’ın ve siyasi tutukluların özgürlüğü hukuk meselesidir. Sayın Öcalan’ın barış sürecindeki rolü ve çalışma koşulları ise yürüyen sürecin kendi başlığıdır. Bunları birbirinin alternatifi haline getirmek, gerçek tartışmadan kaçmaktır. Temennimiz, siyasetin suni karşılaştırmalarla değil; hukuk, demokratikleşme ve barışın somut gereklilikleri üzerinden konuşmasıdır. Türkiye’nin önünde çok daha ciddi bir gündemler var. Barış nasıl kalıcı hale gelecek, hukuk nasıl işleyecek, demokratikleşme hangi somut adımlarla ilerleyecek? Siyasetin enerjisini bu sorulara harcaması gerektiği kanaatindeyim.
DEM Parti'nin değişim kongresi: Özgürlüğüne kavuşacak her bir arkadaşımız bu yolda yürüyüşe güç verecekler
6 Eylül’de yasa gereği bir kongre gerçekleştirdiniz. "Yeni yapılanma döneminin başlangıç kongresi" olacağını belirterek, asıl köklü değişim ve dönüşümün daha sonra yapılacak kongrede gerçekleşeceğini söylediniz. Nasıl bir dönüşüm geçirecek DEM Parti. Ve neden bu dönüşüme ihtiyaç duyuyorsunuz? Süreç kapsamında özgürlüğüne kavuşabilecek isimler bu dönüşümde nasıl yer edinecek?
5’inci Olağan Kongremizi güçlü bir katılım ve tartışmaların eşliğinde geçirdik. Kongrede Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin ilanını yaptık. Şimdi Demokratik Cumhuriyet Hareketi’ni temel sütunlar etrafında inşa etme çabasına başladık. Önümüzdeki kongreyi, değişen dünya, dönüşen Ortadoğu ve Türkiye gerçekliğine uygun bir siyasi anlayış, kadro ve yapılanmayla karşılamayı düşünüyoruz.
Bizim dünya görüşümüze göre siyasi partiler, donuk ve statik yapılar değildir. Aksine yaşananlardan etkilenen ve etkileyen dinamik yapılardır. Siyasi partiler tutuk kaldıkça, değişim ve dönüşüm zeminlerini kapatır. Biz gelenek olarak her daim devrimci bir karakterle yapıları, süreçleri, olayları ve özneleri değişim ve dönüşümle düşünüyoruz. Dolayısıyla dönüşeceğiz. Türkiye’de demokratik bir yönetimle tanıştırma iddiamız var. Osmanlı’dan başlayarak Cumhuriyete ve bugüne uzanan modernleşme tarihinde dışarıda bırakılanların -kimi durumlarda Kürtler, kimi durumda Aleviler, her durumda kadınlar, gençler, yoksullar, işçiler vd.- Türkiye’yi yönetebileceklerini göstermek istiyoruz. Bunun için yola çıkıyoruz. Özgürlüğüne kavuşacak her bir arkadaşımız bu yolda yürüyüşe büyük güç verecekler.
Fon vurgunu: Paranın izi belli, işlem yapanlar belli ve yapılacaklar da bellidir
500 bini aşkın yurttaşın birikimi üzerinden yapılan fon vurgununa dair değerlendirmeniz nedir?
Türkiye tarihinin maddi hacim ve kişi sayısı olarak en büyük vurgunlarından biriyle karşı karşıyayız. Fon vurgunu sadece bir ekonomik dolandırıcılık değil, ekonomiyle siyasetin; halka karşı işlenen aleni suçların; denetimsizlik ve hoyratlığın toplam resmidir.
Çok açık ifade etmek istiyorum. Bu ülkenin yurttaşları üç şey istiyor, üç esas gündemi var. Nedir bunlar? Ekmek, Haysiyet ve Gelecek. Fon meselesi bu üç durumu da kapsayan önemli bir olay. Kurulun kendi açıklamasına göre bu fonlarda yaklaşık 500 bin yatırımcı var. Bazı gözaltılar ve tutuklamalar oldu. Fakat asıl sorun şu: Ne olacak sorusuna kimse cevap vermiyor! İnsanların tüm birikimleri bir belirsizliğe girdi cevapsız yüzlerce soru var. 500 bin bir sayı değildir. Hepsi birer hayat. Birer aile demek… Bu çok hassas bir konudur. Kayıplardan ötürü intihar haberleri gelmeye başladı. Yüzbinlerce insan çaresiz. Paralarının göz göre göre el konuşmasını izliyor. Adalet Bakanı “ailelerimizin alın terini koruyacağız, izin vermeyeceğiz” diyor. Maliye Bakanı çözeceğiz diyor. Buyrun gereğini yapın, çözün. Piyasa riski başka şeydir; yurttaşın ne olduğunu anlayamadığı, işlem yapamadığı, hakkını kime soracağını bilemediği bir belirsizlik başka şeydir. Soruyorum: Geliyorum diyen bu vurgunu kimler denetlemedi, kimler izin verdi? Paranın izi belli. İşlem yapanlar belli ve yapılacaklar da bellidir.
Fon vurgunun hem sistematik-yapısal hem de olay esaslı değerlendirmesini güçlü şekilde yapmamız; klasik bir yolsuzluk olarak görmeden üçüncü yol bakış açısıyla muhalefet etmemiz lazım.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et