Belgesel Sinemacı Bingöl Elmas anlattı: ‘Hafıza konuştuğunda sansür devreye giriyor’
Kültür ve Turizm Bakanlığının belgeseline verdiği desteği faiziyle geri istediği yönetmen Bingöl Elmas’la belgesel sinemacılığı konuştuk. Elmas, "duyulmak ve görülmek istenmeyen ne varsa o dip köşelerden çıkarıp iktidarın masasına koyar" dedi.
Fotoğraf: Bingöl Elmas
Rojda Ferda Yılmazoğlu
[email protected]
Belgesel dalında sansür ve mali ablukanın son örneği Belgesel Sinemacı Bingöl Elmas’ın “Şiirli Oda’nın İzinde” isimli belgeselinde görüldü. Kültür ve Turizm Bakanlığı, yönetmen Bingöl Elmas’ın “Şiirli Oda’nın İzinde” belgeseline verdiği desteği faiziyle geri istedi. Bakanlığın resmi yazısında filmin proje dosyasındaki senaryoyla uyumlu olmadığı ve teknik koşulları karşılamadığı belirtilirken Elmas’a sözlü olarak iletilen gerekçe ise belgeselin “politik” olmasıydı.
Belgesel sinemacı Bingöl Elmas’la festivallerin belgesele dalına yaklaşımını, kültür alanındaki sansür ve oto-sansür kıskacını, bakanlık fonlarının niteliğini ve sinema sektörünün yan yana durma olanaklarını konuştuk.
Belgesel Sinemacılar Birliği’nden bu yana işin mutfağındasınız. Türkiye’de belgeselin toplumdaki algısını ve izleyiciyle buluşma pratiğini dünden bugüne nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim buralarda belgesel her zaman herkesin zihninde farklı bir karşılığı olan bir alan gibi algılandı; kimisi haber bülteni sandı, kimisi doğa-hayvan anlatımı. Fakat işin aslı öyle değildi. Kasabalarda, köylerde, ülkenin en ücra köşelerinde yaptığımız gösterimlerde gördük ki Türkiye’de muazzam istekli bir izleyici potansiyeli vardı. Ben de çocuk evliliklerini anlatan Evcilik ve Pippa Bacca’nın öyküsünden yola çıktığım Pippa’ya Mektubum filmlerimle bu damarı sürdürdüm. Çünkü belgesel tam da niyet ettiğiniz o hedef kitleyle doğrudan buluştuğunuz yerdir.
Ne var ki 2015 sonrasında memleketin üzerine çöken siyasal atmosfer bu bağı kopardı. İnsanlar “Başımıza bir şey gelir mi?” endişesiyle salonları açmamaya, gösterim yapmamaya başladılar.
Alternatif gösterim olanakları daralınca gözler festivallere çevrildi. Peki, Türkiye’deki festivaller belgesel sinemaya gerçekten alan açabildi mi; tarihsel olarak nasıl bir ilişki kuruldu?
Türkiye’deki ana akım festivaller ilk günden bu yana belgesele hep “üvey evlat” muamelesi yaptı. Programda görünürlerdi ama vitrine sadece çeşit olsun diye konurlardı. Tıpkı televizyon kanallarının yayın boşluğunu doldurmak için belgesele sığınması gibi, ana akım festivaller de belgeseli ana programın yedek dolgu malzemesi olarak gördü.
Filmlerimizi kötü salonlara, kentin diğer ucundaki merkezlere sürdüler. Kötü teknik koşullarda, izlenemeyecek saatlerde gösterimler yapıldı. Altın Koza’da da Antalya’da da bunu yaşadık; kurmaca sinemacılar ile belgeselciler hep ayrı dünyalara, ayrı otellere, ayrı salonlara hapsedildi. Hatta öyle bir çelişki üretildi ki, dezavantajlı saat ve koşullarda gösterilen filme izleyici gelmeyince “Nasılsa izlenmiyor” denerek bölümler büsbütün kaldırıldı.
Ne zaman ki uluslararası arenada belgesel sinema büyük ödülleri toplayıp ivme kazandı, o zaman Türkiye’deki festivaller de kompleksli bir arayışa girdi; bazı belgeselleri kurmaca yarışmalarına dahil etmeye çalıştılar ama bunu ilkeli bir sinema politikasından değil, prestij kaygısından yaptılar.
Belgeselin bu ‘dışlanma hali’ zamanla açık bir sansür mekanizmasına evrildi. Bu kırılma nasıl gerçekleşti?
Belgesel sinema yapısı gereği resmi tarihin, resmi söylemin dışına çıkar; üstü örtülen, duyulmak ve görülmek istenmeyen ne varsa o dip köşelerden çıkarıp memleketin, iktidarın ve salonların masasına koyar. Masaya koyduğunuz an rahatsızlık başlar. Çünkü bu ülkede Dersim ’38’i kimse konuşmak istemiyor. Roboski’yi, Gezi’yi kimse konuşmak istemiyor; her şeyi geçiştirmek, unutturmak istiyorlar.
İşte sansür tam burada devreye girdi. İktidar baskı kurdu, festivaller ise programlarını ve sanatçılarını savunmak yerine uzlaşmayı, filmleri sessizce programdan çıkarmayı tercih etti. Korkunç bir sınav verdiler. Belgesel bölümlerini budadılar, yetmedi Antalya örneğinde gördüğümüz gibi kurmaca yarışmalarını dahi iptal ettiler. Bugün Antalya Altın Portakal kaç yıldır o tahribatı onarmaya çalışıyor; bu yüzden yönetmenler rotasını Altın Koza’ya çevirdi.
‘Bakanlık fonu lütuf değil’
Meselenin bir diğer ayağı da üretim aşamasında yaşanan ekonomik bağımlılık. Kültür ve Turizm Bakanlığı fonları etrafında yürüyen tartışmalarda sıkça “Parayı veren kuralı koyar” yaklaşımını duyuyoruz. Bu fonların kamusal niteliği unutuluyor mu?
O fon gökten zembille inmedi; bizlerden kesilen eğlence vergileriyle, sinema sektörünün ürettiği değerle ve meslek birliklerinin yıllar süren mücadelesiyle kuruldu. İçinde sektör temsilcilerinin de yer aldığı bir kamusal haktır o.
Elbette özerk değil, elbette bürokrasi tahakküm kurmaya çalışıyor. Ancak “Madem öyle, hakkımızdan vazgeçelim” diyemeyiz. Eğer bir yönetmen “Bakanlığa gidiyorum, projeyi biraz yumuşatayım; şuraya başvuruyorum, suyuna gideyim” demeye başlarsa, o andan itibaren sinemasıyla ve hayatla kurduğu bağ sakatlanır. Takla atarak, etrafından dolanarak o duvarı aşamazsınız. Sinema pahalı ve zahmetli bir sanat; “Hiç kimseden fon almayın” demek gerçekçi değil. Yapılması gereken fonlara göre şekil almak değil, fonların yaratıcı alana müdahale sınırlarını geriletmektir.
‘Otosansüre karşı kolektif ifşaya ihtiyaç var’
Peki ya görünmeyen sansür, yani oto-sansür? Sizin de bitirme aşamasında beklettiğiniz bir projeniz olduğunu biliyoruz. Yönetmenler bu iç denetim kıskacından nasıl çıkabilir?
Otosansür sinsi bir virüs gibi. Evet, benim de bitirdiğim ama bir türlü seyirci karşısına çıkaramadığım bir filmim var; çünkü Türkiye şartlarında “sakıncalı” görülen pek çok konuyu barındırıyor. Bunun panzehiri zihinsel teslimiyeti reddetmektir. İktidarın cümleyi bitirdiği yerden cümle kuramazsınız. Sansürle mücadelenin yegâne yolu onu ifşa etmektir. Kapalı kapılar ardında, telefon görüşmelerinde “Başıma şu geldi, bunu kestiler” diye söylenmeyi bırakıp yan yana gelmeliyiz. Yaşadığım son süreçte gördüm ki bana yapılanlar asla münferit değil; fakat insanlar bunu kanıksamış, normalleştirmiş. Asıl felaket bu kanıksama halidir. Çözüm; neyi nasıl yaşadığımızın adını dosdoğru koymakta, birbirimize omuz vermekte ve doğru bildiğimiz sinemayı yapmaktaki ısrarımızda saklı.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et