EMEP Bölge Örgütü Yöneticisi Ergin Tekin: İki yıldır halkın kuşkusunu giderecek somut adım atılmadı
EMEP Bölge Örgütü Yöneticisi Ergin Tekin, sürece ilişkin değerlendirmesinde iki yıldır, sürecin iktidar tarafından halkı beklentiye sokan bir oyalama taktiğine dönüştüğünü söyledi.
Fotoğraf: Dilan Temiz/Evrensel
Elif Ekin Saltık
[email protected]
Meclisten geçen çerçeve yasa ile birlikte Türkiye’de ve Ortadoğu’da pek çok gelişme yaşanırken, gözler bu sürecin demokratik bir çözüme evrilip evrilemeyeceğine çevrilmiş durumda. EMEK Partisi (EMEP) Bölge Örgütü Yöneticisi Ergin Tekin’le bu gelişmeleri konuştuk. Tekin, kalıcı bir barış ve demokratikleşme için en temel şartın, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar değil, Türk ve Kürt emekçilerinin sürecin gerçek karar alıcısı haline gelmesi olduğunu ifade etti.
İki yıldır devam eden süreçte çerçeve yasanın Meclisten geçmesinin üzerinden bir buçuk ayı aşkın süre geçti. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü açısından gelinen noktayı genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sürecin başlamasından bu yana yaklaşık iki yıllık bir zaman geçti. Bu zaman zarfında Kürt hareketi gerekli adımları atarken, devlet adına dile getirilen söylemler dışında halkın kuşkusunu giderecek somut adımlar atılmadı. Aksine, iktidarın söylemleri “terörü bitirme” üzerine kurulu ve halen meselenin temeli olan sorunun demokratik çözümüne dair ortada bir gelişme yok. El sıkışma dönemi de dahil olmak üzere süreç, Cumhur İttifakı tarafından hep bir oyalama ve halkı beklentiye sokma taktiği izlenerek geçiriliyor.
Süreç elbette ki iktidar cenahından, iç cepheyi güçlendirme hedefiyle paralel ilerliyor. Aslında temel hedef de sorunu çözmekten öte belirli, sınırlı haklar sunarak hem içeride iktidarını korumak hem de bölgede nüfuz elde etmek… İki yılı geçen sürede halen kayyımlara dair somut bir adım atılmadı. Bir yandan “Ahmetler göreve dönüyor” deniyor, diğer yandan kayyımlar hâlâ devam ediyor. Bunun da üstüne, başka partilerin kazandığı belediyelerin yönetimleri, hukuksuzluklarla ve çeşitli ayak oyunlarıyla gasbediliyor. Bir yandan “Demirtaş evine dönecek” deniyor ama diğer yandan AYM ve AİHM kararları uygulanmıyor. Üstüne muhalif kesimler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Böyle bir pratik, doğal olarak zaten süreçte çok bilgi alamayan halklarımızın sürece dair şüphelerini artırıyor. O yüzden inisiyatifin henüz büyük oranda iktidarın elinde olduğu bir noktadayız. Ancak bunu tersine çevirmek mümkün, mücadeleyi ilerleterek, halkın sürece kendi talepleriyle dahil olabileceği bir hattı kurarak bunu yapabiliriz.
Fotoğraf: Evrensel
"Eksikliklere itiraz ederken, somut adımlara ‘evet’ dedik"
Çerçeve yasaya dair tartışmalar sürüyor, EMEP’in çözümden yana politik tavrı net olsa da kamuoyunda zaman zaman “EMEP yasaya hayır mı diyor?” soruları gündeme geldi. Kürt sorununun tam hak eşitliği ekseninde çözümü için nasıl bir tutum alıyorsunuz?
Biz Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünden, Kürt halkının tam hak eşitliğinin güvence altına alınmasından yanayız. Çerçeve yasa gündeme geldiğinden beri de bu yaklaşımımızı sürdürdük. Dolayısıyla tutumumuzun bu açıdan görülmesi gerekir. Taslak önümüze son dakika getirildi, buna rağmen yıllardır yaşanan savaştan acılar çeken halkımız adına tek bir somut adımın atılma ihtimalini bile önemli bularak yasaya ‘evet’ dedik. Tabii ki yasaya dair eleştirilerimizi de sunarak...
Nitekim yasa teklifinde silahların susması, gerillanın toplumsal yaşama katılması, cezaevinde ve sürgünde bulunan insanların ülkelerine dönmelerinin önünü açabilecek bazı düzenlemeleri olumlu bulduğumuzu belirttik. Ancak bunların Kürt sorununun çözümü anlamına gelmediğini de açıkça söylüyoruz. Yaklaşımımız, iktidarın hazırladığı çerçeveyi olduğu gibi onaylamak değil, barış ve demokratik çözüm yönündeki her somut adımı desteklerken, eksikliklere ve demokratik hakların güvence altına alınmamasına itiraz etmektir.
Bizim açımızdan asıl mesele, Kürt halkının yıllardır dile getirdiği taleplerin karşılanmasıdır. Geçmişte yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmesi, kayyım uygulamalarına son verilmesi ve halkın seçtiği yöneticilerin görevlerine iade edilmesi, ana dilinde eğitim ve kamusal hizmet hakkının güvence altına alınması, Kürt kimliğinin anayasal güvenceye kavuşturulması ve AİHM ile AYM kararlarının eksiksiz uygulanması gibi adımlar olmadan kalıcı bir çözümden söz edilemez.
Asıl olması gereken, halkın sürece seyirci kalmamasıdır. Kürt sorunu milyonlarca insanın yaşamını doğrudan ilgilendiren tarihsel ve toplumsal bir sorundur. Dolayısıyla çözüm, kapalı kapılar ardında hazırlanan düzenlemelerle ve yalnızca Meclis’te yürütülen görüşmelerle değil; Kürt ve Türk işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve demokratik güçlerin süreçte söz ve karar sahibi olmasıyla sağlanabilir. Sürecin kalıcı bir barışa dönüşebilmesi için tam hak eşitliğinin, demokratik hakların ve özgürlüklerin güvence altına alınması gerekir. Sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’ demekten öte, söylediğimiz şeyin esası budur.
"Tarihsel ittifak örnekleri Alevilerde kaygı doğuruyor"
Abdullah Öcalan’ın Yavuz Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakına yaptığı gönderme Alevi inancına sahip kesimlerde kaygılara yol açtı. Çeşitli milliyetçi çevrelerin etkisindeki yoksul emekçilerin eğilimlerini körükleyerek Türk ve Kürt emekçilerini karşı karşıya getirmeyi hedefleyen ırkçı saldırılar da yaşanıyor. Bu ayrışmalara ve saldırılara karşı nasıl politik bir hat izleyeceksiniz?
Bu coğrafyada yüz yıllardır yok sayılan iki kesim var: Aleviler ve Kürtler… Osmanlı’dan günümüze Alevilerin yaşadığı katliamlar bilinir. Bunlardan biri de Yavuz döneminde yaşananlardır. O nedenle söylemek gerekir ki, bu katliamları hatırlatacak tarihsel ittifak örnekleri doğal olarak Alevi halkımızda çeşitli kaygılar doğuruyor. O yüzden verilen örnekler yeni kaygılara vesile olmamalıdır.
Alevilerin kaygıları da Kürt halkı içerisinde inanç üzerinden yaratılmak istenen ayrışmalar da görmezden gelinemez. Çözüm süreci, eşitlik ve özgürlük temelinde halkların ortak yaşamını kurmanın zemini olmalıdır.
Bugün Türk ve Kürt emekçilerini birbirine düşürmek isteyen milliyetçi ve ırkçı politikaların hedefinde aslında aynı sınıf var: Emeğiyle yaşayanlar. İşsizliği, yoksulluğu ve sömürüyü yaratanların karşısında işçiyi bölmek, sermayenin ve şoven ırkçı siyasetin işine geliyor. Buna dikkat etmemiz gerekir. Fındık işçilerine yönelik saldırılar, tribünlerde yükselen ırkçı ve hakaret içeren tezahüratlar bunun yansımalarıdır. EMEP olarak milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı işçilerin birliğini, halkların eşitliğini savunmaya devam edeceğiz.
"Rojava’da temel haklar güvence altına alınmadı"
Rojava’da SDG’nin Suriye devlet yapısına entegrasyonu sağlandı. Ancak bölgede ana dili eylemleri başta olmak üzere hak mücadeleleri devam ediyor. Suriye’nin demokratikleşmesi ile bölgedeki halkların kimlik, dil ve haklarının güvence altına alınması mücadelesini nasıl bir süreç bekliyor?
Yakın zamanda Mazlum Abdi’nin açıklamasıyla SDG’nin bağımsız askeri güç olarak feshedildiği ve güçlerinin Suriye ordusuna entegrasyonunun tamamlandığı duyuruldu. Ardından Mazlum Abdi, Şam yönetiminin danışmanı olarak atandı. Ancak bütün bunlara rağmen bölgede temel sorunların aşılmış olduğunu söylemek mümkün değil. Entegrasyonun tamamlandığının açıklanmasının hemen ardından yaşanan saldırılar, cezaevindeki olaylar ve özellikle Kürtçe eğitim konusunda atılan geri adımlar, sürecin henüz halkların temel haklarını güvence altına alan bir zemine oturmadığını gösteriyor. 15 yıldır ana dilinde eğitim verilen okullarda Kürtçe eğitim sınırlandırıldı. Buna karşı protesto eylemleri de devam etti. Bu durum açıkça gösteriyor ki Rojava’da önümüzdeki dönemde mücadele çeşitli biçimlerde devam edecek.
Bugün asıl mesele Kürtlerin, Arapların, Alevilerin, Dürzîlerin ve diğer tüm halk ve inanç gruplarının kimliklerinin, dillerinin ve temel haklarının anayasal güvence altına alınmasıdır. Bunun yolu da başta Kürt halkı olmak üzere Suriye’nin bütün halklarının ve inanç gruplarının ortak mücadelesinden geçiyor. Demokratik, eşitlikçi ve seküler bir Suriye, ancak halkların birbirinin haklarını savunduğu ortak bir mücadeleyle kurulabilir.
"Bölgesel asgari ücret bölgede fiilen uygulanıyor"
Yeni OVP ile birlikte enflasyon ve hayat pahalılığının yükü işçi ve emekçilere yıkılırken, özellikle bölge illerinde fiilen uygulanan düşük ücret politikasının “bölgesel asgari ücret” tartışmalarıyla yasal hale getirilmek istenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de uzun zamandır tartışılan konulardan biri de bölgesel asgari ücret meselesi. Şimdi de yeni Orta Vadeli Program’ın (OVP) açıklandığı bu dönemde, sermayenin iktidardan temel beklentilerinden biri haline geldi ve artık yasal hale getirilmesi isteniyor. “İsteniyor” diyoruz, çünkü bölgesel asgari ücret zaten bölge illerinde fiilen uygulanıyor. İşsizliğin ve sömürünün çok yoğun, istihdamın da düşük olduğu bölgemizde sermaye bu fırsatı değerlendirip fiili bir bölgesel asgari ücreti yıllardır uyguluyor.
Ucuz iş gücünün yaygın olduğu, alım gücünün ciddi biçimde düştüğü bir dönemde açıklanan yeni üç yıllık OVP ile sermayeye yönelik yatırım ve teşvik politikaları sürdürülürken, işçi ve emekçilerin omuzlarındaki vergi ile hayat pahalılığı yükü daha da ağırlaşıyor. Üstelik bölge, düşük ücretli ve güvencesiz çalışmanın yanı sıra maden ve doğa talanının da yoğunlaştığı bir alan haline getiriliyor.
Her yerde, başta işçiler olmak üzere emekçilerin ekonomik sorunlara yönelik tepkileri artıyor; ancak bu tepkilerin ortak bir güce dönüşmesindeki zayıflıklar da devam ediyor. Bölge örgütlerimiz bu dönemde demokrasi mücadelesini büyütürken, sömürüye, güvencesizliğe, düşük ücret dayatmasına ve maden-doğa talanına karşı; insanca yaşam, güvenceli iş ve örgütlü mücadele taleplerini daha da öne çıkaracak. İşçilerin kendi talepleri etrafında bir araya gelmesini ve yerel mücadeleleri güçlendirmeyi önümüzdeki dönemin temel görevlerinden biri olarak görüyoruz.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et