Yeni bir eğitim-öğretim yılına başlarken öğrenciler üniversite kapılarından sırtlarındaki çantaların yanı sıra katlanarak büyüyen bir geçim derdi, çözülemeyen barınma krizi, fahiş yemekhane zamları ve her köşe başını saran koyu bir geleceksizlik hissiyle adım atıyor. Ders kayıtlarının, kalacak yer arama telaşının ve bütçeyi denkleştirme sancısının tam ortasında amfileri dolduran gençlik, bu bozuk düzenin değişmeyeceğini tartışıyor. İktidarın, sermaye medyasının ve yılgınlıktan beslenenlerin el birliğiyle büyüttüğü bu karamsarlık dalgası; gençliği kendi kabuğuna hapsetmeyi, yanı başındaki sıra arkadaşıyla göz göze gelmesini engellemeyi ve en nihayetinde teslim almayı hedefliyor. Oysa penceremizi kentin, kampüsün ve bu sınırların biraz ötesine açtığımızda karşımıza bambaşka ve capcanlı bir gerçek çıkıyor.
Halklar sokakta!
Bugün emperyalizmin derinleşen krizleri, yeniden paylaşım savaşları ve doymak bilmez kâr hırsı yüzünden devasa bir yangın yerine dönmüş durumda. Ancak bu tablonun yalnızca bir yüzü. Diğer yüzünde ise bu barbarlığa, yoksullaştırmaya ve savaş naralarına boyun eğmeyen halkların, işçilerin ve gençliğin sokakları zapt eden direnci duruyor. Norveç’te halk İskandinavya’nın NATO’nun savaş üssü haline getirilmesine karşı “NATO Kuzeyden Çık!” diyerek sokakları inletirken, İngiltere’den İsveç’e, New York meydanlarından konser sahnelerine kadar yüz binler Gazze’deki soykırıma ve İsrail siyonizmine karşı Filistin bayraklarını dalgalandırıyor. İrlanda halkı katliamcı bir devletle sahada futbol oynanmasını reddedip boykot bayrağını yükseltirken, İspanya’da Madrid sokakları derinleşen konut krizine ve zorla tahliyelere karşı ayaklanıyor; sosyal hizmet işçileri halkı sokağa atan operasyonlara katılmayı reddederek barınma hakkını savunuyor. Almanya’da savaş sanayisine dev bütçeler aktarılırken sosyal hakları tırpanlanan yüz bini aşkın metal işçisi fabrikalardan meydanlara akıyor, on binlerce lise ve üniversite öğrencisi zorunlu askerlik dayatmasına ve militarizme karşı boykotlar örgütleyip zenginlerin savaşlarına karşı geleceğini savunuyor. Arjantin’de Milei’nin üniversiteleri ve kamu kaynaklarını budayan şok politikalarına karşı 70’ten fazla şehirde on binler öfkesini haykırıyor, Fransa’da kamu emekçileri insanca ücret için genel grev hattını örüyor. Kısacası dünya, emperyalizme karşı alttan alta kaynayan dev bir kazan hâline gelmiş durumda ve halklar dört bir yandan bu gidişata güçlü kıvılcımlarla itiraz ediyor.
Çizilen savaş ve sermaye rotaları
Dünyada yaşanan bu altüst oluşların, savaş krizinin ve sermaye saldırganlığının Türkiye’deki yansımaları; her gün en ağır biçimde yaşanıyor. Saray rejimi, emperyalist sistemin yarattığı çatlaklardan pay kapma ve sermayenin kârını büyütme hevesiyle militarist ve saldırgan bir rota çiziyor. Bir yandan Mekke Savunma İttifakı’ndan Körfez sermayesiyle yürütülen pazarlıklara, emperyalist maden tekellerine peşkeş çekilen yaşam alanlarından NATO taahhütlerine kadar uzanan bir dış politika izlenirken; diğer yandan “yerli ve milli şahlanış” adı altında savaş sanayisi parlatılıyor. Her gün televizyonlarda İHA-SİHA gibi yeni geliştirilen mühimmatlarla övünülüyor fakat aslında üretilen her bir mühimmatın, dünyanın bir başka köşesinde yoksul ve emekçi halkların üzerine doğrultulduğu gösterilmiyor. Üstelik bu militarist büyümenin bedeli gençlere güvencesiz çalışma koşulları, daralan istihdam olanakları, silinmeyen kredi borçları ve kısılan eğitim bütçeleri olarak ödetiliyor.
İktidar sermayenin, savaş tekellerinin ve holdinglerin vergi borçlarını silip kasalarını kamu kaynaklarıyla doldururken, bütçeyi savaşa ve ranta akıtırken, sıra öğrencilere geldiğinde “tasarruf” söylemine sarılıyor. Bugün bir üniversitelinin beslenememesi, yemekhane zamları yüzünden tek öğüne mecbur kalması ya da fahiş ev kiraları ve yetersiz KYK yurtları yüzünden sokakta kalması; doğrudan bütçe tercihlerinin ve zenginleri daha zengin eden ekonomik programların sonucu. İşte bu yüzden yoksullaşmaya karşı söz söylerken meseleyi bütçenin nereye harcandığına bağlamak, üniversite bütçelerinin derhal artırılmasını ve kamu kaynaklarının savaş ve rant odaklarına değil; bilimsel ve parasız eğitime aktarılmasını talep etmek zorundayız. Gençler sefalet düzeyindeki KYK burslarıyla ayın ilk haftasını bile çıkaramazken, verilen krediler mezuniyetin hemen ardından hayatları ipotek altına alan bir borç batağına dönüştürüyor. Bu soyguna karşı durup ihtiyacı olan her gence karşılıksız burs verilmesini, burs miktarlarının en az asgari ücretin yarısı düzeyine yükseltilmesini ve birikmiş kredi borçlarının şartsız silinmesini amfilerde en yüksek sesle talep etmeliyiz.
İş birlikçi üniversiteler suç ortağı haline geliyor
Sermayenin ve savaş makinelerinin üniversitelerdeki tahribatı sadece cepleri boşaltmakla da kalmıyor; bizzat kampüslerin demokratik, bilimsel, özerk niteliğini ve üniversite öğrencilerinin geleceklerini hedef alıyor. Üniversite-sanayi iş birliği altında amfiler ASELSAN, ROKETSAN, Baykar gibi savaş sanayi devlerinin ve çok uluslu tekellerin ucuz iş gücü devşirdiği merkezlere çevrilmek isteniyor. İktidarın ve sermaye ortaklarının İsrail’le ticari ve askeri bağları koruma riyakarlığı kampüslere kadar sirayet ediyor. Gazze’de çocuklar bombalanırken o bombaları üreten, taşıyan ve fonlayan şirketlerle iş birliği yapan üniversite yönetimleri bu cinayetin suç ortağı haline geliyor. Bu nedenle üniversitelerin savaş sanayisiyle ve sermayeyle kurduğu bu organik bağın derhal kesilmesini istemek, Filistin’de soykırım suçu işleyen İsrail ile ilişkili tüm tekellerin kampüslerimizden kovulmasını savunmak bugün barış mücadelesinin sorumluluğu hâline geliyor.
Örgütlü birliğimizle umudu büyütelim
Elbette bu yağma ve sömürü düzenini tıkır tıkır işletmek isteyenler, üniversitelerde en ufak bir itirazın filizlenmesine bile tahammül edemiyor. Üniversiteler kayyum rektörlerin keyfi kararlarıyla, kulüplere getirilen yasaklarla, soruşturma tehditleriyle ve kampüs kapılarına yığılan polis barikatlarıyla yönetilmeye çalışılıyor. Ancak ne yemekhane ve yurt zamlarına ne de bu baskı rejimine razı olmak kaderimiz değil. Sorunların kaynağı nasıl siyasi ve sınıfsal tercihlere dayanıyorsa çözümün yolu da amfilerden yemekhane kuyruklarına, yurt koridorlarından kulüp odalarına kadar yan yana gelip taleplerin arkasında kararlılıkla durmaktan geçiyor.
Dünyada halkların yakmaya başladığı o kıvılcımlar, bugün Türkiye üniversitelerinde de bir çıkış rotasının mümkün olduğunu gösteriyor. Yılgınlığı, yalnızlık hissini ve bu bozuk düzenin içerisindeki bireysel kurtuluş masallarını bir kenara bırakıp sıra arkadaşlarımızın gücüne inanma vakti. Gençliği yoksullaştıranlarla dünyayı kana bulayanların aynı merkezden beslendiğini bilerek savaşa karşı barışı, sermayenin kâr hırsına karşı insanca yaşamı, kayyumlara ve baskılara karşı özgür ve demokratik üniversiteyi savunmalıyız. Dünyada kaynayan kazan Türkiye’de de kaynamalı ve bu kazanın ateşi, üniversitelerde bir araya gelen gençliğin örgütlü mücadelesiyle harlanmalı. Böylesi bir mücadele hatırlatmalı ki, karamsar olmaya hakkımız yok. Şimdi mücadelenin meşalesi elden ele dolaşıyor, meşaleyi yakmayıp zinciri bozmak da bu ateşi büyütmek de bizim elimizde.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et