Pelin ve Cihan
Yıldız Teknik Üniversitesi
Yıldız’ın kapısından içeri adım attığımız bu günlerde, içimizdeki o tanıdık his yeniden canlanıyor. Kampüste gördüğümüz tanıdık yüzler, orta bahçede yapılan sohbetler, her sene tekrar tekrar konuşulan ve her dönem daha da artan sorunlar... Fakat “Yıldız’a dönmek” sadece yeni bir ders dönemine başlamak değil, yan yana durmak ve umudu birbirimizin gözünde yeniden bulmak anlamına gelmeli. Çünkü kapıdan girerken heybemizde sadece geçen seneden devraldığımız sorunlarla değil, yan yana geldiğimizde neleri değiştirebildiğimizin, mücadelemizle neleri geri kazandığımızın deneyimiyle giriyoruz. Mücadelemize kaldığımız yerden nasıl devam edeceğimizin rotasını çizmek ise karşımızda ne olduğunu, neyin karşısında mücadele etmemiz gerektiğini konuşarak mümkün
Öğrenci mi, ucuz işçi mi?
Özellikle Eylül ayının ilk haftasında açıklanan Orta Vadeli Program (OVP) ile üniversitelere ayrılacak bütçeden ve yapılması gereken harcamalardan tasarruf edileceği bugünden belli oluyor. OVP ile gençliği okurken çalışmak zorunda bırakan ve kampüste ucuz iş gücüne dönüştüren politikaların devam edeceğini görüyoruz. Yapılacak zamların yaşam maliyetleri karşısında erimesi, bilhassa KYK bursu ve kredisi alan gençler için geçim derdinin derinleşeceği anlamına geliyor. Daha okula başlamadan yemekhaneye yapılan zam, ring seferlerinin azaltılması veya öğrenci maillerine bağlı hesapların depolama alanının düşürülmesi gibi örnekler de bunu daha somut hale getiriyor.
İŞKUR Gençlik Programı, üniversite öğrencilerinin ucuz iş gücüne dönüştürüldüğü ana proje olarak, OVP’yi tamamlar nitelikte karşımıza çıkıyor; YTÜ’de program kapsamında 1.384 öğrencinin haftada en fazla 3 gün çalışması planlanıyor. Program, gençlerin çalışıp para kazanabilecekleri avantajlı bir yol olarak sunulurken, bir öğrencinin neden okurken çalışmak zorunda olduğu sorusu göz ardı ediliyor.
Bu noktada aldığımız eğitimin nasıl şekillendiğine de bakmak gerekiyor. Üniversitelerde hangi alanlara yatırım yapılacağından hangi bölümlerin ve programların öne çıkarılacağına kadar birçok karar, olması gerektiği gibi toplumun ve öğrencilerin ihtiyaçlarına göre değil, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor. Üniversiteler öğrenciyi toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yetiştiren kurumlar olmaktan çıkarılıp iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına göre biçimlendiren kurumlara dönüştürülüyor. Böyle bir eğitim anlayışında bilginin ve bilimsel üretimin toplum yararına kullanılması değil, sermayenin ihtiyaçlarına cevap vermesi öne çıkıyor. Sonuç olarak, karşı karşıya kaldığımız niteliksiz eğitimi, yetersiz olanakları ve geleceksizliği bu tablodan bağımsız okumak mümkün olmuyor.
Eğitimden alıp savaşa vermek
Sermaye iş birliğinin YTÜ’deki en önemli karşılıklarından birini de “savunma sanayisi” alanında açılan ve bu alana yönlendiren derslerde görüyoruz. Metalurji ve Malzeme Mühendisliği programında yer alan “Savunma Sanayii Malzemeleri” veya Bilgisayar Mühendisliği’nde “Savunma Sanayii 401” gibi seçmeli derslerle savunma adı altında savaş sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda bir eğitim alanı oluşturuluyor. Üniversitelerde hangi alanların öne çıkarıldığına baktığımızda, bunun sadece bir dersle sınırlı olmadığını, eğitimin giderek sermayenin ve savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirildiğini de görüyoruz. Üniversitelerdeki ders içerikleri, uygulamalar ve iş birlikleri bizlerin daha rahat iş bulması veya toplumun bilimsel ihtiyaçlarının karşılanması için değil, iktidarın emperyalist ilişkiler içindeki hedeflerini hayata geçirmek üzere üniversiteleri dönüştürmesinin birer çıktısı. Bu, mühendisliği toplumsal fayda üreten bir alan olmaktan çıkararak yalnızca bu çıkar ilişkilerine ve savaş politikalarına hizmet eden dar bir konuma sıkıştırmaktadır. Bizi yönlendirdikleri bu alan, geleceksizliğimizi büyütmekten ve bizi emperyalist savaşların birer parçası haline getirmekten başka bir anlama gelmiyor.
Türkiye’nin içinde bulunduğu konum itibarıyla yanı başında sürdürülen savaşlar ve soykırımlar sürerken, bu savaşların yarattığı ekonomik ve siyasi sonuçlardan faydalanmak için savaşa ayrılan bütçenin eğitime ayrılan bütçeden katbekat fazla tutulması, üniversitelerin de bu politikalardan bağımsız olmadığını gösteriyor. Özellikle üniversite-sanayi iş birliği adı altında sermayenin üniversitelerde daha fazla alan bulmasının önü açılıyor. Kampüslerde açılan teknokentler ve zorunlu stajlar bunun en belirgin örnekleri. Gençlerin bugün yaşadığı sorunlar, geleceksizlik ve geçim sıkıntısı da üniversitelerde uygulanan politikaların doğrudan bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Saray rejimi, savunma bahanesiyle milliyetçi propagandalarla gençliği kendine yedekleme çabalarını politikalarının ideolojik kolu olarak sürdürürken, yoksulluk ve geleceksizlik bu yedeklemenin önüne geçebilir hale geliyor.
Bugünün gerçeği: bağımlı, antidemokratik üniversite
Karşılaştığımız sorunların biri de gençliğin eğitiminin ve emek gücünün sermayenin hizmetine sunulması sürecinin keyfiliği. Müfredatlar sıkça bilimsellikten uzaklaşacak şekilde değiştirilirken, Cumhurbaşkanı kararıyla fakülteler açılıp kapatılıyor. YTÜ’de Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi’nin kurulması ve Uygulamalı Bilimler Fakültesi’nin bir gecede kapatılması bunun güncel örnekleridir. İhtiyaçlarımız ve irademiz yok sayılarak dışarıdan alınan bu kararlar, demokratik yolların tıkandığını gösteriyor.
Saray rejiminin faşizmi üniversitelerde inşa etmesini kayyım rektör uygulamalarında da görebiliyoruz. YTÜ’de 30 kulübün kapatılmasıyla demokratik alanlarımızın hedef alınmasının asıl nedeni, iktidarın öğrencilerin yan yana durduğu, tartıştığı ve örgütlendiği alanları hedef alması. Dolayısıyla bu saldırılar, izole olmanın, geri çekilmenin gerekçesi değil, aksine yan yana gelişlerin, sözümüzü birlikte söylemenin ne denli büyük bir güç olduğunu açıkça gösteriyor. Öğrencilerin bir araya geldiği, tartıştığı ve ortak irade gösterdiği her alan, kendi demokratik haklarımızı savunabilmemiz açısından vazgeçilmez bir yerde duruyor. Bu alanları inatla korumamızın ve yeni alanlar yaratmamızın önemi açık. Üniversitelerde yaşadığımız sorunlara karşı sözümüzü söyleyebildiğimiz ve birlikte hareket edebildiğimiz sürece bu sorunların karşısında bir güç oluşturabiliyoruz.
Peki, çözüm nerede?
Bu sorunların çözümü, salt rektör kararlarıyla veya kendiliğinden gelmeyecek. Örgütlendikçe elimizden nelerin gelebileceğinin farkına varmalıyız. 19 Mart sürecinde bunun somut bir örneğini yaşadık; üniversitede yaklaşık 5 bin öğrencinin katıldığı forumlarda bir araya geldik, ne yapacağımızı birlikte tartıştık ve fakültelerde boykotlar örgütledik. Binlerce öğrencinin aynı talepler etrafında bir araya gelmesi ve alınan kararların hayata geçirilmesi, üniversite içerisinde nasıl bir güç oluşturabileceğimizi gösterdi. Benzer şekilde, bugün ringlerin parasız olması da bir fakültedeki sorunun çözülmesi de mücadeleyle kazanıldı.
Her öğrenci için parasız, bilimsel ve demokratik eğitim hakkını savunmak, kulüplerimize ve üniversitemize sahip çıkmak bizim elimizde. Kampüsteki antidemokratik uygulamalar iktidarın ve sistemin politikalarından bağımsız değil; demokratik üniversite mücadelesiyle demokratik Türkiye mücadelesi birbirinden ayrılamaz. Bugün demokratik bir ülke talebini büyüteceksek, bunun yolu kampüste kurduğumuz her alandan ve politik bir örgütlülükle yan yana durmaktan geçiyor. Şimdi kapıdan içeri adım attığımızda birbirimizin gözünde gördüğümüz o umudu fakültelerde ve kulüplerde yeniden büyütme zamanı. Özerk, demokratik üniversite, bağımsız, demokratik Türkiye!
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et