Aybora SAĞLAM
Anadolu Üniversitesi
Üniversitelerde yeni dönemin başlamasıyla beraber Saray rejiminin kampüslerde yeni baskı ve yasakları tertiplemesi eşzamanlı gelişti. İktidarın ideolojik ve ekonomik programının okulumuza yansımalarını, geçtiğimiz sene kayyım rektörlüğün açtığı altı boş soruşturmalar ve ÖGB’lerin öğrencilere yaptığı müdahalelerle kendisine karşı çıkan tüm sesleri susturmaya çalıştığı gibi örneklerle gördük. Bu tablo karşısında kulüp ve topluluklar; rektörlüğün pratikte uygulamaya çalıştığı program karşısında sessizliklerini koruyan veya somut bir mücadele örmekten uzak, yukarıdan aşağı örgütlenen görüşmeleri çözüm olarak kabul eden yapılarıyla karakterize edilebilirler. Geçtiğimiz hafta tepeden inme bir yönergeyle kulüplerin kullandığı odaların boşaltılması gerektiğinin söylenmesi, kayyım rektörlüğün alanlarımızı daraltmak üzere attığı bir adımdı. Kararın öğrencilerin söz hakkını kullanabildiği, birlikte düşündüğü ve ürettiği alanlar için yarattığı tehdide rağmen meseleye politik bağlamından kopuk bakılması nedeniyle bunun karşısında birleşmek pek mümkün olmuyor.
Yok edilen kulüp odaları mı öğrencilerin bir araya geldiği alanlar mı?
Kulüpler etrafında gelişen olaylar ne kadar Anadolu Üniversitesi özelinde bir sorunmuş gibi gözükse de bu meseleyi memlekette örgütlenen faşist saldırılardan bağımsız ele alamayız. Üniversitelerde kulüplere yönelik saldırılar elbette yeni bir olgu değil. Boğaziçi’nde üniversitelerin sermayenin arka bahçesine dönüştürülmesini reddeden öğrenci bileşenlerinin ortak bir mücadele hattında birleşmesinin üzerinden çok da zaman geçmedi. Sonrasında kayyım rektörlük, kulüp yönetimlerini görevden alarak eylemleri sindirmek üzere harekete geçmişti. Bu örnek sonsuz okyanustaki tek bir su damlası. Uygulamada taktikler değişiklik gösterse de üniversitelerde örgütlenen politikalar bize bir gerçeği gösteriyor: Kampüslerin öğrencilerin değil, patronların ihtiyaçlarına göre dizayn edildiği. Atılan her bir adım, üniversitelerin bilim yapılan alanlardan uzaklaşarak ucuz emek yuvalarına dönüştürülmesinin birer parçasıdır. Bu noktada kulüplere stand haftasında gelen odalarının boşaltılması emri ve ÜniAK’a stantların olduğu alanda çadır tahsis edilmesi tesadüf olmaktan çıkıyor. Mücadeleye en sıkı sarılmamız gereken zamanda kulüpleri öğrencilerin mücadele araçlarından biri olarak örgütlemekten ziyade meseleyi sadece bir alan sorununa indirgeyen, kayyım rektörlüğün verdiği sözlere sığınarak statükoyu koruyan bir çizginin izlenmesi; üniversite gençliğinin mücadelesini baltalamaktan öteye gitmiyor. Bu meselenin çeşitli kanallar aracılığıyla gündeme taşınması üzerine rektörlük, gönderdiği yönergeden geçici diyebileceğimiz bir geri adım atarak kulüplerin odaları boşaltması gereken süreyi erteleyip bir ay içinde tamamlanacak olan yeni binada kendilerine ayrılacak olan odalara geçebileceklerini kulüp yönetimlerine bildirdi.Ne kadar kulüplere verilen bir haftalık boşaltma süresinden geri adım atılması olumlu bir gelişme olsa da bu, kayyım rektörlüğün saldırılarından veya öğrencilerin bir araya geldiği alanları daraltmak üzere attığı adımlardan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Tam tersine rektörlük bugün beklettiği ancak yarın tekrardan vitesini artırarak atacağı adımlar için yeni fırsatlar kovalamaya devam edecek.
Kulüpler öğrencilerin bir araya geldiği alanlar olmanın haricinde kolektif karar alma ve üretmenin de alanlarıdır ve bu yüzden bu kadar saldırıya uğramaktadırlar. Ancak süreçlerin sadece kulüp yöneticilerinin iradesine bağlı olduğu, üyelerinin gelişmelerden haberdar bile edilmediği ve ilerleyen haftalarda oda boşaltmalarının gerçekleşmeyeceğine dair hiçbir güvencenin verilmediği bir toplamda “kazanımdan” bahsetmenin güç ilişkileri içerisinde elle tutulabilir bir karşılığı yoktur. Hele ki sürece “zarar gelmemesi” için bir adım dahi ileri atılmayan anlayış baştan sakat doğar.
Rektörlüğün geri adımı karşısında mücadelede ileri adım atmalıyız
Gelinen durumda kulüp yönetimleri rektörlükle kurulacak diyalog aracılığıyla “barışçıl” bir çözüm peşinde koşarken öğrencilerin fakültelerinde ve dersliklerinde birleşerek sürecin bir öznesi haline gelmesi tartışmaların dışında kalıyor. Ancak deneyimlerimiz ve tarih bize gösteriyor ki, sermayenin planlarını bozguna uğratan ve onların kampüslerdeki temsilcilerini geri püskürten şey; öğrencilerin kendi kararlarını aldığı, taleplerini belirlediği demokratik mekanizmalarda birleşmesi ve mücadelede seferberlik ilan etmesi olmuştur. Bu doğrultuda kulüplerimizi mücadele alanı olarak yeniden örgütlemediğimiz sürece kazanılmış tüm haklarımız birer birer elimizden alınmaya, bir araya geldiğimiz her alan zaptedilmeye devam edecek. Bunun karşısında kulüplerle sınırlı kalmayıp üniversitede temsil mekanizmalarını kurmak ve güçlendirmek üzerine hareket etmeli; kulüp odalarının kapatılmasına karşı verilecek mücadeleyi demokratik, özerk bir üniversiteyi inşa etmenin bir parçası olarak görmeliyiz. Bunu gerçekleştirdiğimiz takdirde karanlığın sonundaki çıkış yolu gözükecektir. Şüphesizdir ki, kulüplerin dayanışması ve ortak irade göstermesi değerlidir ve öne çıkarılmalıdır fakat hareketin ihtiyaçlarını karşılamakta yetersizdir. Bugün önümüzde duran görev; tartışmaları geniş öğrenci kitleleri arasında yaygınlaştırmak, kulüpleri mücadelenin birer parçası haline getirmek ve kendi mekanizmalarımızı inşa ederek kayyım rektörlüğün karşısında bir birlik oluşturmaktır.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et