Ömür ÖZVAR
ODTÜ
İklim krizini 'yeşil aklama' projeleri ve çözümden uzak iklim politikalarıyla fırsata çevirme amacında olan devletler, 1995 yılından bugüne her yıl düzenlenen COP zirveleriyle doğayı talan etmeye devam ediyor. Bu sene Antalya’da düzenlenecek olan COP31 İklim Zirvesi öncesinde, geçmiş zirvelerdeki katılımcılara ve alınan kararlara baktığımızda, bu zirvelerin kimlerin çıkarları için düzenlendiğini görmek hiç de zor değil.
Sermayenin İklim Zirvesi
COP zirvelerine katılanlar yalnızca devlet başkanları veya uluslararası kurum ve kuruluşlarla sınırlı değil. Bunların yanı sıra petrol devleri ve fosil yakıt lobileri, her yıl binlerce şirket temsilcisi ve CEO ile birlikte zirveye katılır. Resmi müzakerelerin yürütüldüğü alanlarda; hem devlet delegesi olarak hem de uluslararası ticaret ve sanayi birlikleri üzerinden sektör temsilcisi sıfatıyla yer alırlar. Amaçları ise sera gazı emisyonunun yaklaşık %75’ini oluşturan fosil yakıtların kullanımının sonlandırılmasına yönelik adımlar atılmasını engellemek ve karbon emisyonu ticaretinde söz sahibi olmaktır.
Bu sermaye grupları; Karbon Yakalama, Kullanımı ve Depolama (CCUS) gibi sözde çevre dostu projelerle fabrikalardan veya enerji santrallerinden çıkan karbonu yakalayıp yer altında depolar ya da yakalanan karbonu yeniden endüstriyel süreçlerde kullanır. Bu projelerle depolanan karbon yüksek risk barındırır. Eğer karbon yeryüzüne sızarsa çevredeki insanlara ve ekosisteme ciddi zararlar verebilir. Aynı zamanda yakalanan karbonun tekrar kullanımında da çoğu şirket gazı yüksek basınçla petrol yataklarına pompalayarak daha fazla petrol çıkarmak için kullanır. Doğa dostu olarak pazarlanan bu tür projeler, fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine daha da artırır ve şirketlerin servetlerine servet katmasının önünü açar. Kendilerini yeşil enerji dönüşümünün liderleri olarak konumlandıran sermayedarlar, iklim krizinin asıl sorumluları olmalarına rağmen yarattıkları kötü imajı tersine çevirmeye çalışır; hükümetlerle bir araya gelerek kendi faaliyet alanlarını genişletir ve kendilerini meşrulaştırırlar.
Devlet yöneticileri de doğayı koruma konusunda sermayedarlardan farklı düşünmez; çünkü onların çıkarlarıyla burjuvazinin çıkarları ortaktır. Her ikisi de ormanları, nehirleri ve atmosferi birer yaşam alanı olarak değil; alınıp satılabilen ve üzerinden kâr edilebilecek birer piyasa unsuru olarak görür. Elde edecekleri serveti her zaman doğanın önüne koyan bu emperyalist devletler ve sermaye grupları, doğa üzerindeki yıkıcı etkilerini meşrulaştırmak ve kendilerini çözüm arayışındaymış gibi göstermek adına sürekli yeni masalar etrafında toplanırlar.
Kapitalizmin Gölgesinde Sahte Çözümler
İnsanlığın yaşam koşullarına ve küresel ekosisteme en büyük tehditlerin başında gelen iklim krizine çözüm bulmak adına ülkelerin 2015 yılında imzaladığı Paris Anlaşması emperyalistlerin ve burjuvazinin çıkarlarını bir araya getiren müzakerelerin bir sonucudur.
Temel amacı, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 1,5°C ile sınırlandırmak; en fazla ise 2°C seviyesinde tutmak olan Paris Anlaşması’nda ülkeler, her 5 yılda bir emisyon azaltma hedeflerini belirleyerek Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) oluşturur. Ancak Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) raporları, sunulan bu beyanların eksiksiz uygulandığı senaryoda bile konulan hedeflerin gerisinde kalınacağını ve küresel ısınmanın 2,3°C ile 2,5°C civarında seyredeceğini bizlere göstermektedir. Verilen beyanların yetersizliğinin sebebi ise devletlerin, yüksek maliyetli yenilenebilir enerji dönüşümlerine geçmede doğayı değil mali çıkarlarını gözetmesi ve büyük fosil yakıt şirketlerinin gelir kaybını önlemek adına onların talepleri doğrultusunda kararlar almasıdır.
Bir ülkenin hedeflerini tutturamadığında finansal veya hukuki bir yaptırımla karşılaşmaması da doğa talanının önünü açmaktadır. Ülkelerin kâğıt üstünde vaat ettikleri bir yana, halihazırda yürüttükleri mevcut politikalara bakıldığında eylemlerin sözlerin gerisinde kaldığı açıkça görülmektedir. Fosil yakıt şirketlerine vergi indirimi ve teşvik sağlanması, yeni termik santrallerin kurulması ve "sürdürülebilirlik" adı altında nadir toprak elementlerine erişimi kolaylaştırmak için madencilik faaliyetlerine izin verilmesi, günümüzde birçok ülkenin yasaları tarafından desteklenmektedir. Yürütülen bu politikalar ise vaat edilen hedeflerden tamamen bağımsız bir şekilde dünyayı 2,8°C'lik bir ısınmaya götürmekte.
Paris Anlaşması kapsamında gelişmiş ülkelerin, iklim krizinden en çok etkilenen gelişmekte olan ülkelere finansal destek sağlaması gerekmekte. Önceki zirvelerde bu finansmanı artırma kararı alan devletler, 2020 yılına kadar sağlamaları gereken yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanını ancak 2022 yılında aktarabilmişti. Gelişmiş ülkelerin taahhüt ettikleri fonları zamanında vermiyor oluşu bir yana, sağlanan finansal desteğin nasıl verildiği de çok tartışmalı. Kaynağın %70-80’lik büyük bir kısmı ticari ya da düşük faizli kredilerden, yani borçlardan oluşuyor. Sadece küçük bir kısmı geri ödemesiz olacak şekilde gelişmekte olan ülkelere aktarılıyor. Sanayileşme oranın düşüklüğü nedeniyle iklim krizine bilimsel olarak en az sebebiyet veren gelişmekte olan ülkeler, bir yandan iklim felaketleriyle mücadele ederken diğer yandan zengin ülkelerden aldıkları bu parayı faiziyle geri ödemek zorunda bırakılıyorlar.
Paris Anlaşması’nın 6. maddesinde düzenlenen karbon emisyonu ticareti ise gelişmiş ülkelerin sanayi faaliyetlerini ve enerji altyapılarını dönüştürüp emisyonlarını azaltmak yerine, karbon kredisine sahip ülkelerden kredi satın alarak doğaya verdikleri zararı "nötrlemiş" gibi göstermelerine olanak tanır. Ayrıca bununla da yetinmeyen zengin ülkeler karbon emisyonu ticareti yapmadan, kendi emisyonlarını kâğıt üzerinde sıfırlamak amacıyla Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki yoksul ülkelerden milyonlarca hektarlık arazi satın alır ve başka ülkelerin doğal kaynakları sayesinde emisyonlarını beyan ettikleri seviyelere çekerler. Bu sömürgecilik faaliyetlerini önleyecek veya cezalandıracak hiçbir yaptırım mekanizması da Paris Anlaşması’nda bulunmamaktadır.
Emperyalist devlet başkanları ve büyük fosil yakıt şirketlerinin türlü oyalama taktiklerinin ve çıkar hesaplarının tartışıldığı COP zirveleri, devletlerin ve şirketlerin sözde çözüm arayışlarıyla göz boyadıkları vitrinlerden ibarettir. Gerçek çözüm; sorunun asıl kaynağı olan hükümetlerin ve şirket sahiplerinin masaları etrafında değil, iklim krizinin yıkıcı etkilerini bizzat yaşayan dünya halklarının örgütlü mücadelesinden geçmektedir.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et