Ela Naz
Ankara
Kantindeki fahiş zamları, tuvaletlerdeki hijyen krizini ya da okullardaki can güvenliğimizi tartışırken sıklıkla aynı yanıtla karşılaşıyoruz: “Hangi birini konuşalım ki? Önce baştakilerin gitmesi lazım!”
Bu söz ilk duyulduğunda son derece politik ve radikal bir tepki gibi gelebilir. Ancak biraz kazıdığımızda, bu cümlenin arkasına gizlenen iki büyük tehlikeyle karşılaşıyoruz: öğrenilmiş bir çaresizlik haliyle değişimi sadece iktidar değişimine indirgeyen bir yanılsama ve "Benim yapabileceğim bir şey yok" yanılgısı.
“Önce baştakiler gitsin” demek, meşru bir öfkeyi ifade ederken bir yandan da değişimi gelecekteki belirsiz bir tarihe havale ediyor. Siyasetin ve burjuva muhalefet anlayışının gençliğe yıllardır aşıladığı en büyük yalan şudur: “Siz şimdilik bekleyin, zamanı gelince sandıkta birileri halledecek.” Oysa devasa bir iktidar figürü yaratıp onu yenilmez görmek, liseliyi kendi okulunda bile güçsüz hissettiriyor. “Ben okul idaresine tuvalete sabun koydurtamazken koca rejimi nasıl değiştireyim?” duygusu hâkim oluyor. Böylece makro düzeydeki büyük öfke, mikro düzeydeki eylemsizliğin kılıfına dönüşüyor.
Sadece iktidarın değişmesi çözüm mü?
Üstelik bu ertelemeci yaklaşım çok temel bir gerçeği ıskalıyor. Diyelim ki bekledik ve “başımızdakiler” gitti. Peki yerine gelenler okulları ticarethane, bizleri de müşteri olarak gören bu anlayışı bir anda söküp atacak mı? MESEM'lerde sıra arkadaşlarımızı patronlara ucuz iş gücü olarak satan, eğitime bütçe ayırmak yerine kâr hırsını merkeze koyan bu kapitalist düzen, sadece hükümet değişti diye kendiliğinden yıkılacak mı? Elbette hayır. Çünkü karşımızdaki asıl sorun sadece “başımızdakilerin” varlığı değil, onun da temsilcisi olduğu bu çürümüş sermaye düzeninin ta kendisidir. Bizi müşteri, velilerimizi yürüyen cüzdan, emeğimizi ise sömürülecek kaynak olarak gören bu sistemi yıkmak zorundayız.
“Sistemi yıkmak” fikri ilk başta kafamızda ulaşılamaz, soyut veya "ütopik" bir hayal gibi canlanabilir. Oysa sistemi değiştirmek uzak bir gelecekte gökten inecek sihirli bir an değildir, bugünden ilmek ilmek örülecek bir süreçtir. Çünkü bu sömürü çarkları bizim yaşam alanlarımızda, tam da okullarımızda dönüyor. Kendi lisesinde kantin zamlarına karşı yan yana gelip idareye geri adım attıramayan veya aktif olmayan kulübü için bir araya gelemeyen bir gençlik o büyük kapitalist sistemi nasıl yıkabilir? Okulda yürüteceğimiz “küçük” görünen her mücadele -bir imza kampanyası yürütmek, kantin fiyatlarına karşı boykot örmek veya haksızlığa karşı sesi yükseltmek- aslında o büyük sistemi yıkacak olan kitlesel öz gücün antrenmanıdır.
Ertelemek değil bugünden değişimin öznesi olmak!
“Önce baştakiler gitsin, sonra okulu konuşuruz” gibi bir sıralama yapmak büyük bir yanılsamadan ibarettir. Başımızdakileri gönderecek ve bu çürümüş sistemi kökünden değiştirecek olan şey; okullarda, fabrikalarda ve sokaklarda büyüteceğimiz örgütlü gücümüzden başka bir şey değildir. Biz bugün kendi yaşam alanlarımızda bir irade ortaya koymazsak, baştakiler değişse bile sömürü ve geleceksizlik sadece maske değiştirerek devam eder.
Öfkemizi ertelemeyelim, çaresizliğe teslim etmeyelim. Bu sistemin yıkılması ütopik değildir. Asıl ütopik olan, biz hiçbir şey yapmadan her şeyin kendiliğinden düzeleceğini sanmaktır. Geleceği değiştirmek, bugünün küçük gibi görünen o cesur adımlarından geçer.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et