Haydarpaşa’nın Son Memuru üzerine: 'Kurmaca, hakikatten kötü oldu'
Haydarpaşa Garı’nın 2027’ye ertelenen açılış takvimi ve kentsel dönüşüm tartışmaları sürerken, yazar Başar Öztürk ile garın tasfiyesini, romandaki karakterlerin adalet arayışını ve yıllardır süren toplumsal direnişin anlamını konuştuk.
Haydarpaşa Garı | Fotoğraf: Hasan Can Bilici/Evrensel
Ahmed Ziya Aydın
Haydarpaşa Garı, yalnızca taş duvarlardan, raylardan ya da tarihi bir mimariden ibaret değil, İstanbullu emekçilerin hafızasında derin izler bırakmış bir simge. Yıllardır var olan kentsel dönüşüm tartışmaları, restorasyon süreçleri ve ana işlevinden uzaklaştırılma çabalarıyla gündemden düşmeyen Haydarpaşa Garı’nın, son olarak önümüzdeki günlerde başlayacak İstanbul Kültür Yolu Festivali kapsamında kapılarını açması bekleniyordu. Yapılan son dakika açıklamalarıyla garın açılışı 2027 yılına ertelendi.
Bu mekansal ve kültürel dönüşüm halini, TCDD bürokrasisine adım atan genç bir avukatın gözünden mercek altına alan Başar Öztürk’ün Haydarpaşa’nın Son Memuru romanı, tam da bu tasfiye hikayesini ve kurumun “çözülüşünü” edebi bir zemine taşıyor. Yazar Başar Öztürk’le Haydarpaşa’nın geçmişten bugüne evrilen hikayesini konuştuk.
Başar Öztürk
"Tasfiye bir tren gibi ilerler"
Haydarpaşa’nın Son Memuru, TCDD bürokrasisi içine giren genç bir avukatın gözünden hem bireysel bir hikayeyi hem de bir kurumun ve garın çözülüşünü anlatıyor. Bir hukukçu ve yazar olarak Haydarpaşa Garı’nı ve onun son dönemini anlatan bir roman yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Neden odak noktası olarak Haydarpaşa’yı ve bir demiryolu memurunu seçtiniz?
Yazmaya başlayacağım zamanlarda bir tasfiye hikayesi anlatmak istiyordum. Hayallerimde, yaşadığım ülkede, inandıklarımda bir tasfiye ve çözülme hali söz konusuydu. Bu duyguyu yoğun yaşadığım için bunun yazma sürecinde beni motive edeceğine inanıyordum öyle de oldu. Tasfiye derken sadece mekânsal değil, zamansal ve uzamsal da bir tasfiyeden bahsediyorum, bir sökülüş.
Tasfiye, ray üzerindeki bir tren gibi kaçınılmaz olarak ilerler, sağa sola sapma iradesi olmadan neredeyse kaderci bir ilerleyiştedir. Onu güçlü ve dramatik anlatıma elverişli kılan da bu sanırım. Sonun hemen değil de yavaş yavaş ama engellenemez şekilde her hücrenize sine sine her hücrenizi çürüte çürüte gelmesi… Yazarken aradığım bu tasfiye iklimine Haydarpaşa çok iyi uyuyordu. Hikayeyi de daha sahici kılıyordu. Ben de elimden geldiğince, bu harika mekânın tasfiyesini bir insan ve zaman tasfiyesiyle birleştirmeye çalıştım. Karakteri burada çalışan biri yapmak, aslında anlatıcı açısından kaçınılmazdı. Onun gar binasıyla paralel şekilde çözülmesini istiyordum.
Romanda garın çatı katındaki yanık ve is kokusu, geçmişe ait değerlerin ve bir dönemin kaybı olarak tarif ediliyor. Karakteriniz Efes ihaleyi iptal ederek süreci durdursa da bu durum genel gidişatı ve yıkımı engelleyemiyor. Bireysel veya bürokratik hamlelerin böylesi büyük kentsel dönüşüm kararları karşısındaki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Efes, bireycilikle nihilizm arasında sallanan bir karakter. Özellikle babasının sosyalist görüşlü bir idealist olmasının, ailede geçim sıkıntısına ve sürgünlere yol açmasından çok etkilenmiş. Ama bu öyle bir şey ki, bir sorun orada durmaya devam ediyor. Bireyci olmanız, nihilist olmanız, o sorunu da o sorunun size tesir etmesini de engellemiyor. Rakibin sizden güçlü olması, sizi yenebilecek kudrette olması, savunduğunuz şeyin önemini de zaruriliğini de değiştirmiyor. Evet, yenmek için mücadele harika olurdu ya da mücadelenin sonunda kazanacağınızın garantisinin size verilmesi, ama doğrunun yanında kalabilmek de yenileceğini bilerek mücadele etmek de daha az kıymetli değil. Aslında Efes, benim de mücadeleler konusunda bir özeleştirim de diyebilirim. Teşhisler, “farkındalıklar”, çıkarımlar, “iyi insan”, “duyarlı insan” olmalar… Bunların ufacık bir eylemin karşısında tüy kadar değeri yok sanırım. Asıl olan bu çağda bile eylem.
"Haydarpaşa emekçileri ‘kadrodan’ fazlaydı"
Kitapta sadece ana gar binası değil, arkasındaki lojmanlar, orada yaşayan personelin hayatı ve komşuluk ilişkileri de geniş yer tutuyor. Haydarpaşa’yı sadece bir bina olarak değil, çevresindeki lojman ve çalışanlarıyla birlikte ele almanızın sebebi neydi?
Tabii, burada çalışan demiryolcu emekçilerin hepsi bir kadrodan ibaret değildi. Memur maaşıyla oturmanın neredeyse imkânsız olduğu, daha çok varsılların yaşayabildiği mahallelerde lojmanlar vasıtasıyla oturma imkânı tanınmıştı onlara. O lojmanlarda aileler vardı, çocuklar vardı. İlk aşklar, küskünlükler, komşu kavgaları, kıskançlıkları, hep birlikte lojman avlusunda yapılan sohbetler vardı. Balyozunuzu gara vurduğunuzda bu hayatlara moloz parçalarının sıçramaması mümkün değildi.
Tüm bu duygularla demiryolu çalışanlarının romanda yer almalarını istedim. Belgesel nitelikte olmasa da anlatının sahiciliği açısından bunun şüphesiz benim yararıma olduğunu düşünüyorum.
Romanda Haydarpaşa’nın gar işlevinden çıkarılıp “Habitat Kadıköy” adıyla turizm, otel ve kültür alanına dönüştürülmesi kurgulanmıştı. Bugün de Haydarpaşa ve Sirkeci garları Kültür Yolu Festivali, arkeopark ve tasarım merkezleri gibi projelerle gündeme geliyor. Kitaptaki bu dönüşüm kurgusuyla bugün yaşanan somut adımları karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz?
Hayat bana yazarken sıklıkla şunu hatırlattı: Kurmaca asla insanın hakikati kadar kötücül ve yıkıcı olamaz. Haydarpaşa’nın gar olarak kalmasından, emekçilerine ve yolcularına yeniden kavuşmasından yanayım. Bir kültür AVM’sine dönüşmesini istemiyorum. Sadece şunu diyebilirim: Art-Washing’e giden yollar iyi niyet illüstrasyonlarıyla bezelidir. Ben yutmadım, kanmadım.
Kitapta “Bir gardan trenlerini almak, bir kurdun dişlerini sökmekten farksızdır, trensiz kalırsa çürür” diyor. Tren seferlerinin olmadığı, peronların ve banliyölerin çalışmadığı bir Haydarpaşa, kentin ve halkın hafızası açısından ne ifade eder?
Ben bunu İngiliz aristokratlarının, Afrika’da safarilere katılıp, vurdukları aslanların başlarını keserek salonlarına asmasına benzetiyorum. O aslan ne kadar o salona aitse, trensiz Haydarpaşa da o kadar size ait. Haydarpaşa gözünüze hoş gelecek bir kar küresi figürü değil. O bir gar ve her gar gibi sadece demiryolcu emekçilerine ve yolculara ait olmalı.
Birçok kişi yıllardır garın asıl işleviyle kalması için nöbet tutuyor ve mücadele ediyor. Kitaptaki o kaçınılmaz yenilgi ve çaresizlik hissinin karşısında, bugün sürdürülen bu toplumsal mücadeleyi nasıl görüyorsunuz?
Bu toplumsal mücadeleyi, Haydarpaşa ile ilgili yazılan, yazılacak tüm kitaplardan, çekilecek tüm filmlerden, tüm farkındalık çalışmalarından, tespitlerden, harikulade çıkarımlardan hepsinden ama hepsinden çok daha kıymetli buluyorum. Çünkü o toplumsal mücadele, bir eylem.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et