Feridun, KHK ile çağının sillesini yemiş bir akademisyen
‘Beni Bir Temiz Dövseler’ romanında Başar Başarır, barış bildirisine imza attığı için KHK ile üniversiteden uzaklaştırılan Feridun’u ve bu eşikte onun geçmişe, İstanbul’un hafızasına ve edebiyatın dünyasına sığınmasını anlatıyor.
Anıl Mert Özsoy
[email protected]
Başar Başarır’ın Beni Bir Temiz Dövseler romanı, bugünün sıkışmışlığından geçmişin kapılarına açılan tuhaf ve ironik bir yolculuğu anlatıyor. Romanın merkezindeki Feridun, KHK ile üniversiteden uzaklaştırılmış, hayatının ve mesleğinin anlamını yitirdiği bir eşikte geçmişe, İstanbul’un hafızasına ve edebiyatın dünyasına sığınıyor. Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndan Narmanlı Han’a, Ahırkapı Feneri’nden Rumeli Hisarı’na uzanan bu yolculukta İstanbul, salt bir mekân olmaktan çıkıp zamanın katmanlarını birbirine bağlayan canlı bir geçiş alanına dönüşüyor. Tanpınar’dan Yahya Kemal’e, Melih Cevdet’ten Nâzım Hikmet’e uzanan edebî hafıza da romanın dünyasında bir dekor olmanın ötesinde, Feridun’un kendisini anlamlandırma biçiminin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Başarır, KHK, yaşlılık, parasızlık, mutsuz evlilik ve ölüm gibi ağır meseleleri mizahın imkânlarından yararlanarak anlatıyor. Geçmişe sığınmayı bir nostalji biçiminden çok, bugünün siyasal ve toplumsal koşulları içinde sıkışmış bir insanın kendisine yeniden anlam arama çabası olarak kuruyor. Romanın dili de bu yaklaşımın izlerini taşıyor: Eski İstanbul Türkçesi, argo, atasözleri, uydurma deyimler, popüler kültür ve edebiyat tarihi aynı cümlede buluşuyor.
Başar Başarır’la bugünden kaçma arzusunu, İstanbul’un zaman ve mekân içindeki eşsiz konumunu, edebiyatla kurulan kişisel ilişkiyi, KHK sonrası hayatı, geçmişin bugün üzerindeki ağırlığını, aile hafızası ile toplumsal hafıza arasındaki gerilimi ve romandaki mizah anlayışını konuştuk.
‘Feridun, KHK marifetiyle kürsüsünden koparılmış biri’
Beni Bir Temiz Dövseler daha ilk sayfalardan gerçekliğin sınırlarını esnetiyor: Feridun, İstanbul’da geçmişe açılan kapıların peşine düşüyor ve 1930’lara ulaşmaya çalışıyor. Romanınız, insanın bugünden kaçma arzusunun yansıması mı?
Böyle de okunabilir elbette. Hani turist için bir tanım vardır ya, turist olduğu yerde olmak istemeyen kişidir, diye. Bu genellemeyi genişleterek yaşadığımız çağın bütün insanları için söyleyebiliriz belki. Uzaylıların gelip dünya düzenini değiştirmesini bekleyenlerden tutun da fantastiğin her türlüsüne umut bağlayanların, ezoterizm yahut yeni dünya inançlarının çekimine kapılanların “şimdi ”den başka bir zaman ve düzen özlediğini iddia edebiliriz. Devrim fikrinin yerini alan zamane umutları böyle yeşeriyor. Şaşırmamak lazım. Yalnız Feridun’u bir lokmacık savunmak isterim. O çağının acımasız sillesini yemiş, barış bildirisi imzaladı diye KHK marifetiyle çok sevdiği kürsüsünden koparılmış bir adam. Kaçıp kurtulma arayışını mazur görebiliriz bencileyin.
Romanın güçlü fikirlerinden biri, geçmiş ile bugün arasında gerçekten bir kapı bulunabileceği düşüncesi. Üstelik bu kapının izi Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndan Narmanlı Han’a, Ahırkapı Feneri’nden Rumeli Hisarı’na kadar İstanbul’un hafızasında aranıyor. İstanbul’u, zamanın katmanlarını saklayan bir tür arşiv olarak mı kurdunuz?
Arşiv diyemem, çünkü bu kelime mana itibarıyla durağan ve sabit bir yığını temsil ediyor. İstanbul ise batıdan gelenler için doğunun, doğudan gelenler için batının kapısıdır. Bu ikilik, bu geçiş zaman boyutunda da çalışır. İstanbul şimdiyle geçmiş arasındaki düzlemde de düğüm noktasıdır. Yaşayan, işleyen, dönen dolaplarıyla sürekli değişen bir geçiş yeridir kentimiz. Coğrafyanın payını da unutmayalım. Boğaz’ı, yukarıdan aşağıya dökülen suları, hayvanların bitmek bilmeyen göç yollarını da hesaba katarsak İstanbul pekâlâ zaman ve mekân içinde bir boyut değiştirme vasfını haizdir.
‘Hatırlamak güzel şey vesselam’
Romanda Tanpınar’dan Yahya Kemal’e, Melih Cevdet’ten Nâzım Hikmet’e uzanan geniş bir edebî hafıza var. Bu isimleri birer kültürel referans olarak kullanmak yerine romanın olay örgüsünün içine sokuyorsunuz.
Karakterin, bu meyanda Feridun’un yaşamayı tercih ettiği dünyanın aktörleri, oradaki dostlarıdır bu isimler. Onlarla denk, arkadaş hatta müttefik görmektedir kendini. Yazma işinin emekçileri, edep vadisinin yürüyüşçüleri olan bu isimleri göz hizasında, kendiyle eşit ve benzer görür. Varlığı bu aleme adanmış, ram olmuştur. Feridun’u kurarken seçtiğim yöntem bana az buçuk edebiyat malumatfüruşluğu yapma imkânı da tanıyınca belki biraz coşmuş olabilirim. Lakin pişman değilim. Hatırlamak güzel şey vesselam.
‘İnsani dertleri abartmadan anlatmayı tercih ediyorum’
Roman son derece ciddi meselelerden söz ediyor ama neredeyse hiçbir zaman ciddiyetin diline teslim olmuyor. KHK, yaşlılık, parasızlık, mutsuz evlilik, ölüm, tarih ve kayıp bile mizahla anlatılabiliyor. Sizin edebiyatınızda mizah, trajedinin karşıtı mı yoksa trajediye dayanabilmenin bir biçimi mi?
Bu genel bir tutum, benimsediğim, bir hırka gibi giyindiğim koruyucu kalkanım benim. İnsanî dertleri abartmadan, büyütmeden, sıkıntıyı dünyanın merkezine layık görmeden anlatmayı tercih ediyorum. Gelip geçiyoruz sonuç olarak, ardımızda bıraktığımız şehirler de, toplumlar da hep şen kalıyor. Trajedi diyorsunuz, bir sanat formu olarak trajedi bu çağın geride bıraktığı arkaik formlardan biri sayılabilir mi acaba?
Romanınızda atasözleri, uydurma deyimler, argo, eski İstanbul Türkçesi, popüler kültür, tarih ve yüksek edebiyat aynı cümlede buluşabiliyor. Romanın üslubunu nasıl oluşturdunuz?
Olay örgüsü ve karakterler kendine göre bir dille geliyor her zaman. O karakter öyle konuşur, çünkü öyle düşünür, öyle bilir. Benim dil anlayışım maziyle bugünü aynı kazanda kaynatmak üzerine kurulu olduğundan -bazen anakronik kalsa dahi- yüzyıllara ve türlere tur bindiren cümleler kurmaktan haz alıyorum. Yazmaya oturduğumda başka türlüsü gelmiyor elimden. Elbet sonucun ne derece tutarlı ve/veya lezzetli olduğuna karar verecek olan okur ve edebiyat eleştirmenleridir. Bu tarzın, salt ben böyle seviyorum diye, güzel yahut iyi olduğuna dair mutlak bir uzlaşı beklemek haddim değildir. Sonuç olarak beğenen okuyacak, beğenmeyen söylenecek. Yayınlamanın bedeli de budur.
‘Siyaseten katledilmiş bir kariyer’
Feridun’un KHK ile üniversiteden uzaklaştırıldıktan sonra tarihe giderek daha fazla gömülmesi önemli. Bir insanın bugündeki varoluş alanı daraltıldığında geçmişe yönelmesini nasıl okuyorsunuz? Burada siyasal sürgün ile nostalji arasında bir bağ var mı?
Çok isabetli tespit. Hatırlarsanız yakın geçmişte bu KHK mağdurlarını medeni ölülere çevirmemiz gerektiğine dair gaddar yorumlar dahi okumuştuk yandaş basında. Geçim sıkıntısı, iaşe, ibade zorluğu bir yana, ki bunlar da öyle kolay işler değildir malumunuz, koskoca bir hayatla baş başa kalan okumuş yazmış, birikimli akademisyenlerin ömürlerinin kalan kısmında ne yapmaları, kendilerini nereye koymaları bekleniyordu ki? Siyaseten katledilmiş bir kariyerden geriye kalan enkazın altından çıkan insanın hayatına tekrar mana katmak için önünde hangi seçenekler kalmıştı? Kaçış, geçmişe sığınma, bildiğini tek ve mutlak bir anlam odağı sayma ihtiyacı… Belki bu tercihlerden sadece biriydi, başka türlüsü de olabilirdi; ama Feridun’un yolu hiç de imkânsız görünmedi gözüme.
Walter Benjamin’in tarih düşüncesinde geçmiş tamamlanmış ve kapanmış değildir; bugünün belirli anlarında yeniden parlayabilir. Feridun’un zaman kapıları da geçmişi böyle yaşayan, hâlâ bugüne müdahale edebilen bir alan haline getiriyor. Romanı yazarken geçmişin bitmediği fikri sizin için ne kadar belirleyiciydi?
Geçmiş bugün bizimle birlikte yürüyor, evet. Mekanizma çalışıyor. Belki romanda anlatıldığı gibi değil, yani kolayca tahlil edilebilecek belirgin bir mantığı yok ama yine de geride kalan şeyler, hayatlar, insanlar bizi canavarlar gibi takip ediyor. Biz hatırlamamayı, aktif olarak unutmayı tercih etsek dahi.
Ailenin kendi içinde ürettiği anlatılarla bir toplumun kendi tarihini üretmesi arasında bir benzerlik görüyor musunuz? Roman özelinde aile üyelerinin farklı geçmişler anlatması, daha büyük ölçekte toplumsal hafızanın nasıl kurulduğuna dair küçük bir model olarak okunabilir mi?
Aile zor bir ilişki modeli. Kötüyü susup iyiyi söylemek üzerine bir yöntem öneriyor Sadun Kaptan, misal. Bu anlık seçeneklerden biri olabilir. Ancak duyguların dünyasında şahsi algı o derece değişken ki, geçmişten bir anıyı anlatırken aynı deneyimi paylaşmış insanlar birbirine tamamen tezat şeyler söyleyebiliyor. Çünkü yaşantı her ne kadar ortak olsa da duygulanım tamamen kişisel. Toplumsal hafıza ise bambaşka çalışıyor. Genellikle bizzat yaşayanların, tanık olanların değil, o anlatıdan bir medet umanların kurguladığı, manipüle ettiği, her dönemde baştan yazmaya gayret ettiği bir hikâye o. Beni Bir Temiz Dövseler, kendi çapında bir karşı katkıdır, hayır o işler öyle olmadı deme gayretidir. Her ne kadar cılız, eksik, öznel olsa dahi.
Son olarak, okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?
Beşinci romanı yazıp hamseyi tamamlama azim ve kararlılığındayım efendim.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et