Efe Kasım İSPİR
Kadıköy/İstanbul
Cormac McCarthy’nin 1985 tarihli romanı “Kan Meridyeni’’, geçtiğimiz ağustos ayında ilk defa Türkçeye çevrildi. Yazarın “İhtiyarlara Yer Yok’’ ve “Yol’’ gibi romanları daha önce yayınlanmış ama en az onlar kadar çok tartışılan ve pek çokları için Amerikan edebiyatının en iyi romanlarından olan Kan Meridyeni ise okurla buluşmamıştı. Bahsi geçen diğer romanlarının çok başarılı klasikleşmiş filmleri bulunmakta ancak Kan Meridyeni birkaç defa niyetlenilmesine rağmen hiçbir zaman beyaz perdeye taşınmamış. Kitabın şimdi Türkçeye çevrilmesinin sebebi olarak son yıllarda internette bir tartışma konusu haline gelmesi ve hakkında sayısız içerik üretilmesi dolayısıyla Türkiyeli okurlar tarafından da talep edilmesini gösterebiliriz. Şimdiye kadar yayınlanmama sebeplerinden biri çevirisinin zorluğu olabilir. McCarthy noktalama işaretlerini çok az kullanmasıyla meşhur bir yazar. Parantez ve tırnak işaretleri romanda yok; virgülü de mecbur değilse kullanmıyor, onun yerine “ve’’ bağlacıyla cümleyi uzatıyor. Daha olası bir sebep ise kitabın içerdiği şiddet oranı. Peşinen söyleyeyim, bu kitabı çoğu arkadaşıma tavsiye edemem. Belli bir yaşın altındaki arkadaşlarımızın ise asla okumamaları gerekiyor. Kitapta neredeyse her sayfadasında ayrı bir şiddet olayı yaşanıyor. Tek sorun şiddet de değil, bu romanda ‘iyi karakter’ yok. İyilik diye tarif edebileceğimiz tek eylem kitabın başlarında bir kere isimsiz karakterler tarafından yapılıyor, o da toplamda eserin yüzde birini bile oluşturmuyor. Ne zaman bir cinayet işlense bütün görgü tanıkları olayı izlemekle yetiniyorlar. Okur da tıpkı onlar gibi, sayfalar ilerledikçe artık bu şiddete ve gaddarlığa karşı hassasiyetini yitiriyor.
Birbirleriyle çatışsalar da yerli halka soykırım ortak fikirleri
Bu eserin türünü tanımlamak için eleştirmenler tarafından “Amerikan batısına karşıt” anlamına gelen “anti-western’’ terimi kullanılıyor. (Bu doğu taraftarı oldukları anlamına gelmiyor) Roman, “antisi’’ olduğu türün yaygın olduğu dönemde ve o coğrafyada geçmesine rağmen klasik ‘western’lerde bulunan kahramanlık, dindarlık, medeniyet gibi bütün değerleri tersyüz ediyor. Roman boyunca takip ettiğimiz isimsiz ‘çocuk’; evinden kaçıp ABD’nin çeşitli yerlerinde kısa süreli işlerde çalışıp birkaç şiddet olayına karışmasının ardından, kısa süreliğine bir paralı asker bölüğüne dahil olur ve sonrasında kendini Glanton Çetesiyle bulur. 1840’larda gerçekten ABD-Meksika sınırında terör estirmiş olan John Glanton ve Çetesi, başta Amerikan yerlileri olmak üzere bütün sivil halka karşı uyguladıkları vahşetle; Komancheler, Apacheler gibi yerli kabilelerle olan çatışmalarıyla bilinirler. Geçimlerini olabilecek en aşağılık şekilde sağlarlar: İnsanların kafa derilerini ABD ve Meksika hükümetlerine satarak. (1837 yılında Meksika’nın Chihuahua eyaleti, her Apache kafa derisi başına ödül koydu. Her erkek kafa derisi için 100 peso, her kadın için 50, her çocuk için 25 peso. Bulduğum örneklerin sadece biri.) Görüyoruz ki, 1846-1848 yılları arasında savaşmış ve kitabın geçtiği dönemde ise hem birbiriyle hem kendi içlerinde çatışma halinde olan bu iki devlet; bölgenin gerçek halkının soykırımı konusunda birbirleriyle aynı politikayı izliyorlardı.
Yazar üzerinde oturduğu mirasın özeleştirisini veriyor
Glanton Çetesi’ni incelediğimizde ise saçtıkları vahşeti saf sadistik ve ırkçı güdülerle uygulamadıklarını görüyoruz, bunlar ne kadar önemli bir rol oynasalar da. Haydutluk yoluyla biriktirdikleri metayı daha yüksek fiyata satabilmek için sürekli yer değiştiriyorlar, rekabetin daha az olduğu alanlara gidiyorlar, muhasebe ve iş bölümü yapıyorlar, işverenlerinin kendilerinden istediği kafa derisi kotasını dolduramadılarsa yerli olmayan insanları da öldürüyorlar. Bütün bu şiddetin iktisadi sebepleri kitap boyunca ayrıntılarıyla veriliyor.
Cormac McCarthy, romanı yazdığı yaklaşık 10 yıllık süreçte tarihi belgelerden ve çetenin gerçek üyelerinden biri olan Samuel Chamberlain’in otobiyografisinden yararlanmış, bahsettiği bölgelerde uzun zaman geçirmiş. Bunlara dayanarak emperyalist yayılmacılığın, ulus mitinin ve soykırımcılığın çirkin gerçek yüzünü kitabında ortaya koyuyor. Yani, beyaz bir adam olarak üstüne oturduğu mirasın ve geçmişin özeleştirisini veriyor.
Kan Meridyeni, Marksist bir okuma için bol bol malzeme verdiği halde, romanın sosyalist bir mesaj verdiğini iddia etmek imkânsız. Yazar, “İhtiyarlara Yer Yok” kitabında da yaptığı gibi, ‘kötülük’, ‘iktidar’, ‘şiddet’ gibi kavramları metafizik ve mutlak unsurlar olarak ele alıyor. Eserlerindeki kötü karakterlerin ortak noktasını Nietzsche’nin tarif ettiği biçimiyle güç istenciyle hareket etmeleri oluşturuyor. ‘Köle ahlakı’ndan kopuşu, kayıtsızca şiddet uygulayarak buluyorlar. İki romanda da bu karakterler herhangi bir cezayla karşılaşmadan yollarına devam ediyorlar. İki romana da kolektif anlatılara yer vermeyen bir nihilizm hâkim.
“Savaş nihai bir oyundur, savaş tanrıdır…”
Kitapla tartışmaya başlamadan önce en ikonik karakterini inceleyelim. Yargıç Holden saf kötülüğü temsil ediyor. Kendisiyle karşılaştığımız ilk sahnede bir rahibin vaazı esnasında kilise olarak kullanılan çadıra dalıyor. Rahibi göstererek çeşitli yüz kızartıcı suçlardan bütün eyaletlerde arandığını halka ilan ediyor. Bunun üzerine kilisede inanılmaz bir kargaşa çıkıyor, insanlar birbirlerini yaralamaya başlıyorlar ve çadır çöküyor. Bu kaos devam ederken Yargıç bir barda oturuyor; etrafındakiler ise rahibi nereden tanıdığını, söylediği şeyleri nereden öğrendiğini soruyorlar. Ama o, kendisini ilk defa o çadıra girince görmüş ve hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. Yargıç iki metreden uzun, vücudunda hiçbir tüy olmayan, cildi bembeyaz, cüssesiyle orantısız aşırı küçük elleri olan, çocuksu yüze sahip biri gibi tarif ediliyor. Birçok dil biliyor, bilimin pek çok alanında eğitimli. Çete’nin komuta zincirinde ikinci sırada. Romanda mistik güçleri olan tek karakter. İnternette gördüğüm pek çok okuma, Yargıç’ın doğrudan Şeytan’ı sembolize ettiğini söylüyor, buna ben de katılıyorum. Romandaki bazı sahnelerin Dante’nin “Cehennem’’i ve İncil’deki Şeytan tasvirleriyle doğrudan paralellikleri var. Yargıç Holden’ın gerçekten var olduğuna dair tek kanıt Samuel Chamberlain’in otobiyografisi. McCarthy de buradan aldığı yaratıcı hürriyetle dönemin kolektif gaddarlığını tek bir karaktere yüklemiş olsa gerek. Yargıç Holden kitap boyunca aforizmalarla konuşuyor. Kitabın en çok alıntı yapılan yerlerinden olan 17. bölümde dediklerini inceleyelim:
“İnsanların savaş hakkında ne düşündüğü hiçbir şeyi değiştirmez. Savaş sürer. Savaş hep buradaydı. İnsandan evvel onu bekliyordu. Nihai ustasını bekleyen nihai meslek. Hep böyleydi, böyle olacak. Tek yolu budur.” Yargıç’ın savaş kavramını metafizik ve mutlak algıladığı söylerken buraya atıf yapıyordum. “İnsan oyun için doğar. Başka bir şey için değil. Oyunun çalışmaktan daha soylu bir eylem olduğunu her çocuk bilir. (…) Tüm oyunlar savaş haline erişmeyi arzular. (…) Savaş nihai oyundur çünkü nihayetinde varoluşun birliğinin dayatılışıdır. Savaş tanrıdır.” diyerek savaş hakkındaki görüşlerini açıklar. Gördüğünüz gibi Yargıç’ın doğayı inceleyişi ve anlayışı diyalektiğin tam tersi.
Reddit ve benzeri platformlarda çeşitli kullanıcılar Yargıç’ı bir ‘sigma’ ikon olarak tarif ediyorlar. Bu yanlış yorumlamayı “Fight Club” ve “American Psycho” gibi filmlerin popüler kültürdeki akıbetinden tanıyoruz. Eserde bütün kötü yanları ifşa edilen bir sistemin baş kötüsü, o sistemin bütün korkunç yanlarının toplandığı karakter ancak kitabı okumayanlar ya da okuduğunu anlamayanlar tarafından, eleştirilen şeyleri benimsedikleri için kusursuz olarak görülebilir.
Hakkındaki fikirler nedeniyle okurları ikiye bölecek bir eser
Biraz da romanın İthaki yayınlarından çıkan Türkçe versiyonundan bahsedelim. Çevirmen Begüm Kovulmaz, orijinal metindeki kelime seçimlerine sadık kalmış; yazarın kendine has uzadıkça uzayan cümlelerini bölmeden Türkçeye çevirmiş. Ayrıca romanda çok kullanılan yöresel ağzı da bize has biçimde uyarlamış. “God how the stars did fall. / Allahım nasıl da yağdıydı yıldızlar.’’ örneğinde olduğu gibi. Bütün tartışmalı yanlarıyla beraber “Kan Meridyeni’’nin Türkçeye kazandırılması geç kalınmış, edebiyat adına önemli bir gelişme olduğunu söylemeliyiz. Daha önce çevrilmiş olsa ülkemizde de çoktan kült bir klasiğe dönüşmüş olabilirdi. Geç dahi olsa kitap okurları kesinlikle ikiye bölecektir, tıpkı diğer ülkelerde yaptığı gibi.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et