Sema ve Aylin

Kocaeli Üniversitesi

Ailenin ve çocukların korunması söylemiyle hayata geçirilen politikalar; masum bir sosyal refah iddiasının çok ötesinde, bireyleri korumaktan ziyade toplumsal yaşam üzerindeki denetimi meşrulaştıran ve özellikle genç kadınların yaşam alanlarını daraltan birer araç olarak karşımıza çıkıyor. Mevcut sisteme hizmet eden gelenekselleşmiş aile yapısı; kadınları eve kapatan, onları ev içi hizmetlere mahkûm eden, çocuk bakımı sorumluluğunu büyük ölçüde kadınların omuzlarına yükleyen ve kız çocuklarının üniversitelere giderek yeterli donanıma ulaşıp bu yapıyı bozmasını engellemeye çalışan baskıcı bir mekanizma üretmektedir. Gelenekselleşmiş yapılar; kız çocuklarının özgürleşmesine ve kendi ayakları üzerinde durmasına karşı çıkmaktadır. Bu baskıcı iklim yalnızca aile içinde kalmamakta, devlet politikaları aracılığıyla günlük yaşamın her alanına yayılmaktadır. Gençlerin dinlediği müzik gruplarından sosyal medyada izledikleri videolara, sanat üretiminden kişilerin kendini ve kimliklerini kamusal alanda ifade etme biçimlerine kadar pek çok alan denetim altına alınmaya çalışılmaktadır. Son dönemde “müstehcenlik” suçu ve “ahlak” maskesi altında yürütülen gözaltı ve tutuklama dalgaları da bu politikaların önemli bir parçasıdır. Sanatçıların ve influencerların hedef gösterilmesi, özellikle kadınların görünürlüğünün kriminalize edilmesi ve farklı yaşam biçimlerinin “ahlaka aykırı” olarak sunulması, ahlakın nasıl bir siyasal denetim aracına dönüştürüldüğünü göstermektedir. Bu durumun güncel örneklerinden biri Manifest grubuna açılan davaydı. Grubun sahne performansındaki danslar ve sahne hareketleri gündem olmuş, bunun hakkında “müstehcenlik” ve “hayasızca hareketler” kapsamında soruşturma başlatılmıştı. Bu olaydan bir süre sonra Manifest grubunun kurucusu ve menajeri Tolga Akış gözaltına alınmış, “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” suçlamasıyla tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilerek tutuklanmıştı. Aynı dönemde “müstehcen içerik” gerekçesiyle sosyal medya kullanıcılarına ve kamuoyunca tanınan isimlere yönelik operasyonların gündeme gelmesi, yaşananların münferit birkaç olaydan ibaret olmadığını göstermektedir. Bu nedenle “müstehcenlik” üzerinden kurulan cezalandırma mekanizmasını yalnızca hukuki bir kategori olarak değerlendirmek yetersizdir. Bedenlerin, arzuların ve sanatsal ifadelerin “genel ahlak” kavramına uymadığı gerekçesiyle cezalandırılması; iktidarın toplumsal yaşamı kendi ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirme araçlarından biridir.

Burada mesele yalnızca belli içeriklerin “müstehcen” ilan edilmesi ya da belirli kişilerin cezalandırılması değildir. Asıl mesele; insanların nasıl giyineceğine, kimle ilişki kurabileceğine, hangi yaşam biçimini tercih edebileceğine ve kamusal alanda nasıl var olabileceğine ilişkin sınırların iktidar tarafından yeniden çizilmesidir. Sosyal medyanın milyonlarca insanın kendi bedenini, yaşamını ve kimliğini görünür kıldığı bir alan haline gelmesiyle birlikte bu denetim ihtiyacı dijital alana da taşınmaktadır. Böylece kamusal görünürlük yalnızca politik düşüncelerin ifade edilmesi üzerinden değil; kadının nasıl giyindiği, hangi davranışların “uygun” bulunduğu ve hangi cinsellik biçimlerinin görünür olabileceği üzerinden de düzenlenmektedir.

Ahlak politikaları ve makbul kadınlığın inşası

Bir kadın ne zaman iyi, doğru veya makbul kabul edilir? Kendi hayatı hakkında karar verdiğinde mi, yoksa ona biçilen rolü kabul ettiğinde mi? Yıllarca bize “İyi bir kız ailesini üzmez, çok iddialı giyinmez, saçını rengârenk boyamaz, geç saatte dışarıda durmaz ve gerekli yaşa geldiğinde evlenip yuvasını kurar, çocuklarına annelik yapar” sözleriyle bir kalıp dayatıldı. Artık bugün genç kadınların bu kalıpları reddetmeye başladığını söyleyebiliriz. Olmak istedikleri kişinin başkasının dayattığı kalıplarla sınırlı olmadığını; aksine kendi ayakları üzerinde durabilen, kararlarını kendi veren, üzerindeki baskıyı kabul etmeyen ve bu düzene karşı duran bütün kadınlar olduğunu biliyorlar. Eğer sistem onları bu tanımla kabul etmiyorsa, genç kadınlar makbul kadın tanımını kendileri yeniden yazmalıdır.

Manifest örneğinde olduğu gibi bir kadının dans etmesi veya geleneksel kadınlık normlarına uymayan bir görünüm sergilemesi; “topluma kötü örnek olmak”, “gençleri bozmak” ya da “ahlaka aykırı davranmak” gibi suçlamalarla karşılaşabilmektedir. Mabel Matiz’in sanatsal üretiminin hedef alınması ve LGBTİ+’ların kamusal görünürlüğü üzerinden yürütülen tartışmalar da bu açıdan tesadüfi değildir. Çünkü LGBTİ+’lar kadın ve erkek birlikteliğiyle oluşan “aile” kurumuna tehdit olarak görülmektedir. Onların yalnızca varlığı değil, kamusal alanda görünür olması dahi “norm dışılık” olarak kodlanabilmektedir. LGBTİ+’ların yaşam ve var olma hakkının hedef alınması, farklı yaşam biçimlerinin kriminalize edilmesi ve insanların bedenleri üzerinden denetlenmesi, toplumun farklı kesimlerinin ortak özgürlük alanını daraltmaktadır.

Ülkenin derinleşen ekonomik sıkıntılarını maskelemeye çalışan “aile ve nüfus” başlığı altındaki maddi destek politikaları ve gençleri evlenmeye, çocuk yapmaya teşvik eden hamleler, gençlerin büyük bir çoğunluğu açısından o kadar da ikna edici olmuyor diyebiliriz. Genç kadınların bir kısmı, önceki nesillerden gördükleri gibi eve hapsolmak istemedikleri için evlenmekten ve bu çarkın bir parçası olmaktan kaçınmayı hedefliyor. Ancak bu evlenme ve çocuk yapmaya teşvik propagandalarının arkasında yalnızca kültürel bir muhafazakârlık değil, toplumsal yeniden üretimin nasıl örgütleneceğine ilişkin daha kapsamlı bir yaklaşım bulunmaktadır. Aile içerisinde kadın konumu, doğurganlık, aile ve cinselliğin denetimi; kapitalist toplumun toplumsal yeniden üretim süreçleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle kadınların aile dışındaki yaşam olanaklarının genişlemesi yalnızca kültürel bir özgürleşme değil, mevcut toplumsal yeniden üretim düzeninin de sorgulanması anlamına gelmektedir.

Bugün “müstehcenlik” adı altında yürütülen baskıya karşı çıkmak, yalnızca belirli bir içeriğin sansürlenmesine itiraz etmek anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda devletin bedenlerimiz, cinselliğimiz ve yaşam biçimimiz üzerindeki söz hakkını reddetmek anlamına gelmektedir. Savunulması gereken ifade özgürlüğünden de öte, en temel hakkımız olan kendi yaşamlarımız üzerinde söz sahibi olma ve yaşamlarımızı özgürce kurabilme hakkıdır. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz saldırının hedefi yalnızca belirli bir yaşam tarzı değil, insanların hayatlarını istediği gibi yaşamasıdır. Tam da bu nedenle mesele, “müstehcenlik” suçunun sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinden çok daha büyüktür. Bu otoriter ve ataerkil müdahalelere karşı eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, özgür bir geleceği kendi ellerimizle kurmak ve herkesin kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmasını sağlamak ancak kadınların, LGBTİ+’ların ve toplumun farklı kesimlerinin omuz omuza vereceği güçlü, kararlı ve örgütlü bir mücadele ile mümkündür.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.