Dilara

ODTÜ

18 yıldır KKTC’de yaşayan ve şu an yüksek öğrenimini Türkiye’de sürdüren biri olarak, ülkenin kamusal güvenlik ve ulaşım alanındaki eksikliklerinden doğrudan etkilenen biriyim. Kısa süre önce yaşanan Filo Jet faciasına, bu ülkenin bir yurttaşı olarak farklı bir perspektiften bakmak istiyorum.

29 Ağustos’ta Kıbrıs genelinde alışılmadık derecede şiddetli bir fırtına ve sağanak yağış yaşandı. 30 Ağustos sabahı ise adanın gündemi; elektrik direklerinin üzerindeki plastik sandalyelerden uçan çatılara, zarar gören evlerden devrilen ağaçlara ve su altında kalan mahallelere kadar fırtınanın geride bıraktığı görüntülerdi. Ancak günün ilerleyen saatlerinde ülkenin gündemi çok daha ağır bir haberle değişti. Girne-Taşucu seferini gerçekleştiren Filo Jet feribotu denize açıldıktan kısa süre sonra alabora olmuş, yüzlerce insan denizde kalmıştı. O anki verilen sayılara göre 8 kişi hayatını kaybetmiş, 18 kişi ise kayıp olarak aranıyordu. Facianın ardından yaşanan belirsizlikler, değişen kayıp sayıları ve yakınlarından haber bekleyen ailelerin yaşadığı çaresizlik, olayın denizde bitmediğini gösteriyordu.

Belki de bu nedenle, Filo Jet faciasına yalnızca bir gemi kazası olarak bakmak yeterli değildir. Bu olay, insan hayatının güvenliğinden sorumlu olan kurumların ne kadar işlediği ve bir toplumun kendi devletine ne ölçüde güvenebileceği sorularını da beraberinde getirmektedir.

Devlet neredeydi?

Devleti vatandaşlarının insan onuruna yakışır yaşam koşullarını, sosyal adaleti ve güvenliği korumayı görev edinen bir yapı olarak tarif edebiliriz. Yaşamı tehdit edebilecek koşulları önceden tespit edip önlem almak da bu sorumluluğun parçasıdır. Dolayısıyla devletin sorumluluğunu yerine getirip getirmediği yalnızca facia sonrasındaki kurtarma çalışmalarıyla ölçülemez. Asıl mesele, bu olay yaşanmadan önce önce hangi önlemlerin alındığıdır. Bu noktada da şu soruyu cevaplamak gerekiyor: Devlet tam olarak nerede ve ne zaman devreye girmeliydi? Geminin sefere çıkmasından önce mi, hava koşulları değerlendirilirken mi, yoksa ancak yüzlerce insan denizde mahsur kaldıktan sonra mı?

Kayıp sayısındaki değişiklikler ve ailelerin bilgiye ulaşmakta zorlanması, devletin kriz yönetimindeki kapasitesini de tartışmaya açtı. Bakanlıkların, mevzuatın ve denetim yetkilerinin bulunmasının yanı sıra bu yetkilerin kamu güvenliği için gerçekten kullanılması gerekir. Facianın ardından kaptanın ehliyeti, geminin sefere elverişliliği ve yolcu sayısı gibi soruların da cevaplanması gerekiyor. Ben bu yazımda bu sorunların ortaya çıkmasına sebep olan sistemsel problemlere dikkat çekmek istiyorum. Çünkü yalnızca “Kim hata yaptı?” sorusuna cevap aramak, aynı hatanın tekrarlanmasını engellemez. Asıl soru, “Neden bu hata zamanında fark edilmedi ve onu engellemesi gereken mekanizmalar neden çalışmadı?” olmalı.

“İnsanların özverisi devletin emniyet sistemi olamaz”

Filo Jet faciasının ardından Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası (HTKS) Başkanı Kürşad Hüdaverdioğlu, emniyetin “facia sonrasında soruşturma açmaktan ibaret olmadığını” vurgulayarak devlet yönetimini ve havacılık sistemini eleştirdi. Ercan Havalimanı’ndaki sorunlara şu sözlerle dikkat çekti: Sistemdeki eksiklikleri personelin tecrübesiyle ancak bir yere kadar tolere edebilirsiniz. Teknik personelin evinden tornavida getirdiği bir düzen kabul edilemez; insanların özverisi devletin emniyet sistemi olamaz” dedi. Burada Filo Jet ile Ercan arasında önemli bir ortak nokta ortaya çıkıyor. İki olay birbirinden bağımsız görünse de bugün müdahale edilmezse yarın Ercan’da da yaşanacak benzer bir faciayı konuşabiliriz. Bu da şu soruyu ortaya çıkarıyor: Bir tehlikenin felakete dönüşmesini beklemeden önce onu kim fark edecek ve kim müdahale edecek? Bunun cevabı için çok da uzaklara bakmamak gerek. Elbette o sistemin çarklarını her gün bizzat döndüren emekçiler bu müdahaleyi yapabilir. Bir ulaşım sisteminde çalışan emekçiler, aksayan yönleri çoğu zaman yöneticilerden önce görebilir. Bu nedenle riskleri özgürce dile getirebilmeleri de kamusal güvenliğin parçasıdır. Özellikle havacılık, denizcilik, sağlık ve ulaşım gibi alanlarda çalışan sendikalar, çalışanların gördüğü riskleri gerekli makamlara görünür kılabilecek mekanizmalardır. Bir çalışanın güvenlik açığını dile getiremediği veya söylediğinde karşılık bulmadığı bir sistem, doğal olarak toplumun güvenliğini de zayıflatır.

Bir daha olmayacağına neden inanalım?

Bu olayın ardından birkaç görevden alınma yaşanmış olabilir ancak bu mesele böyle kapanamaz. Eğer aynı denetim anlayışı ve aynı kurumsal zafiyetler devam edecekse bir sonraki facianın yalnızca başka bir yerde yaşanmayacağını kim garanti edebilir? 30 Ağustos’tan sonra bize yeni açıklamalar değil, işleyen denetim mekanizmaları gerekiyor. Birkaç kişinin görevden alınması değil, ihmalleri engelleyecek bir sistem gerekiyor.

Eğer bugün hâlâ aynı kurumlara, aynı denetim anlayışına ve aynı ilişkiler ağına güvenmemiz bekleniyorsa sorulması gereken “Bir daha olur mu?” değil “Bir daha olmayacağına neden inanalım?” sorusudur.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.