Sudenur
ODTÜ
Önümüzdeki Kasım ayında COP31 BM İklim Değişikliği Zirvesi Antalya’da gerçekleştirilecek. Sanayi devriminden bugüne dünyanın adeta cayır cayır yandığı gerçeğine gözlerimizi kapatmak giderek zorlaşmış olacak ki; yine bu sorunu yaratan ülkeler iklim değişikliğiyle mücadele konusunda ülkelerin ortak kararlar almasını ve bu kararların uygulanmasını sağlamak amacıyla (!) bu sene otuz birinci kez bir araya gelecek. Peki, yıllar boyunca gerçekleştirilen bu zirveler soruna bir çözüm oldu mu?
COP31 Kyoto Protokolü: Takke düştü kel göründü
1992’de UNFCCC (United Nations Framework Convention on Climate Change, yani Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin kabulünün ardından bu sözleşmeye taraf ülkelerin onu uygulamak ve yeni kararlar almak için yaptığı toplantılar olan COP (Conference of the Parties) zirveleri alınmaya başlandı.
1995’den 1997’ye kadar süren “Hangi ülkeler emisyondan ne kadar sorumlu olacak, emisyonlarını ne kadar azaltacak ve burada hangi ülkeler maliyetin ne kadarını üstlenecek?” tartışmalarının ardından COP3’te 38 gelişmiş sanayi ülkesi ve Avrupa Birliği’nin, toplam sera gazı emisyonlarını 1990 seviyesinin ortalama %5,2 altına indirmesi hedefiyle Kyoto Protokolü kabul edilmiş oldu. Bu protokol; ülkeleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler olarak ayırırken, gelişmiş ülkelere belirlenen taahhütleri uygulamadıkları takdirde cezai yaptırımları zorunlu kılıyor, gelişmekte olan ülkeler üzerinde ise herhangi bir yaptırım oluşturmuyordu.
Protokol her ne kadar 1997 yılında imzalanmış olsa da yürürlüğe girmesi için 7 yıl geçmesi gerekti. Bu yıllar boyunca karbon emisyonlarını azaltıp dünyamızı kurtarma taahhüdü veren ülkelerin maskelerinin düşmesi çok da uzun sürmedi. Daha protokol imzalanmadan gelişmekte olan ülkeler de benzer yükümlülükler üstlenmedikçe ABD’nin böyle bir anlaşmayı kabul etmemesi gerektiğini savunarak anlaşmadan çekilmesi 2001 yılında, taahhüttü karşılayamayacağını anlayıp cezai yaptırımlardan kaçınmak isteyen Kanada’nın anlaşmadan çekilmesi 2011 yılında gerçekleşti. Sonuçta sermayenin ve emperyalizmin ihtiyaçları iklim krizinin ihtiyaçlarına taban tabana zıtken, bu ülkeler neden karbon emisyonlarını azaltıp ceplerine girecek parayı azaltsınlardı ki?
“Dünyayı kurtarma” söyleminin arkasındaki pazarlıklar
Yıllarca bu taahhütleri nasıl gerçekleştireceklerini tartıştıkları diğer COP’lardan çıkan sonuç ise gerçek bir hüsran oldu. Kâğıt üzerinde ilk taahhüt dönemi hedefleri ABD ve Kanada’nın protokolden ayrılmasına rağmen gerçekleşmiş gibi görünüyordu. Anlaşmayı onaylayan ve taahhütte bulunan 36 ülke, emisyonlarını %5,2 azaltma hedefinin de ötesine geçerek 1990 seviyelerinin %22,6 altına düşürmüştü. Peki, bu muazzam başarıya rağmen Kyoto Protokolü neden başarısız oldu?
Yapılan görüşmelerde Emisyon Ticareti ve Temiz Gelişme Mekanizması adı verilen sistemlerle “havayı kirletme hakkı” alınıp satılabilecek bir pazara dönüştürülürken gelişmiş ülkeler kendi ülkelerinde sera gazı emisyonlarını azaltmanın çok maliyetli olduğunu söyleyerek gelişmekte olan ülkelere karbon emisyonlarını azaltmak için yatırım yapmayı öngörüyordu.
Aslında bunu bir puan toplama oyunu gibi düşünebiliriz. “1 ton CO₂ eşdeğeri emisyon = 1 Kredi” diyelim. Gelişmiş bir ülke olarak sizin 100 kredi havayı kirletme hakkınız olsun ve başka bir gelişmiş ülkenin de 50 kredi havayı kirletme hakkı olsun. Taahhüt döneminin sonuna yaklaşırken siz bütün üretiminizi gözü aç bir şekilde gerçekleştirmiş ve bütün kredilerinizi kullanmış olun, o sırada diğer ülke sadece 10 kredi kullanmış ve elinde fazladan 40 kredisi kalmış olsun. Siz kalan 40 krediyi de satın alabilir ve doğayı kirletmeye devam edebilirdiniz. Üretiminiz veya kârınız azalmadan total emisyonu azaltma hedefinizi tamamlamış görünürdünüz.
Orada yaşanan da tam olarak buydu. SSCB'nin çöküşü sonrası yaşanan ekonomik kriz ve ağır sanayinin durması ile beraber Doğu Avrupa ve Rusya ekonomileri ağır bir kriz geçirdi. Sanayileri çöktüğü için emisyonları %30-40 civarında düştü. Bu durum, adı geçen ülkelere hiçbir iklim politikası uygulamadan ellerinde kullanabilecekleri veya satabilecekleri devasa boyutta (7 milyar ton CO₂ eşdeğeri) boş emisyon kotası kazandırdı. Bu krediler ülkeler arasında değiş-tokuş edilerek hedefler tamamlanmış gibi gösterildi.
Gölgesini satamadığı ağacı kesenler
Daha da komik olanı, ilk taahhüt döneminden bir yıl sonra, 2012’de küresel emisyonlar 1997 seviyelerine göre %44 artmıştı. Bunun bir sebebi ABD ve Kanada’nın protokolden çekilirken diğer bir yandan Çin ve Hindistan gibi hızla sanayileşen ülkelerin gelişmekte olan ülkeler listesinde yer aldıkları için herhangi bir yaptırıma tabii olmaması ve zamanla sera gazı emisyonlarının katbekat artmasıydı. Bir diğer sebep de gelişmiş ülkelerde yer alan ağır sanayi şirketlerinin üretim tesislerini Çin, Hindistan gibi emisyon kısıtlaması olmayan ülkelere taşımalarıydı.
Sonuç olarak, ne sera gazı emisyonlarının giderek artması durdurulabilmiş ne de sorunu çözebilecek gerçek bir aksiyon alınabilmişti. Kapitalist üretim mantığı ve sermayenin çıkarları egemen olduğu sürece, emisyon azaltım hedefleri yalnızca kâğıt üstünde oynanacak birkaç rakam olmaktan öteye geçememişti. Kyoto’nun bu çöküşü ve küresel emisyonların durdurulamayan artışı, dünya liderlerini yeni bir “kurtarıcı” arayışına itti ve sahneye 2015 yılında COP21’de imzalanan Paris Anlaşması çıktı.
Paris İklim Anlaşması ile beraber artık yalnızca gelişmiş ülkelerin değil gelişmekte olan ülkelerin de anlaşmaya dahil oldukları "Ulusal Katkı Beyanları" (NDC) denilen bir sisteme geçildi. Bu sistemle beraber ülkeler 5 yılda bir emisyon azaltma hedeflerini belirliyor ama bu hedeflerin uygulanmamasına dair herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyorlar. Yani “gönüllülük” esasına dayanan ve tamamen ülkelerin insafına bırakılmış bu yeni sistem bir göz boyama olmanın ötesine geçemiyor. Daha yakın yıllara geldiğimizde 2023 yılında Dubai’de gerçekleşen COP28’e 2.456 fosil yakıt lobicisi katıldı. 2003–2023 arasında fosil yakıt şirketleri ve onları temsil eden ticaret örgütleriyle bağlantılı kişiler COP’lara en az 7.200 kez katılmıştı.
Tüm bunlara baktığımız zaman COP zirveleri yıllardır “dünyayı kurtarma” söylemiyle manşetleri süslese de salonların arkasında dönen pazarlıklar gerçeği gözler önüne seriyor. Antalya'da gerçekleşecek olan COP31'e doğru ilerlerken gördüğümüz tablo gayet net: Karbon emisyonlarını artıran, doğayı kâr aracı olarak gören sanayi devleri ve onların temsilcisi hükümetler, yarattıkları yıkımın çözümü olamazlar. O yüzden iklim krizine karşı gerçek bir mücadele “gölgesini satamadığı ağacı kesen” burjuva sınıfına karşı verilecek bir mücadele ile olabilir.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et