20.09.2026 13:48

Pembe panjurlar kiraya dahil mi?

Piyasanın herkese vaat ettiği, fakat giderek daha az insanın ulaşabildiği bir konut hayali ile herkes için güvence altına alınması gereken bir barınma hakkı arasında temel bir ayrım vardır.

Pembe panjurlar kiraya dahil mi?

Özgür Aktükün


Yazılı ve görsel sanat eserleri “pembe panjurlu evin” mutlulukla, huzurlu bir yaşamla ilişkisini gösteren binlerce örnekle doludur. 

İnsanlar hayatın koşturmacasından yorulup sıkıldığında, kendini mavi suların kıyısında, içinde enva-i çeşit meyve ve sebzeyi elleriyle yetiştirebildiği, yemyeşil bahçelerle bezenmiş küçük ama kendine ait bir evin içinde düşünerek, gelecek güzel günleri karşılama hayaline tutunmaya çalışır.

O nedenle “ev” dediğiniz şey başının üzerinde bir “dam” olmasından daha fazlasıdır. İnsan olarak ömrünüzün boşa geçmediğinin, hayatta verdiğiniz emeklerin karşılığını almış olmanın simgelerinden biridir.

Bu hayal uzun zamandır birçok insan için erişilebilir olmaktan çok uzak. Çünkü “ev” dediğimiz şey yüksek düzeyde değişim ve birikim değerine sahip bir meta. Kapitalizm tarih sahnesine çıktığı ilk günden beri “evi” küresel sermaye birikiminin en kârlı araçlarından biri haline getirmiştir. F.Engels 1845 yılında yayımlanan “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” (The Condition of the Working Class in England)[1] adlı eserinde, Manchester başta olmak üzere İngiltere'nin sanayi kentlerinde işçi sınıfının yaşadığı mahallelerdeki yoksulluk, konut koşulları ve sağlık sorunlarını kapitalist sanayileşmenin toplumsal sonuçları bağlamında ele aldı. Engels, konut sorununu yalnızca bireylerin yaşam koşullarının bir sonucu olarak değil, üretim ilişkileri ve sınıfsal eşitsizliklerle bağlantılı yapısal bir sorun olarak değerlendirirken tam da bugün yaşanan ve adına “barınma krizi” dediğimiz olgunun kapitalist sistemin doğasından kaynaklandığını anlatıyordu. 

Tarımın ticarileşmeye başlamasıyla birlikte geleneksel tarımsal yapıların çözülmesi, kırsal bölgelerde geçimlerini sağlayamayan insanların şehirlere yönelmeleri, talepten yoğun biçimde etkilenen imalat, ulaşım ve ticaret sektörlerinde sağlanan istihdamın düzensiz niteliği, modern yoksulluğu tanımlayan önemli gelişmelerdir.[2]

“Kent”i, ortaya çıkışından itibaren, yoksulluk, güç ve ayrıcalık sorunlarını kapsayan bir süreç olarak tanımlayan Doğan’a göre, kent, bir yandan bir yaşam çevresini, diğer yandan sürekli akış içinde bulunan bir toplumsal pratiği anlatmaktadır.[3] Bugün özellikle kentlerde yaşam mücadelesi veren yoksullar aleyhinde hızla büyüyen “barınma krizi” olarak tanımlanan “konut hakkı” meselesi Engels’ten Lefebvre’ye ya da Harvey’e kadar yüzlerce yıldır tartışılan, insanın onurlu bir yaşam sürmesi için sahip olması gereken ihtiyaçlar yelpazesinde oldukça önemli bir yere sahip.

Bu tartışmaların merkezinde, tüm mekânların salt birer yaşam alanı olmadığı aynı zamanda piyasa kurallarının, üretim ve tüketim süreçlerinin, toplumsal cinsiyet politikalarının yeniden ve sürekli olarak bir tahakküm ilişkisi içinde örgütlenmesinin bir aracı olarak kullanıldığı, özellikle yoksullar aleyhine yeniden farklı biçimlerde sömürü ve baskının üretildiği alanlar olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. İşte tam bu nedenledir ki “ev” tek başına değişim ve birikim değeri olan bir metayı işaret etmiyor. “Ev” aynı zamanda kamu erkinin sınıfsal ve ideolojik tercihlerinin yönünü de gösteren bir araca dönüşüyor.

Mumbai – Dharavi’den, Nairobi – Kibera’ya, Rio de Janeiro – Rocinha’dan, Lagos – Makoko’ya ya da Karachi – Orangi Town’dan Barselona’ya uzanan her coğrafyada herkes için, sevgi ve huzuru simgeleyen, pencerelerinden bolca güneş ışığı alan ve kapısından içeri doktor girmeyen o güzel evleri inşa etmek yerine; insanları, altyapısı olmayan, atıkların sokaklara yığıldığı, penceresiz, rutubetli ve afetlerde kendilerine mezar olacak evleri bir gecede inşa etmek zorunda bırakan bir sistemde, “barınma ve konut hakkı” kendi başına bir mücadele hattı örmeyi gerektiriyor.

Çünkü yoksulluğun gelecek kuşaklara miras bırakıldığı bu evler, sadece sağlıksız ve çirkin fiziksel yapıları nedeniyle bir sorun oluşturmuyor. Bu mekânlar, Fransız düşünür Alain Minc'in, serbest ile yasak, ahlak ile ahlaksızlık, meşru otorite ile yasadışı erkler, resmi ile gayrı resmi arasındaki farkların giderek silindiği "gri alanlar" tanımlamasına büyük benzerlik gösteriyor. Bu evlerden oluşan bölgelerde, yine Minc'in bir benzetmesinden yola çıkarsak “akıl kültürünün yok oluşunun ardından, karışıklık dönemlerinin en geleneksel çizgileri beliriyor, korkular, aşırılıklara kaçışlar, davranış bozuklukları; aynı zamanda da içinden yarının hastalıklı ideolojilerinin çıkacağı bir ideolojik kazan kaynıyor.”[4]

İşte tam da bu nedenle meselenin sınıfsal ve ideolojik yönünü de bu ahval içinde “kimin için, kim tarafından, nasıl bir ev inşa edilecek” soruları belirliyor.

İlginç olan kapitalizm tarih sahnesine çıktığı andan beri “barınma” en önemli sorunlardan biri olmuştur. Dünya Savaşları veya büyük doğal afetler sonrasında bile herkes için erişilebilir, insan onuruna yakışır bir hayat sürdürebileceğimiz konutlar “hak” olarak tanınıp, kamu eliyle inşa edilmemiştir. Onun yerine “sosyal konut” adı altında mülksüzleştirilmiş, çoğunlukla belirli sürelerde, belirli sosyo-ekonomik koşullara sahip olanların ikamet etmesine izin verilen toplu konut sistemleri yaratarak “evin” bir meta olarak değişim ve birikim değerini korumayı sistemin önceliği olarak seçmiştir. Yani soruna çözüm olarak sunulan bu model de tüm toplumun ihtiyaç anında kullanımına açık değildir, her daim belirli koşullarda kurallara bağlanmış ve sadece bir kullanım hakkına indirgenmiştir.

Keynesyen iktisat politikaları çerçevesinde sosyal devlet anlayışıyla Avrupa ülkelerinde uygulanan bu modelde, sosyal devletin konut alanındaki sorumluluğu farklı ülkelerde farklı araçlarla hayata geçmiştir. Sosyal konut üretimi, kira desteği, konut kredilerinin sübvansiyonu, kira düzenlemeleri, kamu arsalarının kullanımı ve konut kooperatifleri bu araçlardan bazılarıdır. Dolayısıyla bu tip uygulamalar konut hakkının kamusallaşması, devletin herkes için doğrudan konut üretmesi anlamına gelmekten ziyade, herkesin yeterli ve güvenli barınma koşullarına erişebilmesi için kamusal sorumluluğun kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Bu uygulamalar, 70'li yılların sonlarına doğru ise uluslararası ekonomik sistemde krizin derinleşmesi ve krizden çıkış için önerilen yeni-liberal politikaların devreye sokulmasıyla sosyal politikalar alanında yaşanan büyük değişimden payını aldı. Bu dönemde ideolojik alanda bireycilik tekrar ön plana çıkarken sosyal refah devleti uygulamalarının tam aksi olarak “çalışkan ve becerikli” insanların gelirlerinden kesilen paylarla “tembel”, “işe yaramaz” ve “değersiz” insanlara kaynak aktarmanın hiç de adil olmadığı tartışılmaya başlandı.[5] Süreç içinde zamanın genel ideolojik atmosferine uygun olarak yoksullar için yaşamsal önemde olan bu konut kullanım hakkı da ya kısıtlandı ya da kamusal bir politika olmaktan çıkartıldı. Bunun ilk örneklerinden biri olarak, Thatcher’ın İngiltere’de “sosyal konutları, kullanıcılarının mülk edinebilmesi hakkının” önünü açması verilebilir. Bu politikayla yoksullar hayatları boyunca ödemek zorunda kalacakları devlet kredileri yoluyla bir “ev” sahibi olabilme fikrini satın aldılar.

“Zenginliği çabanın karşılığı olarak gördüğünüz oranda yoksulluğu da başarısızlığın kanıtı olarak görürsünüz, ama başarısızlığın cezası, başarısız olmanın doğuracağı sonucun gerektirdiğinden fazla olabilir. Bu tip durumlarda eşitsizliğin daha nahoş taraflarının -fabrika bacalarından kontrolsüzce çıkan siyah duman gibi- sorumsuz bir şekilde, bir musibet gibi ele alınması doğaldır”[6].

Bugün gelinen aşamada “barınma krizi ya da konut hakkı” meselesi tam da T. H. Marshall'ın yurttaşlığın tarihsel gelişimine ilişkin yaklaşımında belirttiği sosyal haklar çerçevesinde ele alındığında, bireyin toplumun refahına ve yaşam standartlarına katılabilmesini sağlayan bir hak olarak ele almayı gerektiriyor. Bu çerçevede barınma, yalnızca özel mülkiyet veya piyasa ilişkileri içinde değerlendirilecek bir meta ve mal olmaktan çıkartılarak, toplumsal yaşama eşit ve onurlu biçimde katılmanın koşullarından biri olarak görülmelidir.[7] Çünkü barınma krizini yaratan ilişkileri sorgulamadan, yalnızca bu ilişkilerin ürettiği mağduriyetleri telafi etmeye çalışmak, krizi çözmek değil, onu yönetmektir.

Sorunu böyle tanımladığınız anda, meselenin sınıfsal ve ideolojik yönünü de ortaya koymak gerekir. Barınmayı bir hak olmaktan çıkararak piyasanın konusu haline getiren bir sistem karşısında ne yalnızca kira yardımlarıyla ne sadece kullanım hakkına dayalı konut projeleriyle ne de devlet eliyle sunulan, ancak yurttaşı ömür boyu sürecek bir borçluluk ilişkisine mahkûm eden düşük faizli kredi modelleriyle kalıcı bir çözüm üretilebilir. Dolayısıyla mesele, mevcut konut politikalarının araçlarını çeşitlendirmek değil, barınmayı belirleyen toplumsal ilişkileri ve siyasal öncelikleri yeniden düşünmektir. Bu nedenle konut politikası, yalnızca barınma ihtiyacına verilen teknik bir yanıt değil, toplumsal kaynakların nasıl bölüşüleceğine ilişkin açık bir siyasal tercihtir.

Sorun tam da burada başlar: Piyasanın herkese vaat ettiği, fakat giderek daha az insanın ulaşabildiği bir konut hayali ile herkes için güvence altına alınması gereken bir barınma hakkı arasında temel bir ayrım vardır. Burjuvazinin, giderek daha geniş toplum kesimleri için ulaşılamaz hale gelen pembe panjurlu ev hayalinin yerine mor, yeşil, kamucu[8] politikaları koymak; barınma krizini aşmanın ve konut hakkını gerçek anlamda güvence altına almanın tek sahici yoludur. Çünkü barınma hakkı, piyasanın erişebildiği ölçüde sahip olunabilen bir ayrıcalık değil, herkes için eşit ve onurlu bir yaşamın ön koşullarından biridir.


[1] Türkçe Çeviri İçin: Çev: Yurdakul Fincancı; Sol Yay. 1997; Diğer Baskı; Çev: Oktay Emre; Ayrıntı Yay.2013

[2] Ayşe Buğra, Yoksulluk ve Sosyal Haklar, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği için hazırlanan danışman raporu, İstanbul, Aralık, 2005, s.2 ; ayrıca, Feodalizmden kapitalizme geçiş aşamasında yoksulluğun değişen biçimleri ile ilgili olarak bkz. Bronislaw Geremek, Poverty: A History, Oxford, Blackwell, 1994.

[3] A. Ekber Doğan, "Türkiye Kentlerinde Yirmi Yılın Bilançosu", Praksis, sayı.2, Bahar 2001, s.97.

[4] Alain Minc, Yeni Ortaçağ, çev. M.Ali Ağaoğulları, Ankara, İmge, 1995, s.63.

[5] Gencay Şaylan, Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara, İmge, 1995, s.85.

[6] Bu bölüm Thomas Humphrey Marshall'ın konuşmasının 2006 Bilgi yayınlarının "Yurttaşlık ve Sosyal Sınıflar" başlıklı çevirisinde bulunmamakla beraber aynı konuşmanın 2006 yılında İletişim yayınları tarafından "Sosyal Politika Yazıları" başlıklı kısaltılmış çevirisinde s.27'de herhangi bir çeviren notu belirtilmeden aktarılmıştır, s.27

[7] Her ne kadar barınma krizine karşı Barselona Belediyesi’nin uygulamaya koyduğu çözümler örnek gösterilse de tarihte başta Sovyet Ülkeleri olmak üzere tüm sosyalist ülkelerde konut hakkının ayrımsız biçimde tüm topluma tanındığı, insanın tüm yönlerini düşünerek yapılmış (okul, hastane, spor, eğlence mekânlarını da kapsayan) çok yönlü yaşam alanları inşa edilmiştir. Barınma Krizi ve konut hakkı tartışmalarında insanlığın geçmişindeki bu deneyimi hatırlatmak meselenin sınıfsal ve ideolojik tercih yönüne bir örnek olması açısından da önemli.

[8] Mor, Yeşil, Kamucu Politikalar, Türkiye kadın hareketinin en önemli öznelerinden biri olan Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK), toplumsal ve siyasal sorunların çözümü için kendi içinde yürüttüğü tartışmalarla şekillendirdiği politik çözüm önerilerinin ifadesidir. EŞİK Platformunun konuyla ilgili açıklama, bilgi notu, çeviri ve etkinlikleri için   

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
20.09.2026 09:16 / Güncelleme: 10:22

Amedspor - Beşiktaş maçında muhtemel 11'ler belli oldu

Süper Lig'in 6. haftasında Amedspor ile Beşiktaş tarihlerinde ilk kez karşı karşıya geliyor. Ara öncesi kritik karşılaşmanın muhtemel 11'leri, önemli eksikleri ve öne çıkan istatistikleri belli oldu.

Amedspor - Beşiktaş maçında muhtemel 11'ler belli oldu

Fotoğraf: Vienna Reyes/Unsplash

20.09.2026 11:17 / Güncelleme: 11:51

Almanya’da otomotiv sektöründe işten atmalara karşı mücadele sürüyor: ‘Grev ve mücadele olmadan kazanamayız’

Almanya’nın Münsingen kentindeki Walter AG fabrikasında, yeteri kadar kâr elde edilmediği gerekçesiyle 160 işçinin işten atılacağı açıklandı. Karar karşı fabrikanın tüm işçilerinin katıldığı bir miting gerçekleştirildi.

Almanya’da otomotiv sektöründe işten atmalara karşı mücadele sürüyor: ‘Grev ve mücadele olmadan kazanamayız’

Fotoğraf: Ali Çarman/Evrensel

20.09.2026 10:50

İBB 250 taksi plakasını ihaleye çıkarıyor

İBB, uygulama bazlı taksi taşımacılığı için 250 hakkı ihaleye çıkaracak. Yalnızca gerçek kişilerin katılabileceği ihale, 13 Ekim’de gerçekleştirilecek.

İBB 250 taksi plakasını ihaleye çıkarıyor

Fotoğraf: ANKA

20.09.2026 11:09

Polatlı Eğitim-Sen’den Panelsan işçilerine dayanışma ziyareti

Polatlı Eğitim-Sen, Panelsan fabrikasında işten çıkarmalara ve sendikal baskılara karşı direnen Birleşik Metal-İş üyesi işçileri ziyaret etti. Görüşmede sınıf dayanışmasının önemine dikkat çekilirken mücadelenin süreceği vurgulandı.

Polatlı Eğitim-Sen’den Panelsan işçilerine dayanışma ziyareti
20.09.2026 11:35 / Güncelleme: 11:56

Seyit Aslan: Erdoğan’ın sözlerinin mürekkebi kurumadan Trabzon Havalimanı sular altında kaldı

EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin sivil havacılıkta “Şampiyonlar Ligi”ne çıktığı yönündeki sözlerine Trabzon Havalimanı’nda yaşanan su baskını işaret ederek tepki gösterdi.

Seyit Aslan: Erdoğan’ın sözlerinin mürekkebi kurumadan Trabzon Havalimanı sular altında kaldı

Seyit Aslan

20.09.2026 10:44

Süleymancılara yönelik 4'üncü dalga operasyonda hangi şirketlere kayyım atandı? 23 firma listede

Süleymancılar cemaatine yönelik dördüncü dalga operasyon kapsamında kayyım atanmasına karar verilen 23 şirket belli oldu. Şirketler arasında Öz-Ka Tekstil ve Ensmart Bilgi İletişim Teknolojileri de yer alıyor.

Süleymancılara yönelik 4'üncü dalga operasyonda hangi şirketlere kayyım atandı? 23 firma listede

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!