Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Selçuk Mızraklı: Sürecin sivil aktörlerce izlenebilmesi şart
“İnsan hakkı, adeta bir lütuf veya ihsan gibi sunulamaz. Farklılıkların bir arada yaşaması tek tipleştirmeyle, asimilasyonla sağlanamaz; birlik, farklılıkların bir aradalığını temin etmektir.”
Fotoğraf: Evrensel
Elif Ekin Saltık
[email protected]
Türkiye siyasi tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde, 7 yıl süren ağır bir tutsaklık sürecini geride bırakan Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Selçuk Mızraklı ile Diyarbakır’da bir araya geldik. Sadece şahsi bir tecrit değil, aynı zamanda memleketin demokratik siyasetine vurulan bir kilit anlamına da gelen bu sürecin ardından gelen tahliyenin kentte yarattığı heyecan sokaklara yansımıştı. Özgürlüğünün ilk günlerinde gazetemiz Evrensel’e konuşan ve “Barış için, demokrasi için, hukuk için yapılan hiçbir şey fedakarlık değildir” diyen Mızraklı, “Ancak bundan sonrası için sürecin sivil aktörlerce izlenebilmesi şarttır.” Kürt sorunundaki yeni tartışmalara ve 5 yıl aynı koğuşu paylaştığı Selahattin Demirtaş’ın durumuna dair kimi uyarılarda bulundu: “Bundan sonrası için sürecin sivil aktörlerce izlenebilmesi şarttır… Demirtaş tahliye edilmediği sürece insanlar sürecin sahicileştiğini düşünmeyecekler.”
7 yıllık cezaevi sürecinin ardından dışarıdasınız. Tahliyenizin ilk anlarında eşinizle el ele verdiğiniz fotoğraf ve Diyarbakır halkının yoğun ilgisi çok konuşuldu. Oldukça hareketli ve enerjik yapınızı da göz önüne alırsak, özgürlüğün ilk günlerinde dışarıda olmak nasıl bir duygu ve Diyarbakır’da en çok neyi özlediniz?
2019’da belediyeye geçtiğimiz zaman Amed’in bir sloganı olsun diye düşünmüştük. Ve “Amed bajerê bîr û evînê ye” diye Kürtçe bir sloganımız vardı. Türkçesiyle “Amed hafızanın ve sevdanın şehri”. Amed kendisine sevdalandırır. Sevdasını büyütür. Amed bir hafıza menbasıdır. Sadece tarihinden değildir. Yaşadığı bütün dönemleri çok iyi not eder. Dolayısıyla da bu kente geldiğiniz zaman büyülenirsiniz. Ben yaklaşık 36 senedir bu şehirde yaşıyorum. Ankara’dan buraya gelişimden bu yana 36 sene geçti. Bu 36 senede şehir bizi büyüttü. Şehir bize bir aura yarattı, bir atmosfer oluşturdu. Bu şehrin enerjisi var. Amed’i tarif ederken enerjisi olan bir şehir diye tarif etmek lazım. Onun için de geldiğim andan itibaren enerji var diyorum.
“Birle biri yan yana getirmeye çalıştık on bir olsun diye”
7 yıl gibi uzun bir cezaevi sürecini geride bıraktınız. Bu 7 yılı zihnen, ruhen ve fiziken kendinizi nasıl korudunuz? Bunun 5 yılını Selahattin Demirtaş ile aynı koğuşta geçirdiniz. İçerideki bir gününüz nasıl geçiyordu ve Demirtaş’la aynı mekanı, günlük rutini paylaşmak nasıldı?
Öncelikle hekim diliyle konuşayım: Dışarıdan yabancı bir ajan, ister bakteri ister virüs veya parazit olsun, insan bünyesine musallat olduğunda bağışıklık sistemimiz devreye girer. Onu sınırlamaya veya yok etmeye çalışır. Cezaevine konulmak da dışarıyla, hayatla ve ilişkilerinizle bağınızın kopması gibi gözüküyor. Ancak içeride yeni bir koza oluşturmanız gerekiyor. Bu kozayı oluşturduğunuz zaman içinden kurtçuk olup kelebek olarak çıkabilirsiniz. Yani tırtıl olarak girip kelebeğe dönüşürsünüz veya bir ipek böceği olup ipek üretmeye başlarsınız. Bulunduğum ortamda benim de bağışıklık sistemim devreye girdi. Amacım sadece kendimi korumak değil; korumanın ötesinde kendimi çoğaltabilmek, zenginleştirebilmekti. Orada çok hoş, oldukça verimli, üretken, birbirini kucaklayan, sahiplenen dayanışmacı bir yaşayış vardı.
Daha sonra Edirne’ye geçtiğimizde Demirtaş gibi, övgülerin bile az kalacağı mütekamil bir insanla karşılaştım. Erdemleriyle, duyuşuyla, düşünüşüyle ve yaşayışıyla sadece kendisi için yaşamayan, dışarıdaki milyonlarla beraber onların duygu dünyasını sürekli algılayan ve “Onlar için ne yapabilirim?” kaygısını taşıyan biri. Bir çocuğun canı yandığında sanki kendi canı yanmışçasına dert edinen... Eğer bir orman yangını görüyorsa yüreğini oraya veren bir insan. Ülkenin temel meseleleri söz konusu olduğunda ise polemiği düşünmeyen, tamamen çözüm esaslı bir kişilikti.
Dolayısıyla bir arada olduğumuz zaman, metaforik olarak ona hep söylediğim bir şey vardı: Biz birbirimizi polenlemek zorundayız. Öyle bir polenleşme olmalı ki ortaya iyi bir organik bal çıksın ve tadan herkese lezzet versin. İki tarafın sadece birbirini beslediği simbiyotik bir ilişkiden ziyade, çoğaltıcı bir ilişki olmasını hedefledik. Çünkü bazen aklınıza takılan küçücük bir şifre kelime, birçok çözümü beraberinde getirmenizi sağlayabilir. Demirtaş bu anlamda bir deha. Açık ve net olarak söyleyeyim; biz orada ne çarpma ne de toplama yaptık. “Bir bir daha iki eder” veya “biri birine çarparsan birde kalır” demedik. Birle biri yan yana getirmeye çalıştık ki 11 olsun. Çabamız o 11 olma halini oluşturabilmek içindi. Şunu da çok açık yüreklilikle ifade edeyim; yanımda siyasi bir lider profilinin ötesinde güzel bir insan, güzel bir baba, güzel bir eş ve kardeş vardı. Her birimiz birbirimizin annesiydik adeta. Şefkatimizle, sevgimizle, koruyup kollama gayretiyle gerçekten dürüst ve samimi bir ilişkiydi.
“İşin samimileştiğinin nişânesi Demirtaş’ın bırakılmasıdır”
Sizin tahliyeniz büyük bir sevinç yaratırken, koğuş arkadaşınız Selahattin Demirtaş’ın hakkında üst üste verilen AİHM kararlarına rağmen hala cezaevinde tutuluyor olması yeniden eleştirel biçimde hatırlatıldı. Tahliyenizin ardından Demirtaş’ın annesini ziyaret etmeniz ve Sadiye Hanım’ın size, “Sen neden tek geldin?” diye sorması, sizin de ona, “Keşke kendi içime koyaydım, sana getireydim” yanıtını vermeniz görüntülere yansıdı. Demirtaş’ın tahliye edilmiyor oluşu açısından neler söylersiniz?
Beraber kaldığımız süreçte kendi kendime verdiğim bir söz vardı: O demir kapı açılıp da Demirtaş çıkıncaya kadar içim rahat olmayacak. Çünkü o; içeriden dışarıya, ülke içinden bölgeye ve hatta Ortadoğu hattına kadar siyasette, diplomaside, hayatın birçok alanında karşılığı olan değerli bir lider profili. Dolayısıyla Demirtaş’ı bizim nasıl kucakladığımız ortadayken, şüphesiz onu oraya koyan zihniyetin de kendince Demirtaş’a tarif ettiği bir pozisyon var.
Baktığımız zaman ortada anayasaya aykırı fiili bir işleyiş var. Tam bir hukuk dışılık. Devlet şu anda hukukun ötesinde, hukuka rağmen, tahliye etmesi gereken kişiyi içeride tutuyor. Bu kadar açık bir şekilde riski göze almaları, Demirtaş’ın siyasette ne kadar önemli bir figür olduğunu ve her kesimde ayrı bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Şuna inanıyorum ki, barışa doğru giden bu çözüm sürecinde Demirtaş tahliye edilmezse –ki şu an hukuk dışı bir şekilde tutulduğu için tam anlamıyla tutsaktır– insanlar sürecin sahicileştiğini düşünmeyecekler. Bu durum sadece DEM Parti ve çevresinde değil, farklı siyasi kulvarlarda da güvensizlik yaratacaktır. İşin hakikileştiğine, samimileştiğine ve artık hukuk rotasına dönüldüğüne dair bir nişaneye ihtiyaç var; bu nişane de Demirtaş’ın bırakılmasıdır.

“Toplumdan hukuku ve asabiyeti çıkarırsanız müzakere ehliyeti kaybolur”
7 yıl boyunca cezaevinden Türkiye ve dünya siyasetini takip ettiniz. İçeride tutulan bir siyasetçinin gözüyle dışarısı nasıl görünüyordu? Sizin girdiğiniz dönemdeki Türkiye ile bugün çıktığınız Türkiye arasında, toplumsal dinamikler ve siyasi atmosfer açısından nasıl bir fark gözlemlediniz?
Türkiye, özellikle çözüm sürecinin akamete uğradığı 2015 ve sonrasında yaşanan gelişmeler itibarıyla oldukça yıpratıcı bir dönemden geçiyor. Hem toplumu hem de ülke ekonomisini derinden sarsan bir krizler sarmalının içindeyiz. Toplumda geleceğe dair ciddi bir güven kaybı, ülke yurttaşlığından kıvanç duyma hissinde ise belirgin bir zayıflama var. Gençlerin ülkenin geleceğinde kendilerini bulabilme konusunda ciddi şüpheleri bulunuyor. Tüm bunların yaşandığı bir yerde sadece yoksulluk derinleşmiyor; siyaset kurumunun çözüm üretebilme ehliyetinde de ciddi bir kayıp yaşanıyor.
Sonuçta çeyrek asırdır ülkeyi yöneten bir iktidardan bahsediyoruz. Artık kendinin tekrarına düşmüş, kendi geçmiş dönemlerinin muhalifi haline gelmiş bir iktidar var karşımızda. Gören de “Kimden devraldılar da bugün bunları konuşuyorlar?” der. Enflasyonu yüzde 80’lere çıkaranlar, bugün yüzde 32’ye düştüğünde bunu bir başarı olarak sunabiliyor. Ciddi kayıpların yaşandığı bu yıllarda, büyük depremler gibi felaketlerde bile toplumun asabiyetinin (dayanışma ruhu) zedelendiğini, kutuplaştırmaların derinleştiğini gördük.
Türkiye’de ileriye dönük olumlu bir adımdan bahsetmek çok zor. Son zamanlardaki en iyi gelişme olarak belki 1 Ekim 2024’te başlayan süreci ve ardından 27 Şubat 2025’te Sayın Öcalan’ın manifestosunu sayabiliriz. En azından ölümlerin yaşanmayacağına dair oluşan bu umut topluma nefes aldırdı. Fakat ortada o kadar çok sorun var ki bu meseleye tam anlamıyla odaklanılamıyor. Kadın cinayetlerinden çetelerin sokaklarda kol gezmesine, uyuşturucu kullanımının artmasından derinleşen yoksulluğa kadar kahredici gelişmeler yaşanıyor. Bir toplumdan hukuku ve dayanışma duygusunu çıkardığınızda, kutuplaştırmayı derinleştirdiğinizde, o toplum birlikte sorun çözme ve müzakere edebilme ehliyetini kaybeder. Siyaset kurumu zayıf kalır ve giderek merkezileşerek başka türden bir oligarşiye dönüşür. Amed’e geldiğimden beri binaların değiştiğini gördüm ama insanların yüzünde geleceğe umutla bakan ifadeler pek göremedim.
Siz de önceki yanıtınızda aslında biraz değindiniz. 23 aydır bir süreç yürütülüyor. Çıktığınızda da yaptığınız konuşmalarda, Diyarbakır’a geldiğinizde de hep hukuk, barış vurgusu yaptınız. 23 aylık sürece baktığımızda Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK kongresini topladı, kendini feshetti, silahlar yakıldı, Mecliste bir komisyon kuruldu en son olarak da çerçeve yasayla birlikte bir ilk adım oldu. 23 aylık sürece bütünlüklü baktığınızda siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hangi işi yaparsanız yapın, geriye dönüp baktığınızda “Bunu daha iyi nasıl yapabilirdik?” sorusunu sorarsınız. Eksikliklere dair gerekçeler de üretebilirsiniz. Ancak dünyanın, bölgenin ve Türkiye’nin içinden geçtiği süreç itibariyle bakıldığında; eğer adına “milli dayanışma” veya “kardeşlik süreci” diyorsak, bunu hiç yorulmadan, usanmadan ve hesap gütmeden yürütmek gerekir. Bunun için özgüven lazımdır. Barış için, demokrasi ve hukuk için atılan hiçbir adım fedakarlık değildir. Çünkü bu süreçte maddi bir kaynak kullanmıyorsunuz, para harcamıyorsunuz.
Yapılması gereken; sağlam bir siyasi iradenin ortaya konulması, sürecin toplumsallaştırılması ve artık geri dönülemez bir yola sokulmasıdır. Bu stratejik bir karardır. Cumhuriyetin birinci yüz yılı hasarlıydı, son 40 yılı çatışmalarla geçti. Bu durum ülkenin enerjisini tüketti, toplumsal değerleri çürüttü. Eğer doğru bir yola girilmişse, bu 23 aylık sürecin çok daha fazla çıktısı olmalıydı. Elbette Meclis’te 467 kişinin onayıyla bir çerçeve çıkması, konuyu ele alan bir komisyon kurulması değerlidir ve bunları küçümsemiyorum. Ancak bundan sonrası için sürecin demokratikleştirilmesi ve sivil aktörlerce izlenebilmesi şarttır.
Süreci yürütenlerin topluma net bir perspektif sunması gerekiyor: “Biz şu başlıklarda herkesi mutlu edecek, farklı kimliklerin ve inançların kendi haklarıyla özgürce yaşayıp gelişebilecekleri bir zemin oluşturacağız” denmeli. İnsan hakkı, adeta bir lütuf veya ihsan gibi sunulamaz. Farklılıkların bir arada yaşaması tek tipleştirmeyle, asimilasyonla sağlanamaz; birlik, farklılıkların bir aradalığını temin etmektir. Türkiye’nin geçmişteki kötü tecrübeleri geride bırakıp buna odaklanması gerekiyor.
“Hiçbir zaman kendimize Müslüman olmadık”
Bir yanda 23 aydır devam eden bir süreçle birlikte, diğer yanda bölgede yıllardır uygulanan kayyım ve yargı baskısı politikalarının bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve CHP’li belediyelere, hatta topyekün muhalefete yöneldiğini görüyoruz. Komedyen tutuklamaya kadar varan bir siyasi atmosfer içerisindeyiz. Bir zamanlar Kürt siyasetine uygulanan bu yöntemin ana muhalefete de yönelmesini ve ortaya çıkan bu çelişkili tabloyu nasıl okuyorsunuz?
Bu konuyu iki boyutuyla ele almak lazım. “Kendine Müslüman olma” diye bir tabir vardır. Kürt demokratik siyaseti hiçbir zaman kendine Müslüman olmadı. Mağduriyet yaşayan bütün kesimlere yüreğini ve zihnini açtı, onlarla yan yana durma erdemini gösterdi. Hatırlarsınız; 2007 yılında Anayasa Mahkemesi’nde AK Parti’nin kapatılması söz konusu olduğunda, partimiz buna kesinlikle karşı çıkarak durumun kabul edilemez olduğunu söylemişti. Keza başörtüsü yasağına ilişkin düzenleme yapıldığında Meclis’te buna destek veren yegane parti de Kürt demokratik çizgisiydi.
Biz mağduriyetleri en ağır şekilde yaşadığımız için, başkalarının mağduriyetini de en iyi anlayanlarız. Hal böyleyken, muhalif belediyelere veya CHP’ye kayyım atandığında kalkıp “Zamanında bize atandığında bunların sesi çıkmamıştı” demek ahlaki değildir. Temsil iradesi gasbedilen kim olursa olsun, biz karşı duranların safındayız.
Meselenin ikinci boyutu ise şu: İktidar “milli dayanışma” gibi kavramları kullanırken, bir yandan da Cumhuriyetin ilk yıllarına dayanan laik-dindar çatışmasını siyasi kudretini artırmak için kullanıyorsa, bu samimi değildir. Hukuka uymayan yöntemlerle, komedyenleri tutuklayarak veya 14 yaşındaki bir çocuğun sosyal medya paylaşımına bile dava açarak güç gösterisi yapmak aslında bir acizliğin belgesidir. İktidarın muhalefete düştüğü yarınlar için hukuku ve adaleti merkeze alması, kimseye mutlak bir kudret tanınmaması gerekir ki herkes kendini güvende hissedebilsin.
“Siyaset geçmişi eşeleme, kavga üretme işi değildir”
Devletin veya iktidarın konjonktürel adımlarından bağımsız olarak; yaşanan bu sürecin güvenlik merkezli bir parantezden çıkarılıp kalıcı bir demokrasi ve barış mücadelesine dönüştürülmesi için toplumsal muhalefete ve siyasi aktörlere ne gibi görevler düşüyor?
Siyaset; değerleri, kurumları ve geleceğe dönük projeksiyonlarıyla bütüncül bir süreçtir. Siyaset geçmişi eşelemek veya geçmiş üzerinden kavga üretmek değil, geleceği inşa etmektir. Ülkenin yakıcı meselelerinde muhalefetin de iktidarın da çözüm protokolleri olmalıdır. “Yarın iktidara geldiğimizde biz bu sorunu şu yöntemlerle çözeceğiz” diyebilmek ve toplumu buna ikna etmek temel bir ödevdir.
Bu görev sadece siyasetçilerin değil; akademinin, sivil toplumun ve medyanın da omuzlarındadır. Şu anki sistem, kendine kapalı bir alan inşa edip toplumu itaate zorluyor. Oysa demokrat ve özgürlükçü siyasetin yegane şartı; toplumsal rızayı, farklı kesimlerin ortak bir gelecekte bir arada yaşayabileceği fikrini merkeze alan bir anlayışı hakim kılmaktır
Fotoğraf: Ajansa Welat
“Kayyum pratiğinin yarattığı tahribatı onarmak ağır bir yük”
Biraz da yerel yönetimler konuşacak olursak, siz 2019’da Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten kısa süre sonra kayyım kararıyla görevinizden alındınız. Bugün Diyarbakır Belediyesi yine partinizin yönetiminde. İçeriden izleyebildiğiniz kadarıyla ve şu anki tablo bakımından yerel belediyecilik pratiğinin nasıl olması gerektiğine ilişkin önerileriniz var mı?
Bölge bazlı baktığımızda, geçmişte iki-üç dönem kayyumlar eliyle yönetilmiş belediyeleri devralmak çok başka bir durumdur. Bir futbolcu bile sakatlık geçirdiğinde sahalara dönmesi bazen ayları bulabiliyor. Sahaya döndüğünde maçı anlatan spiker bile “Bu oyuncu sakatlık geçirdi” diyerek, onun bir toparlanma sürecinde olduğunu teslim ediyor.
Buradaki arka planı iyi okumak lazım. Eğer devralınan yer daha önce CHP’li bir belediye olsaydı durumu farklı tartışırdık. Ancak kayyum pratiğinin yarattığı ağır tahribatı bir yandan onarmak, bir yandan da yeni ve güzel işler üretmek çok zorlu bir süreç. Eski bir belediyeci ve kentin bir gözlemcisi olarak henüz büyük bir değişim veya yüksek verimlilik göremediğimi söyleyebilirim, ama bu muhtemelen zamanın kısalığından kaynaklanıyor. Önümüzde yapılacak çok iş var. Güçlü bir yerel yönetim politikamız var; bunun nitelikli kadrolarla ve doğrudan halkın katılımıyla zenginleştirilip üretken hale getirilmesi gerekiyor.
“Tıpkı çayda çıra oyunu gibi iki elim de dolu olacak”
Önümüzdeki bahar aylarında partinizin bir yenilenme kongresi olacak. Siyasette ve toplumsal mücadelede bundan sonra nasıl bir rol üstleneceksiniz? Aktif siyasette ya da yerel-genel düzeyde yeniden resmi bir görev alma planınız var mı?
Çocukken ilkokulda çok çalışkan, tabiri caizse ‘beter’ bir çocuktum. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında hep “Doktor olacağım” derdim. Bu hayalimi gerçekleştirdim. 38 yıllık bir hekimim. Hekimlik hayatımın, kimliğimin ve değerlerimin vazgeçilmez bir parçası. Uzaktan izleyicisi olabilmeniz mümkün değil. Bu mesleği icra etmeye devam edeceğimi açık ve net ifade edeyim.
Bugüne dek halkın içinde, çok farklı sivil kurumlarda yer aldım. İnsan Hakları Derneğinden Tabip Odasına, Demokratik Toplum Kongresinden Sarmaşık Derneğine kadar birçok yerde çalıştım. Akabinde milletvekili ve belediye başkanı oldum. Zaten çocukluktan gelen bir siyasal ufkum vardı. Siyasetçi kimliği sadece insanın kendisine biçtiği değil, toplumun ve coğrafyanın da size yüklediği bir roldür. Hele ki bu coğrafyada yaşıyorsanız, bu rolü üstlenmemeniz mümkün değil. Peki ne olacak? Hem hekimliğe hem de siyasete elimden geldiğince katkı sunmaya devam edeceğim. Tıpkı Çayda Çıra oyunundaki gibi, iki elim de dolu olacak.
“Hasta tutsakların içeride olması bu süreci ayıplı hale getirir”
Halen cezaevlerinde bulunan binlerce siyasi tutuklu, ağır hasta mahpus ve infazı yakılan tutuklular var. Cezaevlerinin mevcut durumunu da göz önüne aldığınızda, toplumsal barışın gerçekten sağlanabilmesi için cezaevleri ve tutuklular konusunda atılması gereken ilk acil adımlar sizce nelerdir?
Bu sorunuz için teşekkür ederim, benim söylemeyi unuttuğum çok hayati bir meseleyi hatırlattınız. Bir ülkede ağır hasta insanlar ısrarla cezaevinde tutuluyorsa, orada sadece insan hakları ihlali yoktur; acımasız, insanı yok sayan bir anlayış hakimdir. Hastalık tutsaklarının şu anda içeride olması bu süreci baştan ayıplı hale getirir. Bu insanları salıvermeyenleri ve engeller çıkaranları, onları adeta sürecin rehini konumunda tuttuğu için gayriahlaki buluyorum.
Açık konuşmak gerekirse; bir ülkede cezaevleri ne kadar doluysa, o ülkede suça teşvik eden eşitsizlikler de o kadar fazladır. Türkiye’de cezaevlerinin durumu ortada: 300 bin kapasiteli yerlerde 430 bin tutuklu ve hükümlü kalıyor. Neden bu ülke, insanlarını sürekli cezaevi tehdidiyle yönetme noktasına geldi? Bunu sorgulamamız lazım. Eğer bir iyileşme, bir nekahat dönemine giriyorsak; adaleti, bağımsızlığı ve şeffaflığı tesis etmeli, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri gidermeliyiz. Nüfusuna oranla dünyanın en çok tutuklusuna sahip ülkesi olmaktan çıkıp, toplumun hukuka ve adalete olan güvenini yeniden inşa etmeliyiz.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et