Odadaki Fil: Göçmen karşıtlığının arkasındaki ekonomik gerçekler ne?
Göçmen karşıtı söylemde odadaki fil neoliberalizmdir. Göçmenler kemer sıkma politikaları ve borçlarla zaten tahrip olmuş toplumlara gelirler.
Fotoğraf: Tangopaso/Wikimedia Commons
Vijay Prashad
Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, Küresel Kuzey'den Küresel Güney'e, giderek artan göçmen karşıtı söylemlere maruz kalıyoruz. Bu, kamusal söylemin kaçınılmaz bir parçası gibi görünüyor. Bu söylem, aşırı sağın temel dayanağı haline geldiği Küresel Kuzey'de özellikle zehirli. Aralık 2025'te ABD Başkanı Donald Trump, ABD'deki Somalili göçmenlere "çöp" dedi ve "geldikleri yere geri gönderilmeleri" gerektiğini söyledi. Trump'ın Başkan Yardımcısı JD Vance, göçün hem ABD hem de Avrupa için "en büyük tehdit" olduğunu belirtti. İngiltere'de, dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Mayıs 2025'te ülkesinin "yabancılar adası olma" riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi; bu ifade aynı yılın sonlarında dönemin Avustralya Gölge İçişleri Bakanı Andrew Hastie tarafından da tekrarlandı: "Kendi evimizde yabancı gibi hissetmeye başlıyoruz."
Küresel Güney de bu söylemden muaf değil. Güney Afrika'da, Operation Dudula (2021) ve March and March (2024) gibi göçmen karşıtı grupların ciddi bir göçmen karşıtı kargaşa yaratmak için fonlarla bir anda ortaya çıkmasıyla birlikte yabancı düşmanlığında bir patlama yaşandı. Bu gruplar, Abahambe Makwerekwere ("yabancılar gitmeli") sloganını, apartheid sonrası dönemin düzenlemelerinde çatlaklar arasında ezilmiş Güney Afrikalı kesimler arasında popülerleştirdi. Bu kesimler, sosyoekonomik kaygılarının faturasını komşularına, yani Güney Afrika'ya Botsvana, Lesotho, Mozambik ve Zimbabve gibi ülkelerden gelen yoksul göçmenlere kestiler. Bu yabancı düşmanı gruplar, göçmenlerin ülkeyi terk etmeleri için tehditler savurdu ve süreler verdi; çaresiz ve savunmasız insanları güvenlik arayışına girmeye veya korku içinde Güney Afrika'yı terk etmeye zorladı.
Yabancı düşmanlığındaki bu yükseliş, işçi sınıfının sefil yaşam koşullarının kapitalizmin yapısal özelliklerinden ziyade, kıt kaynaklar için göçmenlerle girilen rekabetten kaynaklandığına dair genel bir hissiyatı yansıtmaktadır. Yoksul ve güçsüz göçmenlerin bir şekilde devleti içten içe çökerttiği ve iş piyasasını istila ederek yerli işçileri istikrarlı ve onurlu bir yaşam sürmekten alıkoyduğu iddia edilmektedir.
Göç üzerine olan söylem olgusal yanlışlıklar, abartılar ve öfkeyle doludur. Yabancı düşmanlığının havarileri, göçün boyutunu ve coğrafyasını abartarak bu konudaki söylemi zehirlemektedir. Bu çarpıtma üç şekilde işler:
- Abartılı boyut: Uluslararası göçmenler dünya nüfusunun yalnızca yüzde 3.6'sını oluşturmaktadır. Göç eden insanların çoğu, kırsaldan şehre veya bir kasabadan diğerine seyahat ettikleri için doğdukları ülkeyi terk etmezler. Ülke içinde yerinden edilmiş kişilerin durumu da hesaba katıldığında, Uluslararası Göç Örgütü'nden bir yetkiliden öğrendiğim üzere, göçmenlerin ve yerinden edilmiş kişilerin yalnızca dörtte biri Küresel Güney'den Küresel Kuzey'e seyahat etmektedir.
- Abartılı coğrafya: Batı medyası anlaşılabilir nedenlerden ötürü haberlerini Akdeniz geçişlerine, ABD-Meksika sınırına ve Manş Denizi'ne yoğunlaştırmaktadır. Bu durum göçü yalnızca Küresel Kuzey'e yük olan bir mesele olarak çerçevelemektedir. Oysa gerçekte yerinden edilmelerin çoğu ülkelerin kendi içinde veya komşu ülkeler arasında gerçekleşmektedir. Mültecileri korumanın ezici yükü, zengin Kuzey'in değil, Güney'deki yoksul ulusların omuzlarındadır.
- Abartılı dil: Göçmen karşıtı söylemin ateşini körükleyenler, neredeyse her zaman "yasal" göçmenlere değil, "yasadışı" göçmenlere karşı olduklarını söylerler. Pratikte, "yasadışı göçmen" şeklindeki bu tehditkâr kategori, insanların genel olarak göç hakkında ne düşündüğünü şekillendirmeye başlar. Mülteciler, sığınmacılar, kayıtsız işçiler, öğrenciler, aile üyeleri, geçici işçiler ve hatta yasal yollarla gelmiş olan göçmenler bile "yasadışı" olarak görülmeye veya en azından öyle olduklarından şüphelenilmeye başlanır. "Yasadışı" sıfatı, "göçmen" isminin anlamını şekillendirir ve ardından onu gölgede bırakır. Sıfat ortada görünmediğinde bile ismi tanımlamaya başlar. Bu şekilde, sadece göçmen olmak bile bir kural ihlali olarak muamele görür.
Başta Küresel Kuzey olmak üzere daha varlıklı ülkelerin yönetici sınıfları, göçmenlerin emeğini isterler ancak sosyokültürel yaşamlarını veya siyasi katılımlarını istemezler. Küresel Kuzey'deki tarım, inşaat, lojistik ve bakım hizmetleri gibi başlıca ekonomik sektörler göçmen emeğine bağımlıdır. Yabancı düşmanı söylem ve kısıtlayıcı yasal rejimler, sınır dışı edilme tehdidi ve yasal hakların ile toplu sözleşme hakkının reddedilmesi yoluyla bu işçileri disipline etmeyi ve sömürmeyi kolaylaştıran bir ortam yaratır. Yine de göçmenlerin yaşadıkları ve çalıştıkları yerlerdeki egemen sınıf için zenginlik ürettikleri inkâr edilemez. Gönderdikleri paralar aynı zamanda menşe ülkelerindeki ailelerini de geçindirmektedir. Göç ve ekonomi etrafındaki söylem de siyasi tartışmalar kadar bulanık ve kafa karıştırıcıdır.
Ekonomik argüman: Göçmenlerin, özellikle de gelenlerin coğrafi olarak yoğunlaştığı yerlerde konut, okul, ulaşım ve sağlık hizmetleri için anlık talebi artırdığı muhakkaktır. Ancak göçmenler aynı zamanda çalışır, üretir, vergi öder ve işgücü sıkıntısı çeken ekonomik sektörleri ayakta tutarlar. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), fayda ve maliyetler eşit olarak dağılmasa da göçmenlerin işgücü piyasalarına, kamu maliyesine, istihdama ve iş yaratılmasına katkıda bulunduğunu göstermektedir. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) 1980-2018 yılları arasında otuz dört OECD ülkesini kapsayan geniş çaplı bir araştırması, toplam istihdamın yüzde 1'i oranındaki bir göçmen girişinin ekonomik üretimi beş yıl içinde neredeyse yüzde 1 oranında artırdığını ve bu artışın üçte ikisinin daha yüksek işgücü verimliliğinden (artan sömürü) kaynaklandığını ortaya koymuştur. Daha da önemlisi, söz konusu çalışma büyük göçmen akınlarının yerli halkın istihdamını azalttığına dair hiçbir kanıt bulamamıştır.
Emek meselesi: Patronlar bazen çalışma koşullarını düşürmek veya sendikal örgütlenmeyi zayıflatmak için güvencesiz göçmen emeğini kullanırlar. Ancak burada sorun göçmen işçinin kendisi değil, patronun işçileri yasal statülerine göre ayırma ve bölme gücüdür. Daha güçlü ve daha iyi örgütlenmiş sendikalar, işçilerin bu bölücü taktiklere direnmesine, ücretleri ve çalışma koşullarını iyileştirmesine; ikamet, yasal haklar ve toplu sözleşme haklarını güvence altına almasına yardımcı olacaktır.
Göçmen karşıtı söylemde odadaki fil neoliberalizmdir. Göçmenler kemer sıkma politikaları ve borçlarla zaten tahrip olmuş toplumlara gelirler. Konut krizi, kronik işsizlik, akıl hastalıkları ve madde bağımlılığı göçmenlerin yarattığı koşullar değildir. Bunlar, azınlığın kârını çoğunluğun refahının önünde tutan kapitalist toplumların sosyal etkileridir. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, belediye bütçelerindeki kesintiler ve bunun sonucunda devlet kapasitesinin ve sosyal refahın çökmesi; zengin ve mülk sahibi sınıfların hizmetinde uygulanan neoliberal politikalardı. Bu neoliberal politikaları uygulayan ve dolayısıyla ortaya çıkan toplumsal yıkımın sorumlusu olan aynı siyasi partiler, şimdi göçmenleri günah keçisi ilan ediyorlar.
Göçmen karşıtı söylem, dünya çapında milyarlarca insanın karşı karşıya kaldığı toplumsal sıkıntıların asıl nedenlerini gizleme işlevi görür. Çağımızın akıl almaz askeri harcamaları ve feci savaşları, NATO+ bloğuna meydan okuyan devletlere yönelik acımasız yaptırımlar, azgelişmişlik döngüsünü kıramayan devletlerin zorunlu borç köleliği, iklim değişikliğinin yüksek faturası, topraksızlaştırma ve geçim kaynaklarının yok edilmesi göçten kaynaklanmaz. Bunlara, dünyayı iyileştirmek yerine kâr uğruna yok etmeyi tercih eden kapitalizm ve emperyalizm neden olmaktadır. Aslında göçün kendisi, savaş, borç, yaptırımlar ve sömürü yoluyla Küresel Güney'deki yaşamın temelini yok eden kapitalist emperyalizmin bir sonucudur.
Ne yazık ki, göçmen karşıtı söylemin yaygın doğası, yabancılaşmış bir işçinin Güney Afrika'nın Soweto kentindeki bir küçük bakkalı yakmasını, kendi ülkesindeki toprak mülkiyetinin acımasız asimetrisi üzerine düşünmesinden daha kolay hale getirmiştir. Beyaz Güney Afrikalılar nüfusun kabaca yüzde 7'sini oluştururken çiftlik ve tarım arazilerinin yüzde 72'sine; Siyah Güney Afrikalılar ise nüfusun neredeyse yüzde 82'sini oluştururken arazilerin sadece yüzde 4'üne sahiptir. Toprak reformunu tahayyül etmek, Botsvanalı yoksul bir göçmen esnafın dükkânını yakmaktan çok daha zor ve karmaşıktır. İşçi sınıfını yabancı düşmanlığının kafa karıştırıcı söylemine karşı berraklıkla silahlandırmak, solun bugün karşı karşıya olduğu görevlerden biridir. Kendi payına Güney Afrika Komünist Partisi, yabancı düşmanlığına karşı ve dayanışmadan yana güçlü ve net bir tavır almıştır.
Karayip kökenli büyük Britanyalı şair Benjamin Zephaniah hayatının büyük bir kısmını soyu ve yerinden edilme üzerine düşünerek geçirdi. İki dünya arasında yaşarken, göçmen olmanın getirdiği son derece insani mücadeleleri ile yalnızlık ve tecrit duygularını anladı. Zephaniah, 'Biz Mülteciler' (We Refugees, 2000) adlı şiirinde yabancı düşmanlığının mantıksızlığını ve insanlık dışı doğasını sıcaklık ve sadelikle yakalar:
Hepimiz mülteci olabiliriz
Bazen sadece bir gün sürer,
Bazen sadece bir el sıkışma
Veya imzalanan bir kâğıt.
Hepimiz mültecilerden geldik
Kimse öylece peyda olmadı,
Kimse burada bir mücadele vermeden bulunmuyor,
Ve neden korku içinde yaşayalım ki
Havadan ya da sıkıntılardan?
Hepimiz buraya bir yerlerden geldik.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et