Oyuncu Pınar Yıldırım anlattı: 'Sanatçı olmak işçi olmadığımız anlamına gelmiyor'
Oyuncu Pınar Yıldırım ile 16 saati bulan mesaileri, bağımsız sahnelerin hayatta kalma savaşını, cinsiyet temelli ücret eşitsizliğini ve kültür-sanat alanında görünmeyen binlerce emekçinin çalışma koşullarını konuştuk.
Fotoğraf: Unsplash
Ahmed Ziya Aydın
“Bugün çalışacak durumda değilim” demenin bile ertesi gün işsiz kalma korkusu yarattığı bir sektörde, sanat üretimi çoğu zaman bireysel fedakarlıkların sınırında sürdürülüyor. Oyuncu Serhat Kılıç’ın yaşamını yitirmesinin ardından özellikle tiyatro temelli oyuncuların ana akım işlerdeki çalışma koşulları yeniden gündeme geldi. Kamera arkasından bağımsız tiyatro sahnelerine kadar uzanan bu çark; denetimsiz çalışma saatleri, geciken ücretler ve kapalı ilişki ağlarıyla binlerce emekçiyi görünmez kılıyor. Oyuncu Pınar Yıldırım, parıltılı vitrinin ardında biriken yorgunluğu ve sanatçıların çalışma koşullarını gazetemize anlattı.
Oyuncu Pınar Yıldırım
Serhat Kılıç’ın kaybıyla birlikte, sektördeki rapor hakkı ve çalışma koşulları yeniden tartışmaya açıldı. Temel bir işçi hakkı olan dinlenme ve tedavi talebi, pratikte oyuncular ve set emekçileri için nasıl bir iş güvencesi tehdidine dönüşüyor?
Öncelikle Serhat’ın kaybı hepimiz için çok ağır. Burada dikkatli konuşmak gerektiğini düşünüyorum. Kamuoyuna yansıyan ifadelerde setten çıkarıldığı aktarılıyor ancak bunun sağlık raporu nedeniyle gerçekleştiğine ilişkin doğrulanmış bir bilgi henüz yok.
Ama sektörün genel meselesi açısından şunu çok açık söyleyebilirim: Bizim mesleğimizde hastalanmak, dinlenmek, “Bugün çalışabilecek durumda değilim” diyebilmek hala çok büyük bir güvencesizlik duygusu yaratıyor. Çünkü oyuncuların ve set çalışanlarının önemli bir bölümü kendisini ertesi gün çağrılmayabilecek bir çalışma düzeninin içinde hissediyor.
Oysa sağlık hakkı bir lütuf değil, temel bir işçi hakkı. Bir insan hastalandığı için işini kaybetmekten korkuyorsa orada iş güvencesinden söz edemeyiz.
"Doğrudan işçi sağlığı meselesi"
Setlerde ve tiyatroda 14-16 saati bulan mesailer artık sektörün olağan bir parçası gibi görülüyor. Bu kronik yorgunluk hali, bedensel tükenmişliği ve doğrudan iş kazası riskini sahada nasıl tetikliyor?
Bir insanı 14-16 saat çalıştırdığınız zaman mesele artık yalnızca yorgunluk olmaktan çıkıyor. Dikkat azalıyor, refleksler zayıflıyor, karar verme becerisi düşüyor. Set dediğimiz yer de masa başında çalışılan kontrollü bir alan değil. Araç kullanılıyor, elektrik sistemleri kuruluyor, ağır dekor taşınıyor, yüksekten çalışılıyor, aksiyon sahneleri çekiliyor. Dolayısıyla uzun çalışma süresi doğrudan işçi sağlığı ve iş güvenliği meselesidir.
Tiyatroda bunun biçimi biraz değişiyor ama sonuç çok farklı değil. Oyuncu gündüz başka bir işte çalışıp akşam provaya gelebiliyor; prova yapıyor, dekor taşıyor, turneye gidiyor, gece eve dönüp ertesi sabah yeniden çalışıyor. İş kazası dediğimiz şey de çoğu zaman bir anda ortaya çıkmıyor; haftalardır biriken yorgunluğun son halkası oluyor.
Sektörün dışarıdan ‘çok kazandıran’ parıltılı imajına karşın, kamera önü ve arkasında ciddi bir ekonomik güvencesizlik hüküm sürüyor. Düzensiz gelir gerçeği bir yana, kadın oyuncuların karşılaştığı ücret eşitsizliği ve baskı sektöre nasıl tezahür ediyor?
Sektörün en büyük yanılsamalarından biri bu. Kamuoyu birkaç başrol oyuncusunun aldığı ücret üzerinden bütün oyuncuların ekonomik koşullarını değerlendiriyor. Oysa sektörün çok büyük bir bölümü düzensiz gelirle yaşıyor. Bir ay çalışıyorsunuz, sonraki üç ay hiçbir işiniz olmayabiliyor. Üstelik çalıştığınız işin parasını zamanında alamadığınız örnekler de var.
Kamera arkasında da durum farklı değil. “Oyuncular çok para kazanıyor” cümlesi gerçeğin çok küçük bir bölümünü bütün sektörmüş gibi gösteriyor.
"Sektör binlerce kişinin güvencesizliğinden geçiniyor"
Kadın oyuncular açısından buna bir de ücret eşitsizliği ve yaş meselesi ekleniyor. Eşit ya da benzer ağırlıktaki rollerde kadın ve erkek oyuncular arasındaki ücret farkını konuşmak zorundayız. Bunun yanında kadın oyuncular yaş aldıkça rol alanları daralırken erkek oyuncuların kariyerleri çok daha uzun süre merkezde devam edebiliyor. Bu sektör birkaç kişinin yüksek kazancıyla değil, binlerce kişinin güvencesizliğiyle ayakta duruyor.
Kira, vergi ve prodüksiyon maliyetleri bağımsız sahneleri doğrudan bir hayatta kalma mücadelesine itiyor. ‘Alternatif sahnelerin’ nasıl sürüyor, kişisel fedakarlıklarla mı?
Ben bunu teorik olarak değil, doğrudan yaşayarak biliyorum. Kadıköy Emek Tiyatrosu’nu yıllarca ayakta tuttuk ve sonunda mekanımızı kapatmak zorunda kaldık. Ama tiyatro yapmaya devam ediyoruz. Türkiye’de bağımsız tiyatro yapmak çoğu zaman sanat üretmekten önce ekonomik bir hayatta kalma problemi çözmek anlamına geliyor.
Salon kirası, prova alanı, dekor, kostüm, teknik ekip, nakliye, telif, vergiler, reklam, ulaşım… Daha seyirci salona girmeden çok ciddi bir maliyet oluşuyor.
Bilet fiyatını artırdığınızda seyircinin alım gücüyle karşılaşıyorsunuz. Artırmadığınızda bu kez oyuncuya ve teknik ekibe insanca bir ücret ödemekte zorlanıyorsunuz. Buradaki en büyük yanlış, bağımsız tiyatroyu insanların kişisel fedakarlığıyla yaşayabilecek bir alan sanmak. Kültür politikası dediğimiz şey tam da burada devreye girmeli.
Setlerin tehlikeli sınıfa alınması ve sendikal kılavuzlar önemli kazanımlar olsa da sahadaki karşılığı tartışılıyor. Reyting ve üretim baskısı karşısında, mevcut İSG denetimlerinin yaptırım gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mevzuat ve sendikal çalışma açısından bazı mekanizmalar var; fakat asıl problem bunların sahadaki yaptırımı. Setlerin “tehlikeli” işyeri sınıfına alınması önemli bir kazanım. Oyuncular Sendikası, Sinema TV Sendikası ve Sine-Sen’in dahil olduğu çalışmalarla oluşturulan rehberler çok önemli.
Ama bir İSG uzmanının orada bulunması tek başına yeterli değil. Üretim baskısı güvenliğin önüne geçiyorsa, “Bu sahneyi bugün bitirmek zorundayız” cümlesi bütün kuralların üzerine çıkıyorsa sistem işlemiyor demektir.
"Düzensiz çalışma örgütlülüğü zorlaştırıyor"
Oyuncuların kıdem tazminatı, ihbar ve işsizlik maaşı gibi en temel hakları fiilen engelleniyor. Sektörün parçalı yapısı içinde kültür alanı örgütlenmeleri bu güvencesizliği aşmada nasıl bir rol oynuyor?
Bence sektörün en temel meselelerinden biri tam olarak burada. Bir yapımda yapımcının emir ve talimatları altında çalışan oyuncunun 4A kapsamında sigortalanması gerekiyor. Buna rağmen yıllarca oyuncuların serbest meslek makbuzu keserek, sanki kendi hesabına çalışan insanlarmış gibi çalıştırıldığı bir düzen oluştu. Çalışanı kağıt üzerinde “kendi hesabına çalışan kişi” haline getirdiğiniz anda işverenin sorumluluğunu da azaltıyorsunuz. Kıdem, ihbar, işsizlik sigortası, ücretli izin, iş kazası gibi pek çok hak bundan etkileniyor.
Bir de sektörün parçalı çalışma biçimi örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Bugün aynı sette çalışıyoruz, üç ay sonra herkes başka bir yapımda. Sendikanın varlığı da tek başına yeterli değil. İnsanların sendikaya üye olabildiği, örgütlendiği için işsiz kalma korkusu yaşamadığı ve toplu sözleşmenin gerçek bir karşılığının olduğu bir düzen gerekiyor. Sanatçı olmak işçi olmadığımız anlamına gelmiyor. Biz de emeğimizi satarak geçiniyoruz ve işçi haklarına sahip olmalıyız.
Geçtiğimiz haftalarda Aleyna Tilki’nin sosyal medya paylaşımında değindiği yoğunlaşma ve tekelleşme, hem sanat üretimini hem de yeni kuşakların mesleki geleceğini nasıl daraltıyor?
Aleyna Tilki’nin söylediği şey bence yalnızca müzik sektörüne ilişkin değil. Bir sanatçının konser yapamaması yalnızca o sanatçının işsiz kalması anlamına gelmiyor. O konserin arkasında teknik ekipten müzisyenlere, sahne çalışanlarından organizasyon ekibine kadar yüzlerce insan var. Sinema, televizyon ve tiyatroda da benzer bir yoğunlaşma görüyoruz. Aynı yapım şirketlerinin, aynı oyuncu havuzlarının sürekli dolaşıma girmesi aynı zamanda bir emek ve istihdam problemi.
Mesele sadece özel sektörle de sınırlı değil. Devlet Tiyatroları gibi kamusal sanat kurumlarında liyakat, sanatsal çoğulculuk ve karar mekanizmalarının bağımsızlığı hayati önemde. Ben oyuncu olarak bundan etkileniyorum, tiyatro kurucusu olarak etkileniyorum, eğitmen olarak öğrencilerimin geleceği açısından etkileniyorum. Yıllarca eğitim alan gençlere artık yalnızca “iyi olursanız mutlaka çalışırsınız” diyemiyoruz. Çünkü yeteneğin dışında ilişki ağları ve ekonomik yoğunlaşmalar da kimin çalışabileceğini belirliyor.
Tekelleşme sadece hep aynı yüzleri görmek değildir; göremediğimiz yüzlerce insanın işsiz kalmasıdır. Sanatı yalnızca ortaya çıkan ürün üzerinden değil, o ürünü mümkün kılan emeğin koşulları üzerinden konuşmak zorundayız.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et