10.09.2026 14:44 / Güncelleme: 14:57

Karadeniz’i kafeslemek: Balık çiftliklerinin ardında büyüyen sermaye

Rize Pazar'daki balık çiftliklerine karşı direnişi değerlendiren Doç. Dr. Irmak Ertör, denizlerin "çitlenmesi" ve balığın metalaşma sürecini anlatarak, "Bu sadece çevre sorunu değil, denizlerin ortak kullanım ve karar hakkı mücadelesidir" dedi.

Karadeniz’i kafeslemek: Balık çiftliklerinin ardında büyüyen sermaye

Ekinsu Devrim Danış


Türkiye’de ormanların, derelerin, tarım alanlarının, kıyıların ve köylerin yaşam alanlarının maden, enerji, turizm ve inşaat yatırımlarına açılmasına karşı uzun süredir çeşitli mücadeleler yürütülüyor. Bu mücadeleler, doğanın tahribi ile sermaye birikiminin birbirinden ayrı süreçler olmadığını gösteriyor. Orman, dere ya da kıyı yalnızca zarar görmüyor; bu alanlar üzerindeki ortak kullanım ve karar hakları sınırlandırılarak holdinglerin üretim ve kâr alanlarına dönüştürülüyor.

Benzer bir dönüşüm bugün denizlerde de yaşanıyor. Kafeslerde balık yetiştiriciliği, doğal balık stoklarındaki azalmaya karşı bir çözüm, yeni bir gıda üretim biçimi ve “sürdürülebilir” bir yatırım olarak sunuluyor. Oysa bu üretimin yapılabilmesi için daha önce ortak kullanılan deniz alanlarının holdinglere tahsis edilmesi gerekiyor.

Rize’nin Pazar ilçesine bağlı balıkçı köyü Zelek’te yaşananlar, bu dönüşümün yerelde nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Merdivenli Köyü açıklarında Kuzuoğlu Su Ürünleri ile Günvak Gıda tarafından kurulmak istenen üç balık yetiştiriciliği tesisinin toplam kapasitesi yılda 12 bin ton. “Türk somonu” adıyla pazarlanan gökkuşağı alabalığının yetiştirileceği projeler kapsamında denize toplam 63 balık kafesi yerleştirilmesi planlanıyor.

Tartışmanın merkezinde denizin kullanımına kimin karar vereceği, üretimin kim için yapılacağı, elde edilen kazancın kimde birikeceği ve ekolojik ve toplumsal maliyetlerin kimlerin üzerine bırakılacağı bulunuyor. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü öğretim üyesi ve politik ekolojist Doç. Dr. Irmak Ertör ile Pazar’daki mücadeleden hareketle balık yetiştiriciliğinin denizi nasıl yeni bir “meta menziline” dönüştürdüğünü; devlet destekleri, şirketlerin dikey bütünleşmesi ve ihracat pazarları arasındaki ilişkiyi; hamsiden Türk somonuna uzanan üretim zincirini ve küçük ölçekli üretim yapan kıyı balıkçılarının neden bu dönüşümün karşısında yer aldığını konuştuk.

Karadeniz neden yeniden holdinglerin hedefinde?

Türkiye’de yetiştiricilik yoluyla elde edilen su ürünleri miktarı, avcılıkla elde edilen üretimi artık geride bırakmış durumda. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre toplam su ürünleri üretimi 1 milyon 37 bin tona ulaştı. Bunun yaklaşık 410 bin tonu avcılıktan, 626 bin tonu ise yetiştiricilikten elde edildi. Yetiştiricilik üretiminin yüzde 70’ten fazlası denizlerde gerçekleştirildi.

Ertör, Karadeniz’deki yetiştiricilik girişimlerinin yeni olmadığını ancak sektörün bugünkü ölçekte büyümesini devlet teşvikleri, teknolojik gelişmeler ve ihracat pazarlarıyla birlikte değerlendirmek gerektiğini söylüyor:

“Türkiye’de ilk yetiştiricilik denemeleri 1990’larda Karadeniz’de gerçekleşti. Hatta Norveçli uzmanlar davet edilip sektörün nasıl gelişebileceği konusunda çalışmalar yapıldı. Ancak o dönemde sektör Karadeniz’de fazla ilerleyemedi, denemeler yarıda bırakıldı. Ege ve Akdeniz’de çipura ve levrek yetiştiriciliğinin oldukça büyümesi ve ihracat açısından çok önemli bir aktör haline gelmesiyle, kullanılan daha gelişmiş tekniklerin ve teknolojilerin de yaygınlaşmasıyla Karadeniz, ‘Türk somonu’ olarak bilinen alabalık türünün yetiştiriciliği için tekrar ilgi çekici bir yer haline geldi. Bunda üretime verilen önemli miktardaki devlet teşviklerinin ve şirketlerin büyük uluslararası pazarlara erişiminin çok büyük rolü var.”

Ertör, Rusya’nın Norveç somonuna uyguladığı yaptırımların da Türkiye’deki sektörün 2010’ların sonunda daha geniş bir pazara yayılmasında etkili olduğunu belirtiyor. Bugün kafeslerde yetiştirilen Türk somonunun büyük bölümü ihracata yöneliyor; Rusya ve Japonya başlıca pazarlar arasında bulunuyor.

Denizin görünmeyen çitleri

Endüstriyel balık yetiştiriciliğinin yayılmasını “denizel meta menzili” kavramıyla açıklıyor Irmak Ertör.[1]  Bu kavram, sermayenin kârlılığı sürdürebilmek için yeni coğrafyalara, denizin daha derinlerine, yeni türlere ve daha önce ortak kullanılan doğal alanlara doğru genişlemesini anlatıyor.

“1950’lerden beri gitgide daha fazla endüstriyelleşen balık avcılığı, denizlerdeki stoklar azaldıkça yeni coğrafyalara veya daha derin sulara yöneldi. Yoğun avcılık sonunda av miktarları ve stoklar düştükçe hem küresel hem de yerel sermayenin avcılıktan endüstriyel yetiştiriciliğe geçiş yaptığını gözlemliyoruz.”

Ancak avcılıktan yetiştiriciliğe geçiş, denizler üzerindeki baskının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Baskının biçimi değişirken denizel alan üzerindeki sermaye denetimi genişlemeye devam ediyor.

“Balık yetiştiriciliğinde kullanılan kafeslerin denizel mekânı çitlemesi, başka müşterek kullanımları ve geçişi engellemesi söz konusu. Bu durum yalnızca mekânsal da değil. Ekonomik faaliyetin yarattığı kirlilik ve artan sedimantasyon nedeniyle hem rekreasyonel faaliyetler hem de küçük ölçekli balıkçılık oldukça olumsuz etkilenebiliyor. Zelek’teki direniş de bu tehlikelere işaret ediyor.”

Çitleme yalnızca kafeslerin kapladığı yüzeyden ibaret değil. Organik atıklar deniz dibini, yem artıkları ve üretim kaynaklı kirlilik suyu, tesislerin çevresindeki sınırlar ise balıkçıların hareket alanını etkiliyor. Böylece ortak deniz, şirketlerin üretim alanına dönüşürken kıyı topluluklarının geleneksel yaşam ve geçim alanları üzerindeki denetimi zayıflıyor.

Bir meta olarak balık

Ertör’e göre “denizel meta menzili”nin arkasında balığın gıda mı yoksa dünya pazarlarında satılacak bir meta olarak mı görüldüğü yönündeki temel çatışma bulunuyor:

“Gitgide daha sermaye yoğun hale gelen balık ve su ürünleri üretimi, balığa gıda yerine meta olarak yaklaşmaya başlıyor. Şirketlerin önceliklendirdiği konular nasıl daha ucuza üretim yapacakları, bütün üretim süreçlerini aynı büyük şirket altında toplayarak dikey entegrasyonu nasıl sağlayacakları, balık yemini nerede üretecekleri ve hangi pazarlarda etkinliklerini artıracakları oluyor.”

Ertör, “Ekolojik eşikler aşıldığında veya toplumsal mücadele gibi bir dirençlilikle karşılaştığında sektör, üretimini daha sürdürülebilir ve adil biçimde gerçekleştirmek yerine kârlılığı zarar görmesin diye başka bir yere, başka bir meta menziline ilerliyor” diyor.

Bugün Ege ve Akdeniz’de yoğunlaşmış yetiştiriciliğin Karadeniz’e, balık yağı ve balık unu elde edebilmek için gerekli olan avcılık faaliyetinin ve yem üretiminin ise Batı Afrika ve Umman gibi yeni coğrafyalara taşınması bu genişlemenin parçaları.

Hamsi sofra yerine kafese, Türk somonu ise ihracata

Endüstriyel balık yetiştiriciliği, özellikle de ilk artış gösterdiği yıllarda doğal stoklar üzerindeki avcılık baskısını azaltacak bir çözüm olarak sunuldu. Ertör ise birçok etobur balık türünün yetiştirilmesinin avcılıktan bağımsız olmadığını vurguluyor:

“Çipura, levrek, somon veya Türk somonu gibi etobur olarak nitelendirdiğimiz türlerin üretiminde endüstriyel balık yetiştiriciliği, denizlerdeki balık stokları ve biyolojik çeşitlilik açısından bakıldığında bir çözüm değil, sorunun farklı bir boyutu. Balık unu ve balık yağı üretimi, endüstriyel balık yetiştiriciliği yapan şirketler için elzem. Kârlılığı artırmak amaçlandığında, balık yemi ihtiyacını en ucuz şekilde karşılamak hedefleniyor.”

Ertör’ün aktardığına göre bu ucuz yem arayışı, şirketleri Moritanya ve Umman gibi farklı coğrafyalarda endüstriyel avcılık ve yem üretimi yatırımlarına yöneltiyor. Zincirin Karadeniz’deki karşılığını ise şöyle anlatıyor:

“Avlanan hamsi, doğrudan insanların tabağında gıda olarak yerini alacağına önce balık yağı ve balık unu fabrikasına, oradan balık yemi fabrikasına gidiyor, sonunda Türk somonunu beslemek için kafese atılıyor. Üretilen Türk somonu ise genellikle daha yüksek fiyatlara ihraç ediliyor.”

Bu zincir ekolojik baskıyı ortadan kaldırmıyor; farklı denizler ve balık türleri arasında yer değiştiriyor. Balıklar ekosistemin canlı parçaları olarak değil, şirketlerin değer zincirindeki işlevleriyle ele alınıyor: Hamsi ve çaça yem girdisine, Türk somonu ise ihraç ürününe dönüştürülüyor. Besin değeri yüksek ve görece ucuz balıklar doğrudan tüketimden çekilirken, yaratılan değer giderek daha az sayıdaki büyük şirkette toplanıyor.

Böylece Pazar’daki kafeslerin etkisi Rize kıyılarında sona ermiyor. Zincirin bir ucunda avlanma alanı daralan Karadenizli küçük balıkçılar, diğer ucunda ise şirketlerin ucuz yem arayışıyla avcılık baskısının taşındığı farklı denizler ve kıyı toplulukları bulunuyor.

Hasan Kuzuoğlu: “ÇED alamayacağım yeri ben bilirim, zaten başvurmam”

Mevcut ÇED mevzuatına göre yıllık üretim kapasitesi bin ton ve üzerindeki su ürünleri yetiştiriciliği projeleri tam ÇED sürecine tâbi. Daha düşük kapasiteli projelerde ise farklı bir seçme-eleme süreci uygulanıyor. Ertör, bu ayrımın küçük kapasiteli çok sayıda tesisin daha geniş deniz alanlarına yayılmasını kolaylaştırabildiğine dikkat çekiyor.

Pazar’daki üç projenin her biri yıllık 4 bin ton kapasiteli ve ÇED olumlu kararına sahip. Dolayısıyla buradaki temel soru projelerin ÇED sürecinden kaçıp kaçmadığı değil; yan yana kurulması planlanan üç tesisin toplam 12 bin tonluk üretiminin, ve yerleştirilecek 63 kafesin, bölgede daha önce yapılmış havalimanının ve mevcut ekonomik faaliyetlerin kümülatif etkisinin gerçekten birlikte değerlendirilip değerlendirilmediği.

Ertör, “ÇED süreçleri yerel halkın ve diğer deniz kullanıcılarının kaygıları göz önünde bulundurulmadan ilerlerse üretimin çevresel ve sosyoekonomik olumsuz etkileri göz ardı edilmeye başlanıyor” diyor.

Şirketlerin izin süreçleri karşısındaki konumunu gösteren dikkat çekici bir kayıt da TBMM tutanaklarında bulunuyor. Projelerin başını çeken Kuzuoğlu Grup Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Kuzuoğlu, 3 Nisan 2023’te TBMM Balıkçılık ve Su Ürünleri Araştırma Komisyonu’nda üretici birliği temsilcisi olarak yaptığı konuşmada, “ÇED alamayacağım yeri ben bilirim, zaten başvurmam”[2]  ve “Biz nereden iptal yiyeceğimizi, nereden yemeyeceğimizi biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Bir tarafta teşviklere, uzmanlara, izin süreçlerine ilişkin bilgiye ve uluslararası pazarlara erişebilen tekeller; diğer tarafta ise yaşam alanları hakkındaki kararlara ancak süreç ilerledikten sonra müdahale edebilen ve mücadele etmekten başka seçeneği olmayan köylüler bulunuyor.

Denizi çitleyip istihdam vaat etmek

Balık yetiştiriciliği projeleri “istihdam yaratacakları” gerekçesiyle savunuluyor. Ancak birçok yerde balıkçıların denize erişimi kısıtlanırken, bunun karşılığında yine aynı şirketlere bağımlı ve birçok zaman da güvencesiz bir çalışma seçeneği sunuluyor.

Üstelik ağların hazırlanmasından balığın ayıklanmasına, işlenmesinden pazara ulaştırılmasına kadar bütün aileyi kapsayan bir emek ve geçim düzeni söz konusu. Zelek’te Ayten Acar Kanbay ve Hacer Yurtseven’in anlattıkları, özellikle kadınların bu üretimdeki görünmeyen emeğini ve bu nedenle mücadelenin ön saflarında yer aldıklarını gösteriyor.[3] 

Ertör bu eşitsizliği şöyle anlatıyor:

“Kadınların hem denize balığa çıkarken hem de bütün bakım emeği süreçlerinde, yani ağ yapımı, temizlenmesi, balıkların korunması, temizlenmesi, işlenmesi ve pazara götürülmesi aşamalarında oldukça büyük emekleri var. Balık çiftliklerinde yaratılacak istihdam bu kişilere yaşamlarını idame etme ve çocuklarını okutma fırsatı vermeyecek. Balık çiftliklerinde genellikle alanında uzmanlaşmış, teknik işlerde çalışacak kişiler için sınırlı sayıda istihdam olanakları yaratılıyor, bunlar da çoğu zaman yereldeki insanların istihdamına yönelik olmuyor. Halbuki yerel halkın geçimini sağlayabilmesi, göçe zorlanmaması toplumsal ve ekonomik olarak çok önemli.”

“Meta menziline karşı müşterek deniz”

Peki çözüm daha sıkı denetim, daha kapsamlı bir ÇED süreci ya da projelerin iptaliyle mi sınırlı? Ertör’e göre yasal düzenlemeler ve denetim kritik olsa da deniz üzerindeki karar hakkı tartışmanın merkezinde bulunmalı:

“Kanunların ve çeşitli düzenlemelerin denetimi son derece kritik. Ancak bunların toplumun bütün kesimlerinin ihtiyaç ve taleplerini içeren, denizin müşterek kullanımına izin veren bir şekilde kararlaştırılması ve uygulanması gerekiyor. Bunun için hem yerelde hem de daha büyük ölçeklerde katılımcılığa ve çevre adaleti anlayışına ihtiyaç var.”

Zelek’teki mücadele bu nedenle denizin nasıl kullanılacağının yanı sıra denizle nasıl bir ilişki kurulacağı üzerine. Bir tarafta denizi ve içindeki canlıları sermaye birikiminin kaynaklarına dönüştüren şirketler, diğer tarafta müşterek yaşam alanlarını ve onunla kurdukları ilişkiyi savunan kıyı toplulukları bulunuyor.


Dipnotlar:

  1. ^ Irmak Ertör, “Meta Menzilinin Yeni Durağı Balık Çiftlikleri: Gıda Güvenliği mi, Çitleme mi?”, Toplum ve Bilim, Sayı 138-139, 2016, s. 51-67. 
  2. ^ TBMM Balıkçılık ve Su Ürünleri Araştırma Komisyonu, 3 Nisan 2023 tarihli toplantı tutanağı
  3. ^ “Zelek’te kafes balıkçılığına karşı mücadele 3’üncü ayında: ‘Şirketler daha fazla kazanacak diye geçimimizden vazgeçmeyeceğiz’”, Evrensel, 4 Eylül 2026. 

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
10.09.2026 16:17

'Bir taraf için 143 saat, diğerinde...': Yeni iPhone'u almak için kaç saat çalışmak gerekiyor?

Apple'ın yeni iPhone Duo modeli ABD'de 2 bin dolardan satışa sunulurken Türkiye fiyatı 230 bin TL olarak açıklandı. Yaklaşık 97 bin TL'lik maliyetin üzerine 100 bin 500 TL'lik vergi yükü geliyor.

"Bir taraf için 143 saat, diğerinde...": Yeni iPhone'u almak için kaç saat çalışmak gerekiyor?

Fotoğraf: Onur Binay/Unsplash

10.09.2026 18:04

Isparta'da kadın cinayeti girişimi: Boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından ağır yaralandı

Isparta'nın Keçiborlu ilçesinde Özlem Ö. adlı kadın, boşanma aşamasında olduğu Bahri Ö. tarafından silahla vurularak ağır yaralandı. Bahri Ö. aynı silahla intihar etti.

Isparta'da kadın cinayeti girişimi: Boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından ağır yaralandı

Fotoğraf: DHA

10.09.2026 10:41

İBB davasında ek iddianame hazırlığı

Adalet Bakanı Akın Gürlek İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 414 kişinin yargılandığı İBB davasına ilişkin ek iddianame hazırlığının sinyalini verdi.

İBB davasında ek iddianame hazırlığı

Fotoğraf: ANKA

10.09.2026 17:05

Fidol Okulları sahibinden gazeteci Sapaz’a tehdit

Fidol Okulları’ndaki hak gasplarını haberleştiren muhabir Melisa Sapaz, kurum sahibi Faik Birgül tarafından tehdit edildi. Birgül hakkında suç duyurusunda bulunulurken TGS, cezasızlık zırhına ve baskılara tepki gösterdi.

Fidol Okulları sahibinden gazeteci Sapaz’a tehdit
10.09.2026 13:12

Özgür Özel, Erdoğan’a 800 bin TL tazminat ödeyecek

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik üç ayrı konuşması nedeniyle açılan davalarda toplam 800 bin TL manevi tazminat ödemesine hükmedildi.

Özgür Özel, Erdoğan’a 800 bin TL tazminat ödeyecek

Fotoğraflar: AA

10.09.2026 11:16

146 bıçak darbesiyle katledilen Arzu Khalilova davasında yeni karar: Sanığın akıl sağlığı incelenecek

Arzu Khalılova’yı 146 makas darbesiyle katleden Salican Mehmet’in yargılanmasına devam edildi. Khalılova’nın annesi, ikinci duruşmada failden şikayetçi olduğunu söyledi. Mahkeme, sanığın akıl sağlığının incelenmesine karar vererek duruşmayı erteledi.

146 bıçak darbesiyle katledilen Arzu Khalilova davasında yeni karar: Sanığın akıl sağlığı incelenecek

Fotoğraf: MA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!