Eylül Naz ÇOBAN
ODTÜ
Bir savaş gerçekten ne zaman biter? Silahlar sustuğunda, sınırlar yeniden açıldığında ya da yıkılan binaların yerine yenileri yapıldığında mı; yoksa insanların bedenlerinden, evlerinden, hafızalarından çekildiğinde mi?
Lübnan sinemasında tekrar tekrar karşımıza çıkan bir soru bu. 1975’te başlayan ve 1990’a kadar süren Lübnan İç Savaşı’nın ardından ülke “savaş sonrası” döneme geçti. Fakat savaş sırasında kaybedilen binlerce kişinin akıbeti açıklanmadı, 1991’de çıkarılan genel af yasası savaş dönemindeki suçların büyük bölümünün yargılanmasının önünü kapattı. 1991 tarihli bir polis raporunda 17 bin 415 kayıp vakası kayıt altına alınmıştı ve kayıp yakınlarının mücadelesi onlarca yıl sürdü. Dolayısıyla savaş bitmişti belki ama bugün de geride bıraktıklarıyla devam ediyor.
Savaş sinemada nasıl “hatırlanır”?
Heiny Srour’un 1984 tarihli “Leila and the Wolves” filmini bu hattın başlangıç noktalarından biri olarak alabiliriz. Film başında bizi “ne oldu?” sorusundan öte, “yaşananları kim anlatıyor?” sorusunu düşünmeye yönlendiriyor. Londra’da Filistin direnişi üzerine düzenlenen bir fotoğraf sergisini gezen Leila, sergide neden yalnızca erkeklerin olduğunu sorduğunda aldığı cevap kadınların orada olmadığıdır ve film tam da bu cevaba karşı çıkıyor. Leila, Lübnan ve Filistin tarihinin farklı dönemleri arasında dolaşırken aslında savaşın ve direnişin anlatıları içerisinde görünmez bırakılan kadınlar yeniden görüntüye dâhil oluyor.
Yani asıl soru, bir mücadelede kimin yaptığı şeyin tarih olarak kaydedildiği. Savaşın tarihi çoğu zaman cephe, silahlı çatışma ve savaşın taraflarının kararları üzerinden yazılıyor. Oysa insanların nasıl hayatta kaldığı, yaralıların nasıl taşındığı, yemek ve barınmanın nasıl sağlandığı, evlerin nasıl toplantı ve örgütlenme mekanlarına dönüştüğü de savaşın maddi koşullarının parçasıdır. Böylece ev ile sokak, özel alan ile politik alan arasındaki sınır bulanıklaşır. Yıllar sonra Nadine Labaki’nin “Where Do We Go Now?” filminde gördüğümüz, kadınların mutfakta bir araya gelip mezhepsel bir çatışmayı engellemeye çalışmaları da bu hattın başka bir örneğidir.
Ziad Doueiri’nin “West Beirut”unda ise savaş, 1975 Beyrut’unda yaşayan gençlerin gündelik hayatından içeri girer. Okullar kapanır, sokaklar değişir; başlangıçta savaşın yarattığı düzensizlik Tarek ve arkadaşları için neredeyse yeni bir hareket alanı yaratır. Fakat kısa süre içinde aynı şehir kontrol noktaları, milisler ve geçilemeyen sınırlarla parçalanır. Bir zamanlar üzerinde özgürce dolaştıkları şehir artık kimin hangi mahalleye gidebileceğinin kimlikler üzerinden belirlendiği bir yere dönüşür.
Savaş; eve nasıl gidileceğini, kiminle karşılaşılacağını, şehrin bir tarafından öbür tarafına kimlerin geçilebileceğini belirlemeye başladığında gündelik hayatın kendisine dönüşür. Mekân da tarafsız bir zemin olmaktan çıkar. Beyrut’un bölünmesi yalnızca fiziksel değil, toplumsal bir bölünmedir; kentte kurulan sınırlar, insanlar arasındaki ayrımları yeniden üretir.
Savaş sonrası dönemde bu sınırlar bir anda ortadan kalkmaz. Joana Hadjithomas ve Khalil Joreige’in “A Perfect Day” filmi tam olarak bu “sonrası”nı anlatır. Malek’in babası iç savaş sırasında kaçırılmış ve yıllardır kendisinden haber alınamamıştır. Annesi hâlâ onun geri dönebileceğini düşünür, Malek ise babasını resmi olarak ölü ilan ettirebilmek için annesini ikna etmeye çalışır. Oysa ortada ne bir beden ne de kesin bir ölüm vardır. Film, “Bir toplum binlerce kaybının ne olduğunu bilmiyorsa savaşı nasıl geride bırakır, kent yeniden inşa edilip insanlar yeniden sokaklarda dolaşmaya başladığında savaş bitmiş mi demektir?” sorularını yüzümüze çarpar.
Aynı yönetmenlerin bir başka filmi olan “Memory Box” ise bu soruyu başka bir kuşağa taşır. Kanada’da yaşayan genç Alex, annesi Maia’nın Beyrut’taki savaş yıllarından kalma günlüklerini, fotoğraflarını ve ses kayıtlarını bulur. Savaşı yaşamamış olan Alex, geçmişi kendisine kalan parçaları birleştirerek tanımaya çalışır ve “Hiç yaşamadığımız bir savaş bize nasıl miras kalır?” sorusuna cevap arar.
Savaş gerçekten nasıl biter?
Lübnan sineması savaşı anlatmanın ötesinde savaşın nasıl hatırlandığını, kimlerin bu hafızanın dışında bırakıldığını, savaşın gündelik hayatı ve mekânı nasıl dönüştürdüğünü ve savaş sonrasında doğan kuşaklara neyin kaldığını da sorguluyor. Savaşın; tarih kitaplarında yer alan, başlangıç ve bitiş tarihleri olan bir olgu olarak ele alınmasının karşısında duruyor.
Savaş gerçekten ne zaman “biter”? Belki de Lübnan sinemasının tekrar tekrar geçmişe dönmesinin nedeninin burada yattığını söyleyebiliriz. Çünkü savaş sadece cephelerde yaşanan ve silahların susmasıyla sona eren bir dönem değildir; bir ülkenin kentlerini, mahallelerini, ailelerini, insanların birbiriyle kurduğu bağları parçalar. Bu yıkım elbette herkesi etkiler, ancak savaşın en ağır yükünü çoğu zaman kadınlar, çocuklar ve emekçiler taşır. Lübnan sinemasında da bunun örneklerini özellikle savaşın gündelik hayat üzerindeki etkisini merkeze alan filmlerde görürüz. Savaş sonrasında kurulan düzen bu eşitsizlikleri, mezhepsel ayrımları ve savaşın geride bıraktığı yaraları ortadan kaldırmadığında, çatışmanın biçimi değişse de yarattığı toplumsal sonuçlar yaşamaya devam eder. Bu yüzden barış da yalnızca silahların susması değildir. Kayıpların hesabının sorulmadığı, halkın yaşadığı yıkımın üzerinin yeniden inşa söylemleriyle kapatıldığı ve geçmişin unutturulmaya çalışıldığı yerde gerçek bir barıştan söz etmek mümkün değildir.
Hafıza tam da bu nedenle mücadelenin önemli bir parçasıdır. Lübnan sineması, savaşın büyük aktörlerinden çok onun içerisinde yaşamaya, hayatta kalmaya ve hayatı yeniden kurmaya çalışan insanların deneyimlerini kaydederken kendi hafızasını üretir. Bölünen sokakları, kayıpları, evlerde ve mutfaklarda kurulan dayanışmayı, sonraki kuşaklara kalan fotoğrafları görünür kılar. Böylece sinema yalnızca geçmişi hatırlatan bir araç değil, halkın yaşadığı yıkımın unutulmasına karşı bir hafıza alanı ve gerçek bir barışın ancak geçmişle yüzleşerek, eşitsizlikleri ve savaşın yarattığı toplumsal düzeni dönüştürerek kurulabileceğini hatırlatan bir mücadele biçimi hâline gelir.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et