Aziz ÇORAPLI

ODTÜ

 

Türkiye’de savunma sanayi, Erdoğan iktidarı tarafından uzun süredir “oyun kurucu aktör”, “küresel güç” gibi tabirlerle propaganda ediliyor. Bu propaganda “Milli Yetkinlik Hamlesi” gibi programlarla liseden başlayarak üniversite sıralarında Teknofest, Milli Teknoloji Hamlesi gibi projeler ile gençlik kesimleri arasında da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor; bunu yaparken de “Teknofest kuşağı” söylemleri dilden düşmüyor. İHA’lar, SİHA’lar, hava savunma sistemleri; askeri araçlardan daha çok “milli teknoloji” ilerlemesinin sembolü olarak lanse ediliyor. Üniversitelerde kurulan proje takımları, savunma şirketlerinin sunduğu staj olanakları, aday mühendislik programları ve kariyer etkinlikleri de giderek bu sektörün ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor. Fakat bu şekillenme çeşitli yanlışlıklarla kendini gösteriyor. Biz de bu yazımızda bu alanda doğru bilinen yanlışlara değineceğiz.

Savaş sanayi hangi söylemlerle meşrulaştırılıyor?

İktidar ve ona yakın medyanın savunma sanayisine atfettiği “cari açığı kapatma” veya “yeni nesil sanayi devrimi” gibi abartılı ekonomik iddialar incelendiğinde, sahadaki gerçeklerin bu söylemlerle örtüşmediği görülür. Erdoğan’ın cari açığı kapatmadaki en kritik rolü üstlendiğini iddia ettiği savunma sanayinin 2025 ihracatı 10 milyar dolarken, toplam ihracat ise aynı dönemde 273 milyar dolar; yani savunma sanayinin ihracattaki payı yalnızca %3,6. Savunma sanayinin de içinde olduğu yüksek teknoloji ihracatının geçtiğimiz senelerdeki oranının geçtiğimiz yıllarda da %3-3,5 seviyelerinde olması da bu alanın payının aynı kaldığını gösteriyor.

İktidar sözcülerinin ekonomik anlamda vurguladığı bir başka konu ise yerlilik. Yerlilik oranının birçok üründe %80’i geçtiği iddiaları sistemlerin en önemli parçaları olan mikroçipler, süper alaşımlar ve motor gibi olmazsa olmaz parçaların oranını göz ardı etmektedir. Örneğin Rusya, İran ve Kuzey Kore'nin savunma, istihbarat ve enerji sektörleriyle iş birliği yapan kişi ve ülkelere yaptırım uygulanmasını öngören bir yasa olan CAATSA (Countering America's Adversaries Through Sanctions Act) yaptırımları ile çip kapasitesinin sınırlandırılması, “Kaan” savaş uçağının motoru için ABD Kongresi’nden onay beklenmesi verilebilir.

Savunma sanayinin ekonomik etkilerinden bir diğeri de büyük istihdam yarattığı ve tersine beyin göçü yarattığı söylemidir. Türkiye’de savunma sanayi alanında doğrudan ve alt yüklenicilerden ve KOBİ’lerden dolaylı olarak 90 bin kişi çalışıyor. Sektördeki istihdam, toplam ülke istihdamının %0.25’i oluşturuyor dolayısıyla da genel işsizliğe etkisi çok düşüktür, aynı zamanda şirketlerdeki işe alım süreci, mobbing, düşen alım gücü ve yaşam standartları mühendislerin beyin göçünü artırmaya devam ediyor.

Savunma sanayi bir zorunluluk mu?

Bu konuyu da iki başlıkta değerlendireceğiz. İlki, mezun mühendislerin bu alanda çalışmak zorunda olup olmadığı; ikincisiyse Türkiye açısından savunma sanayisinin bu ölçekte büyümesinin gerçekten bir zorunluluk olup olmadığıdır. İktidar söyleminde savunma sanayisine sahip olmanın gerekliliğinden hareket edilerek sektörün sürekli büyütülmesi, kamu kaynaklarının giderek daha büyük bölümünün bu alana aktarılması ve mühendislik eğitiminin bu sektörün insan kaynağı ihtiyacına göre şekillendirilmesi de zorunluymuş gibi sunulmaktadır. Oysa bunlar birbirinden tamamen farklı meselelerdir.

Örneğin mezun bir mühendisin çalışma hayatına girdiğinde önündeki seçeneklerin eşit olmadığı açıktır. Bugün savunma sanayi, müfredatları etkiliyor ve staj programlarını yeniden dizayn ediyor. Halihazırda bu alanda artan teşviklerle Teknofest, Milli Teknoloji Hamlesi gibi projelerle de bu tasdikleniyor. Özellikle elektronik, bilgisayar, makine, mekatronik ve havacılık gibi alanlarda savunma şirketleri daha büyük AR-GE bütçeleri, staj ve aday mühendislik programları, daha kurumsal işe alım süreçleri ve görece yüksek ücretlerle öne çıkıyor. Buna karşılık sağlık teknolojileri, yarı iletkenler, enerji, bilimsel cihaz üretimi veya sivil havacılık gibi alanlarda aynı ölçekte iş imkânı yaratılmaması genç mühendislerin tercih alanını daraltıyor. Dolayısıyla ekonomi ve sanayi politikalarının yarattığı dar seçenekler, onları bu sektöre yönlendiriyor.

Ancak burada yönlendirilmiş tercih ile zorunluluk birbirine karıştırılmamalıdır. Her ne kadar güncel koşullar gençlerin “güvenceli” bir geleceği garanti altına alma düşüncesiyle sunduğu imkanlar, iş fırsatları, ücret gibi sebeplerle savunma sanayisine bakar hale gelmesine sebep olsa da, mühendisler savunma sanayisinde çalışmaya mecbur değildir. Otomotivden enerjiye, yazılımdan telekomünikasyona, sağlık teknolojilerinden sivil havacılığa kadar farklı çalışma alanları bulunmaktadır. Savunma sanayisinin öne çıkması, bu sektörün tek seçenek olmasından değil; kamu kaynakları, AR-GE destekleri, staj programları ve üniversite iş birlikleri ile diğer alanlara göre daha görünür ve avantajlı hale getirildiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, mühendislik bilgisinin doğal ve zorunlu varış noktası savunma sanayisi değildir.

Genç mühendisler neden savunma sanayiye yönlendiriliyor?

Bu şirketlerin bir anlamda cezbedici yanı, üstte ifade ettiğimiz üzere, çoğunlukla yüksek maaş ve görece iyi yaşam koşulları sunması oluyor; ancak bu noktada bazı gerçekler de var. Savunma sanayide 2026 tahminlerinde yeni başlayan mühendisler için şirket ve pozisyona göre yaklaşık 60-100 bin TL arasında değişen net ücretler bildirilmektedir. Aynı zamanda TMMOB, 2026 yılı için mühendis, mimar ve şehir plancılarının tavsiye edilen ilk işe giriş taban brüt ücretini 94 bin 500 TL olarak belirlemiştir, yani aslında yüksek maaş olarak gözüken maaşlar çoğunlukla mezun bir mühendisin insanca yaşam koşulunun altında kalıyor. Hele ki son yıllarda düşen zam oranları ve dönemleri nedeniyle bu sektörde de teşvik ve muafiyetlere rağmen daralmalar yaşanıyor. Bunlara ek olarak bazı şirketlerde maaşların geriden gelerek yatırılması, işe alınan yeni mühendislerin düşük maaşla ve 1 senelik sözleşmeyle işe alındığı da biliniyor. Tüm bunlar sektörün bunca teşvik ve muafiyete ulaştığı ciro ve kar oranlarına oranla aynı ölçüde yüksek ücret iş güvencesine sahip olmadığını gösteriyor.

Peki savunma sanayi bir ülke için, Türkiye için bir zorunluluk mudur? Bir ülkenin kendi savunma kapasitesine ve yerli savunma sanayisine sahip olması gereklidir, evet. Ancak savunma sanayisinin gerekli olması, bu sektörün sürekli büyütülmesinin, her yıl daha fazla kamu kaynağı ayrılmasının ve ekonominin giderek daha büyük bölümünün askeri üretime yönlendirilmesinin de zorunlu olduğu anlamına gelmez. Savunma ihtiyacı ile sınırsız silahlanma arasında önemli bir fark vardır.

Asıl tartışılması gereken, Türkiye’nin ne kadar savunma kapasitesine gerçekten ihtiyaç duyduğu ve hangi noktadan sonra güvenlik ihtiyacının yerini bölgesel güç olma, silah ihracatını büyütme ve savunma şirketlerine yeni sermaye birikim alanları yaratma hedefinin aldığıdır.

Örneğin Türkiye’de 2026 yılı için savunma harcamaları için ayrılan bütçe 2.155 trilyon lira iken sağlığa ayrılacak kaynak 1.5 trilyon lira. Bu durum önceliğin nereye ayrıldığını gösteriyor. Özellikle 2025 NATO zirvesi sonrası GSYİH'nin 2035’e kadar %5’inin savunma sanayi ayrılma kararından sonra savaş sanayiye ayrılacak pay her geçen yıl artacaktır. Bağımsızlığın önündeki büyük bir engel olan savaş makinesi NATO'nun daha fazla silah üretmesi için harcayacağı bu paralar da, halkların cebinden ve geleceğinden çalınan paylardır. “Güvenlik” söylemleriyle pekiştirilen bu sürece baktığımızdaysa, bir ülke için ve halklar için güvenliği sağlamanın tek başına “savunma”ya yatırılan sermayeyle ilişkili olmadığını anlamak gerekiyor. Depreme dayanıklı kentler inşa etmek de güvenlik meselesidir, MESEM’lerde çalışan çocuklara iyi bir gelecek kurmak da güvenlik meselesidir. Bu yüzden silah sanayisini büyütmek bir zorunluluk değil, yukarıdakileri reddeden ekonomik bir gerçekliktir.

Sonuç olarak örgütlenen savunma sanayi sektörü ekonomik olarak söylendiği gibi “olumlu” bir etki yapmazken, harcanan kaynaklarla birlikte toplum yararı için çeşitli alternatifleri yok sayarak iş imkanlarını da bu alanlarda kısıtlıyor. Üstelik bu alternatifler teknolojiden vazgeçmek değil, onun toplumsal yönünü geliştirerek ilerletmek anlamına geliyor. Örneğin bir elektrik-elektronik mühendisinin radar ve takip cihazları yerine tıpta görüntüleme sistemlerini daha fazla geliştirmesi, bir bilgisayar mühendisinin askeri yapay zekâ yerine eğitimde, sağlıkta kullanılacak algoritmaları geliştirmesi, havacılık ve uzay mühendislerin İHA-SİHA dışında yer gözlem uyduları iklim izleme uyduları alanında çalışması, fizikçilerin lazer optik hedefleme sistemleri yerine fiber optik haberleşme sistemleri geliştirmesi gibi örnekler; alternatiflerin potansiyel olarak nasıl fayda sağlayabileceğini, farklı alanlarda nasıl gelişim gösterebileceğini ortaya koyuyor.

Bizleri yoksullaştırırken savaş tekellerinin cebini dolduran bu sistemin karşısında, özgür bilimi ve toplum için mühendisliği savunmamız biz öğrenciler için acil bir ihtiyaçtır. Tam da bu sebeple eğitimimizin sektörün ihtiyaçları yerine toplum ihtiyaçları için şekillenebilmesi için üniversitelimizde “Demokratik, özerk üniversite! Bağımsız, demokratik Türkiye” sloganını büyütmemiz gereklidir.

 

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.