Doğa talanına karşı mücadele, yaşamı savunmaktır
Doğayı kaybettiğimizde yalnızca ağaçları, dereleri ve kıyıları kaybetmeyiz. İnsanlığımızı kaybederiz. Doğa bizim dışımızda değil. Biz doğanın bir parçasıyız. Doğayı savunmak, yaşamı savunmaktır. Yaşamı savunmak insanlığını kaybetmeyenlerin görevidir.
Fotoğraf: Özer Akdemir/ Evrensel
Ali Gültekin
[email protected]
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, doğanın bir yaşam alanı olmaktan çıkarılıp ekonomik değere, arsaya, madene, enerji projesine ve ranta dönüştürülmesidir.
Dağ maden sahasıdır. Dere enerji kaynağıdır. Orman yapılaşma alanıdır. Tarım toprağı imar parselidir. Deniz kıyısı turizm yatırım alanıdır. Sahil özel işletmenin kullanım alanıdır. Su ise giderek ticari bir değer olarak görülmektedir.
Böyle bir anlayışın karşısında durmak yalnızca “çevreci olmak” değildir. Nasıl bir ülkede ve nasıl bir toplumda yaşadığının nasıl bir insan olduğunun bilgisi, mücadele etme bilincidir. Mesele birkaç ağacın kesilmesi değildir. Asıl mesele doğanın kimin için kullanılacağıdır.
Sorun doğanın varlığı değil, doğanın metalaştırılmasıdır
Kapitalist ekonomi açısından doğa çoğu zaman hammadde deposudur. Dağın altında maden varsa çıkarılmalıdır. Derede su varsa enerjiye çevrilmelidir. Ormanda arazi varsa yapılaşmalıdır. Kıyıda güzel manzara varsa lüks konut yapılmalıdır. Toprak değerlenecekse tarımdan çıkarılmalıdır.
Kapitalist düşünce: Buradan ne kadar para kazanılır?
İnsani düşünce: Burada yaşam nasıl korunur?
Çevre mücadelesinin politik özü burada başlar. Neden mi? Bir şirket açısından orman, bilançoda bir alan olabilir. Ama köylü açısından o orman su demektir. Çocuklarımız açısından temiz hava demektir. Yaban hayatı açısından yaşam alanıdır. Toplum açısından ortak doğal varlıktır. Dolayısıyla özel kâr ile toplumsal yaşam hakkı çatıştığında, kamusal yarar üstün gelmelidir.
Madencilik gerekli olabilir; vahşi madencilik kabul edilemez
Türkiye’nin maden kaynakları vardır. Sanayinin hammaddelere ihtiyacı vardır. Bunları inkâr ederek gerçekçi bir politika kurulamaz. Çevreci yöntemleri kullanmadan, planlama yapmadan, az maliyetle, daha çok kar etme uğruna; dağları, ormanları, su havzalarını, tarım alanlarını ve köyleri geri dönülmez biçimde tahrip etme kamu yararı değildir. Maden çıkarma hakkı, doğayı yok etme hakkı değildir.
ÇED yapılması da tek başına her projeyi meşru hale getiren bir belge olarak görülemez. Nitekim Anayasa Mahkemesi de çevrenin korunmasında planlamanın ve etkili devlet denetiminin önemini vurgulamaktadır.
Asıl soru: Bir madenin ekonomik değeri ile yok edeceği ekolojik değer karşılaştırılıyor mu?
Bir ton madenin ekonomik değeri hesaplanırken; kaç ağacın kesileceği, kaç su kaynağının etkileneceği, kaç çiftçinin üretim alanının zarar göreceği, kaç canlı türünün yaşam alanının bozulacağı, toprağın ve suyun ne kadar süre etkileneceği hesaplanıyor mu? Eğer hesaplanmıyorsa yapılan şey ekonomik kalkınma değil, geleceğin tüketilmesidir.
HES, JES, RES: Enerji politikası doğa politikasından ayrılamaz
Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı olduğu bir gerçek! Ama enerjiye ihtiyacımız olması, her enerji projesinin sorgusuz sualsiz kabul edilmesi anlamına gelmez. Bir HES yapılırken yalnızca üreteceği elektrik hesaplanamaz. Derenin ekosistemi de hesaba katılmalıdır. Bir JES yapılırken yalnızca üretilecek enerji hesaplanamaz. Yeraltı suyu, toprak ve çevresel etkiler dikkate alınmalıdır. Bir RES yapılırken yalnızca megavat hesabı yapılamaz. Ekosistem, kuş göç yolları, tarım alanları ve yerel yaşam üzerindeki etkiler değerlendirilmelidir.
Enerji politikası şu üç soruya birlikte cevap vermelidir: Enerji kimin için? Maliyeti kim ödüyor? Ekolojik bedeli kim taşıyor? Eğer toplumun ortak kaynakları özel kazanç için kullanılıyor, zarar ise topluma bırakılıyorsa burada ciddi bir adalet problemi vardır.
Suyun özelleştirilmesi, yaşamın özelleştirilmesidir
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca para rezervleri değildir. Su rezervleri de zenginliktir. Dereler, göller, yeraltı suları ve su havzaları toplumun geleceğidir. Su yoksa tarım, hayvancılık, gıda güvenliği, sağlıklı yaşam olmaz. Bu nedenle su politikası yalnızca mühendislik veya ekonomi meselesi değildir. Bir demokrasi ve yaşam hakkı meselesidir.
Suyun kirletilmesine, su yataklarının değiştirilmesine ve su havzalarının geri dönülmez biçimde tahrip edilmesine karşı çıkmak, herhangi bir ideolojinin değil, insanın kendi yaşamını savunmasıdır.
Ormanlar rantın değil, yaşamın alanıdır
Bir ağacı yalnızca kereste olarak gören anlayış ile bir ormanı ekosistem olarak gören anlayış arasında büyük bir fark vardır.
Orman yağmuru tutar, toprağı korur, suyu besler, iklimi düzenler, canlılara yaşam alanı sağlar. Bu nedenle ormanın yok edilmesi yalnızca ağaç kaybı değildir. Ekolojik sistemin parçalanmasıdır. Anayasa da devlete ormanların korunması ve orman alanlarının genişletilmesi yönünde görev yüklemektedir.
Buna rağmen ormanların çeşitli gerekçelerle yapılaşmaya, turizme, madenciliğe veya başka kullanımlara açılması tartışmaları bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Doğayı koruyacak olan yalnızca yasalar değildir; yasaların uygulanmasını isteyen örgütlü toplumdur.
Kıyılar halkındır
Türkiye’nin denizleri ve kıyıları bir avuç insanın özel mülkü değildir. Anayasa’nın 43. maddesi kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu ve kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetilmesi gerektiğini açıkça belirtmektedir. O halde şu soru sorulmalıdır: Halkın kıyıya erişimini azaltan her uygulama gerçekten kamu yararı mıdır?
Deniz doldurularak yapılan projeler, kıyıların betonlaştırılması, sahil şeritlerinin yapılaşmaya açılması, kıyıların fiilen özel işletmelerin kullanımına bırakılması toplumun ortak yaşam alanlarını daraltıyorsa buna karşı çıkmak yalnızca çevrecilik değildir. Kamusal alanı savunmaktır.
Sahiller zenginin manzarası, şirketin yatırım alanı, turizm şirketinin müşterisine sunduğu özel alanlar değil, halkın ortak yaşam alanıdır.
Tarım toprağını kaybeden ülke, geleceğini kaybeder
Bir başka büyük tehlike de tarım topraklarının yapılaşma ve rant baskısı altında kalmasıdır. Bugün bir tarım arazisini betonlaştırmak ekonomik olarak “değer artışı” yaratabilir. Ama yarın o toprak üzerinde üretim yapılamaz. Türkiye daha fazla gıda ithal etmek zorunda kalabilir. Üretici köylü toprağından kopabilir. Gıda fiyatları artabilir. Bu gidişat ülkeyi dışa bağımlı hale getirir. Toprak yalnızca bugünün arsası değildir; yarının ekmeğidir.
Çevre mücadelesi sınıf mücadelesinden ayrılamaz
Burada çevre mücadelesinin en önemli politik boyutuna geliyoruz. Doğa talanı herkesi aynı şekilde etkilemez. Bir vadinin HES nedeniyle değişmesinden en doğrudan etkilenenlerden biri o vadide yaşayan köylüdür. Bir maden sahasının açılması tarım alanlarını etkilediğinde üretici zarar görür. Deniz kirlendiğinde balıkçı zarar görür. Tarım toprağı yok olduğunda küçük üretici zarar görür. Kent havası kirlendiğinde düşük gelirli mahallelerde yaşayan insanlar daha ağır sonuçlarla karşılaşabilir.
Buna karşılık doğanın ekonomik değerinin artırılmasından kazanç sağlayan kesim ile doğanın tahribatının bedelini ödeyen kesim aynı olmayabilir.
İşte burada sermaye ile emek, kâr ile yaşam, rant ile kamusal yarar arasındaki çelişki ortaya çıkar. Bu nedenle ekoloji mücadelesi sosyal adalet mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Çevre mücadelesi çoğu zaman bilinçli biçimde “yatırım düşmanlığı” olarak gösterilmeye çalışılabilir. Oysa mesele yatırımın kendisi değildir. Mesele yatırımın niteliğidir. İstihdam sağlayan, yerel ekonomiyi güçlendiren, doğaya zarar vermeyen, bilimsel ölçütlerle denetlenen, yerel halkın rızasını ve katılımını önemseyen, kamusal yararı gözeten yatırımlara elbette ihtiyaç vardır.
Ama birkaç yıllık ekonomik kazanç uğruna yüzlerce yıllık doğal varlıkların yok edilmesine itiraz etmek yatırım düşmanlığı değildir. Bu, gelecek düşmanlığına karşı çıkmaktır.
Ne yapmalı?
Artık yalnızca tepki gösteren değil, alternatif politika üreten bir çevre hareketine ihtiyaç vardır.
Doğa, ekonomik planlamanın merkezine konulmalı: Her yatırım kararında ekonomik getiri kadar ekolojik maliyet de hesaplanmalıdır.
Su havzaları mutlak koruma alanları olarak ele alınmalı: Su kaynaklarını kirletecek veya geri dönülmez biçimde değiştirecek projeler bilimsel kriterlerle sınırlandırılmalıdır.
ÇED süreci gerçek anlamda bağımsızlaştırılmalı: ÇED yalnızca prosedür tamamlamak için kullanılan teknik bir belge olmamalı; bilimsel ve bağımsız bir denetim mekanizması olmalıdır.
Yerel halk karar sürecinin öznesi olmalı: Köylünün, çiftçinin, balıkçının, yerel yönetimlerin, bilim insanlarının ve meslek odalarının görüşü yatırım kararlarında gerçek ağırlığa sahip olmalıdır.
Kamusal varlıklar rant aracı haline getirilmemeli: Orman, su, kıyı ve tarım toprağı kısa vadeli gelir elde etmek için tüketilecek kaynaklar olarak görülmemelidir.
Yenilenebilir enerji de ekolojik planlama ile yapılmalı: “Yenilenebilir” olması tek başına her projenin çevresel açıdan doğru olduğu anlamına gelmez.
Doğa tahribatının maliyeti şirketlere yüklenmeli: Kâr özel, zarar kamu olmamalıdır. Kazanç özelleştirilirken zarar toplumsallaştırılmamalıdır.
“Çevreciler yapar” demek yeterli değil
“Ben çevreci değilim” diyen bir insan: Pazara gittiğimizde gıda fiyatları, musluğu açtığımızda su sorunu, nefes aldığımızda hava kirliliği, yaz aylarında sıcaklıklar, seller, yangınlar, kuraklık, tarımsal üretim, balıkçılık, kentleşme… duyarsızlığı karşısında “Ben robotum” demek zorunda.
Çevre mücadelesi artık yalnızca çevre örgütlerinin işi değildir. İşçinin, köylünün, çiftçinin, balıkçının, esnafın, öğrencinin, öğretmenin, mühendisin, doktorun, emeklinin ve bütün yurttaşların ortak mücadelesidir.
Tarafımız yaşamdan yana olmalı
Türkiye’nin önünde iki farklı gelecek anlayışı var. Birinci anlayış: Daha fazla maden, daha fazla beton, daha fazla rant, daha fazla yapılaşma, daha fazla tüketim. İkinci anlayış: Daha fazla temiz su, daha fazla orman, daha fazla tarım toprağı, daha temiz hava, korunmuş kıyılar, sağlıklı kentler ve doğayla uyumlu üretim.
Birinci anlayış doğayı sermayenin kullanım alanı olarak görür. İkinci anlayış doğayı toplumun ortak yaşam alanı olarak görür. Bizim tercihimiz açık olmalıdır: Doğa sermayenin sınırsız kullanım alanı değildir. Su satılacak bir meta değildir. Orman rant alanı değildir. Tarım toprağı yalnızca imar parseli değildir. Deniz kıyıları özel mülk değildir. Dereler şirketlerin değil, yaşamın parçasıdır.
En önemlisi insanın doğaya hükmettiği değil, doğayla uyum içinde yaşadığı bir Türkiye mümkündür. Bunun için çevre mücadelesi birkaç kişinin omuzlarına bırakılamaz. Örgütlü toplum gerekir. Bilim gerekir. Hukuk gerekir. Yerel demokrasi gerekir. Kamusal denetim gerekir. Siyasi irade gerekir. Ve her şeyden önce doğayı yalnızca gelecek kuşaklar için değil, bugün kendi yaşamımız için savunma bilinci gerekir.
Çünkü doğayı kaybettiğimizde yalnızca ağaçları, dereleri ve kıyıları kaybetmeyiz. İnsanlığımızı kaybederiz. Doğa bizim dışımızda değil. Biz doğanın bir parçasıyız. Doğayı savunmak, yaşamı savunmaktır. Yaşamı savunmak insanlığını kaybetmeyenlerin görevidir.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et