Lisan
Sultangazi/İstanbul

 Türkiye’de gençlerin uyuşturucuya ulaşma sürecinin artık eskisi kadar karmaşık olmadığı bir gerçek. Mahallede adı herkesçe bilinen ama kimsenin dokunmadığı bu kişiler ya da lisenin hemen dışındaki, iki sokak ötede duran torbacılar bugün dünden daha fazla. Biraz araştırınca görüyoruz ki hikâye çoğunda benzer. İlk başta “kol kanat geren”, gence cebinde harçlık yokken bile malzemeyi verip “sonra ödersin” diyen bu kişiler, zamanla genci borçlandırarak ve ona mahallede bir “güç” alanı vadederek bu karanlık ağın içine çekiyor. Önce müşterisi, sonra da kendi mahallesinde uyuşturucu taşıyan küçük bir taşıyıcısı hâline getiriyorlar. Sokaktaki bu gerçeğin nasıl işlediğini görmek için bu maddelerin mahallelere, lise önlerine inmeden önce hangi limanlardan tonlarla girdiğini, Türkiye’nin nasıl devasa bir uyuşturucu pazarına dönüştürüldüğünü konuşmak zorundayız.

Ama uyuşturucunun sınırdan geçişi, bu hikâyenin yalnızca ilk güzergâhını anlatıyor. Limandan, sınır kapısından ya da başka bir giriş noktasından ülkeye giren bir maddenin kentin yoksul mahallelerine, lise önlerine ve sokak aralarına nasıl ulaştığını da ayrıca sormak gerekiyor. Çünkü uyuşturucunun piyasaya sürülmesi, dağıtım ağları, mahallelerdeki satıcılar ve bu ağlarla ilişkili çeteler üzerinden gerçekleşiyor.

Sedat Peker’in güzergâhında kimler var?

“Kokain önceden Kolombiya üzerinden geliyordu...
Yakalandıktan sonra yeni bir güzergâh kurmak için Venezuela’ya kim gitti?
Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan Yıldırım...” -Sedat Peker

Ekranın karşısına geçip masaya vurarak konuşan bir suç örgütü lideri… Lüks odasından güzergâhları, limanları, kasetleri bir bir döktüğü bu konuşmayı 5 yıl önce yapmıştı. Aynı konuşmada Kolombiya’da 4 ton 900 kilogram kokainin yakalanması ve ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’nin (DEA) oradaki baskıyı iyice artırmasıyla kokain ticaretinde rotanın nereye kırıldığından bahsediyor. Denetimin sıfır olduğu, 800 kilometrelik sınırdan kolayca geçilebilen Venezuela’ya, Karakas limanlarına, Panama’ya ve Dominik’e… Oradan kuru yük gemileriyle, lüks yatlarla Türkiye limanlarına, sonra da kumar ve kara paranın merkezine, Kıbrıs’a uzanan bir trafik. Sedat Peker’in bunu anlattığı video tam 21 milyon izlenmiş. Altındaki yorumlara bakıldığında ise yorum yapan gençlerin çoğunun Sedat Peker’i “reis” olarak nitelendirdiği bir tablo var. Peki Peker bu suç ağını anlatırken gerçekten de bu ülkenin gençlerine “iyi ağabey” olmak için mi anlatıyor? Cevabı kendi cephemizden vereceksek eğer, Peker bunları anlatıyor çünkü yıllarca o bürokratlarla, siyasilerle yan yana, o çarkın tam ortasında duran isimlerden biri de oydu. Bugün payı küçüldüğü, masadan dışlandığı için kirli çamaşırları ortalığa saçıyor. Derdinin yoksul mahallelerdeki gençlerin geleceği olmadığını açıkça belirtmek lazım.

Türkiye’nin Uyuşturucu Rotası

Uyuşturucunun rotasına bakmaya devam edelim. 5 yıl önce anlatılan bu hikâyede Türkiye her ne kadar sadece uyuşturucunun Batı’ya ya da Ortadoğu’ya aktığı bir “transit köprü” olarak gözükse de bugün artık doğrudan tüketimin merkezine oturtulmuş devasa bir pazar hâline geldi. Peki bu pazar nerede kuruluyor? Kimlerin üstüne basarak büyütülüyor? Yıllardır uyuşturucu maddeler için Afganistan’dan çıkıp Anadolu üzerinden Avrupa’ya uzanan tarihî bir rota var. “Balkan Rotası”. Bu rota, 1950’lerden bu yana kullanılan bir rota.

Karadeniz’de patlak veren savaş ve Akdeniz’deki askeri hareketlilik sebebiyle bu rota neredeyse tek ve en elverişli hat hâline geldi. Fakat asıl dönüşüm kokainde yaşanıyor. Latin Amerika’da üretimi yüzde 30’ların üzerinde artan bu kimyasallar, Avrupa ve ABD limanlarındaki sıkı denetimlerin ardından yönünü doğrudan Türkiye’ye çevirdi. Önceden gramlarla, kilolarla ifade edilen sevkiyatların yerini bugün Mersin ve İzmir limanlarında tonlarla yakalanan maddelerin alması tam da bu yüzden. Gemiyle limana inen uyuşturucunun bir kısmı Ortadoğu ve Asya’daki çatışma bölgelerine, vekâlet savaşlarını ve silah ticaretini finanse etmeye akarken, önemli bir kısmı da doğrudan bu topraklarda eritilip devasa bir iç tüketime dönüştürülüyor. Üstelik Avrupa’da aranan uluslararası kartel baronlarının Türkiye’yi kendilerine güvenli bir üs ve hesaplaşma alanı seçmesi, bu pazarın ne kadar pervasızca büyütüldüğünü ve korunduğunu zaten gözler önüne seriyor.

Fakat burada bir başka güzergâh daha başlıyor. Uyuşturucu Türkiye’ye girdikten sonra kimin elinden geçiyor, hangi ağlar üzerinden dağıtılıyor ve mahalleye kadar nasıl ulaşıyor? Son dönemde adını sıkça duyduğumuz Daltonlar, Baygaralar, Redkitler ve benzeri organize suç yapılanmaları da bu noktada karşımıza çıkıyor. Uyuşturucu ticareti, sokaklardaki çeteleşme ve bu yapıların kurduğu ilişkiler birbirinden bağımsız düşünülemez. Üstelik mesele yalnızca maddenin satılmasıyla da bitmiyor. Bu ağlar, yeni müşteriler ve yeni taşıyıcılar üreterek kendilerini yeniden kuruyor.

Devlet uyuşturucuyla nasıl “mücadele” ediyor?

Peki tüm bunlar olurken devletin “uyuşturucuyla mücadele” politikası nasıl işliyor? Bir limanda sadece konteyneri açıp içindeki mala el koymak ya da konteyneri taşıyan işçiyi gözaltına almak gerçek bir uyuşturucu mücadelesi anlamına gelmiyor. Uygulanması gereken mücadelenin biçimi, “kontrollü teslimat” isimli bir mevzuat ile aslında oluşturulmuş. “Kontrollü teslimat” mekanizması, savcılık ve mahkeme kararıyla o maddenin gittiği adrese kadar takip edilmesi, kime uzanıyorsa tepeden tırnağa tüm ağın çökertilmesine yönelik bir mücadele sürecinin çerçevesini çiziyor. Ancak bugün uyuşturucuyla mücadele sadece gümrük kapısında sonlandırılıyor. İthalatı yapan koca koca şirket yetkilileri “Bizim haberimiz yoktu, firma bilgimiz dışında koymuş.” diyerek işin içinden sıyrılırken, ne asıl patronlara ne de bu çarkı döndüren sermaye sahiplerine dokunuluyor. Devletin yürüttüğü uyuşturucuyla mücadele söylemi, bu uygulama biçimiyle bu suç ağını yok etmeyi hedeflemiyor. Hatta bugün uyuşturucu, yer yer mahallelerde biriken toplumsal öfkeyi uyuşturup teslim almaya yarayan bir perde işlevi görüyor. Gençliğin yan yana gelip hesap sorma ihtimalini bu zehir daha başından felç ediyor ve bu durumun yaygınlaşması, uyuşturucuyla gerçek bir mücadeleye girmeyen politikalarla garanti altına alınıyor.

Uyuşturucu soframıza “Peynir misali” sokuluyor

Üstelik uyuşturucunun mahalleye ulaşması yalnızca satıştan ibaret bir ilişki de kurmuyor. Ekonomik ve sosyal koşulların gençleri uyuşturucuya daha açık hâle getirdiği bir tabloda, ilk temas kimi zaman indirimle, kimi zaman “deneme” adı altında ücretsiz verilen maddelerle kurulabiliyor. Ardından borçlandırma ve bağımlılık ilişkisi üzerinden gençler bu ağların yalnızca müşterisi değil, kimi zaman taşıyıcısı ve satıcısı hâline getirilebiliyor. Böylece sınırdan ülkeye giren uyuşturucu ile lise önünde, mahalle arasında karşılaşılan uyuşturucu arasında bir dağıtım zinciri kuruluyor.

Limanlardan konteynerlerle giren kimyasallar, kentin yoksul emekçi mahallelerine, lise önlerine kadar iniyor. Bugün bir gencin bir öğün sağlıklı yemeğe, bir tiyatro biletine ya da bir kitaba ulaşması giderek zorlaşırken, sentetik uyuşturucuya ulaşabilmesi sadece birkaç dakikasını alıyor. Geleceksiz bırakılan, yarınına dair en ufak bir umut kırıntısı dahi göremeyen işçi ve emekçi çocukları, tam da bu çaresizlik üzerinden uyuşturucu bataklığına çekiliyor.

Uyuşturucunun farklı ticaret kanallarına gizlenerek ülkeye sokulması da bu güzergâhın çarpıcı örneklerinden biri. 2020’de Venezuela’dan gelen peynir paketlerinde kokain yakalanması, Peker’in Venezuela iddialarıyla birlikte “peynir” meselesini gündeme taşımıştı.

Dolayısıyla uyuşturucunun evimizin sofrasına “peynir misali” konması yalnızca sınırdan nasıl geçirildiğiyle açıklanamaz. Onu mahalleye taşıyan, dağıtan ve yeni müşteriler üreten bu ikinci güzergâhı da görmek gerekiyor. Fakat bu düzenin gençleri neden uyuşturucunun içine çektiği ve buna karşı nasıl bir mücadele kurulabileceği de en az bu güzergâh kadar önemli. Bu yazıda bu sorulara yalnızca değiniyoruz. Serinin devamında ise gençleri uyuşturucuya iten koşulları, bu düzenin gençler üzerindeki etkisini ve karşısında nasıl örgütlü bir mücadele kurulabileceğini daha ayrıntılı ele alacağız.

Sözde “mücadele ”den gençliğe kurtuluş çıkmaz!

Tüm bunlara baktığımızda görüyoruz ki kendi rant hesaplaşmalarını “vatanseverlik” diyerek pazarlayan mafya artıklarından da, bu kirli ticaretin köküne inmeyen “mücadele” yöntemlerinden de gençliğe bir kurtuluş çıkmaz. Sokaklarımızı, liselerimizi ve geleceğimizi bu karanlığa teslim etmemenin tek yolu, bizi geleceksizliğe iten sisteme karşı yan yana gelmekten ve birlikte mücadele etmekten geçiyor.

 

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.