Julide
ODTÜ
Savaş planlarını nisan ayındaki NATO zirvesinde yapan emperyalistler şimdi de gözünü doğaya dikmiş durumda. Türkiye, kasım ayında COP31 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. "Göbeklitepe’den Küresel Net Sıfır Emisyon Hedefine" sloganıyla duyurulan bu zirve ilk bakışta iklim krizini çözmeye yönelik adımların atılacağı, insanlık ve doğanın çevre krizine karşı süregelen kaygı ve taleplerinin sesi olacağı yanılsaması veriyor. Halbuki bu zirvenin asıl amacı karbon piyasalarının, sektör temsilcilerinin ve dev şirketlerin çıkarlarının masaya yatırılmasıdır. Yani çevreyi koruma vaadiyle bir araya geldiğini iddia edenlerin tam tersine çıkarları doğrultusunda uluslararası çevre yürürlüklülerini eğip bükmesidir.
Saray rejimi ise COP31’in Türkiye’de gerçekleşecek olmasını, iklim değişikliklerine karşı sorumluluk alma ve kararlı iradenin bir göstergesi şeklinde pazarlıyor. Sorumluluklarının bu denli farkında olan iktidarın icraatları ise apaçık ortada. Bir yanda Akbelen Ormanı’nın talan edilerek açık maden ocağına dönüştürülmesi, diğer yanda Varto’da HES ve maden projeleriyle yürütülen ekolojik kırım... Tüm bu yıkımlar yaşanırken evini, ağacını, toprağını korumaya çalışan bölge halkına ise baskı ve gözaltı.
İklim krizi savaşlardan bağımsız değil
COP31’in NATO zirvesinin hemen ardına yerleştirilmiş olması ise bir tesadüf olarak yorumlanamaz. Milyar dolarlık anlaşmalarla ara vermeden artan silahlanma yarışı ile doğayı koruma söylemi aynı madalyonun iki yüzüdür. Bir tarafta savaşların ve silahların gereksinimi olarak daha fazla üretim, daha fazla enerji tüketimi, daha fazla lojistik hareketlilik ve sonucunda ise daha fazla karbon salınımı varken diğer tarafta ise iklim zirvesiyle bu yıkımın üstüne yeşil çizikler atılması vardır. COP31, iklim krizi ve savaş sanayinin eş zamanlı büyüdüğü bu siyasal düzenin temel çelişkilerinin yansıyan yüzüdür.
Saray rejimince bu iki zirvenin arka arkaya gelmesini bir prestij ve itibar meselesidir. Önce NATO zirvesiyle sergilenen askeri ve stratejik güç gösterisi, ardından ise COP31 ile kazandırılacak olan çevre dostu ve küresel sorumluluk sahibi devlet imajı… Bu iki hamle, iktidarın dış politikadaki çelişkilerini dengeleme ve uluslararası kamuoyunda meşruiyet kazanma çabasından başka bir şey değildir. Fakat her ne kadar kapı altına süpürülmeye çalışılsa da Türkiye’nin küresel bağımlılık ilişkilerindeki rolü güpegündüz açıktır.
Yıkım düzenini temelden değişmeli!
Unutulmamalıdır ki iklim krizi kapitalist sistemin bir ürünüdür. Sermayenin çıkara karşı kararmış gözü nereden geldiğini umursamaz ne toprak tanır ne de ağaç. Ayrım da yapmaz ha! Kendi ağacına da kıyar, Akbelen’deki ağaca da belki yarın bir gün senin ağacına da… Böylesi bir sömürü düzeni içerisinde iklim krizine çözüm bulmak mümkün değildir. Tam da bu sebeple çözüm, doğayı kirleten sermayenin insafında ya da zirve masalarındaki pazarlıklarda değil; bu yıkım düzeninin temelden değiştirilmesinde aranmalıdır. Yeni ve yaşanabilir bir dünyanın yolu ise örgütlü ve kararlı bir mücadeleden geçer.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et