Gaye Keskin’le edebiyat, yazarlık ve ilk kitap: 'Her şeyi anlatmadan yazıyorum'
Gaye Keskin, ilk kitabı üzerinden yazarlık deneyimini anlattı. Keskin, “Anlatmadıklarımı kendi zihnindekilerle doldursun istiyorum” derken, yayınevlerinden aldığı retlerin ardından dosyalarını yeniden yazdığını söyledi.
Kolaj: Evrensel
Yasemin Seven Erangin
[email protected]
Bir kitabı okurken hikâyeden önce atmosferi hatırlıyorsanız, orada bir şey olmuştur. Bir evin kokusu, susan bir karakter, geçmişten çıkıp gelen bir eşya, bir kedinin adı… Gaye Keskin’in ilk kitabı "İçimdeki Kilitleri Tek Tek" bende tam olarak böyle bir his bıraktı. Karakterlerini anlatırken onların etrafındaki dünyayı da canlı tutuyor; söylemediklerini, sustuklarını, hatta geride bıraktıkları boşlukları bile hikâyenin bir parçasına dönüştürüyor.
Üstelik Keskin’in edebiyatla ilişkisi yeni değil. Yıllardır bu dünyanın içinde, başkalarının metinlerine editör gözüyle bakan bir isim. Şimdi ise kendi cümlelerinin karşısında. Can Yayınlarından çıkan kitabıyla birlikte bu kez editör değil, yazar olarak okurun karşısında duruyor.

Kendi boşluklarını bırakmayı seçen bir yazar
Kendi kitabını yazmanın ne demek olduğunu en iyi belki de yine onun cümlesi anlatıyor: “Yazmak çıplak kalmak çünkü.” O çıplaklığın içinde çocukluk var, kayıplar var, kediler var, anneanne var, nesneler var, travmaların silik izleri var. Ama bütün bunların ötesinde, okura her şeyi hazır vermek yerine kendi boşluklarını bırakmayı seçen bir yazar var.
Gaye Keskin’le kitabını, susmanın da bir anlatma biçimi olup olmadığını, kendi metinleriyle kavga eden editör tarafını, reddedildikçe yeniden yazmasını ve bir kitabın bestseller değil, longseller olma ihtimalini konuştuk. Bir de bundan sonrasını… Çünkü bazı yazarların hikâyesi kitap çıktığında başlamıyor; kitap çıktığında asıl görünür hâle geliyor.
Uzun yıllardır edebiyat dünyasının içindesin. Şimdi kendi kitabınla okurun karşısındasın. Üstelik kitabın Can Yayınlarından çıktı. Özellikle dosyasını yayımlatmaya çalışan yazarlar için Can gibi bir yayınevinin kapısını açmak kolay değil. Senin hikâyende bu nasıl oldu? Bize biraz perde arkasını anlatır mısın; dosya Can’a nasıl gitti, ne oldu da “Tamam, bu kitap yayımlanmalı” dendi?
Gaye Keskin: Bu sorunun bazı kısımlarını cevaplayabilir, bazılarını cevaplayamam. Neden “Tamam, bu kitap yayımlanmalı” dediklerini bilemem örneğin. Ama sürecin benim gözümden olan kısmını aktarabilirim.
Can’ın kapısını ilk çalışım değildi bu. Daha evvel iki defa dosya yollamış, bu iki dosyama ret almıştım. Pes etmeden devam ettim. Maili bir mart akşamı Can Yayınlarının info adresine yolladım. Bir ay sonra da dosyayı alıp almadıklarını sordum. Dosyanın cevabını ağustos ayından önce veremeyeceklerini söylediler ve tam dedikleri tarihte de cevabı bana ilettiler.
"Susmayı da iletişim şekli olarak görüyorum"
Kitabı okurken en çok atmosfer çekti dikkatimi. Bazı yerlerde karakterden çok bulunduğu yer, hava, sessizlik, hatta o anın kokusu kalıyor akılda. Bunu yazarken özellikle kurduğun bir şey miydi, yoksa senin yazma biçimin zaten böyle mi?
Gaye Keskin: Benim yazma biçimim bu. Susmayı da bir iletişim şekli olarak görüyorum. Hâliyle karakterlerim susarken okurun onlarla ilgili alabilecekleri birçok şeyi bırakıyorum etrafa. Her şeyi anlatmadan ama her şeyi de sadece göstermeden, dengemi koruyarak yazıyorum. Önceleri belki bunun için çabalamış olabilirim ancak şimdi, istesem de yapmaktan vazgeçemeyeceğim bir şey.
Bugün okuduğumuz pek çok metinde bir kuruluk var. Her şey anlatılıyor ama bazen hiçbir şey yaşamıyor, her şey nefessiz. Senin kitabında ise tam tersine, karakterlerin dışında da bir hayat var. Bir metni canlı yapan şey sence ne? Dil mi, karakter mi, ayrıntı mı, yoksa yazarın dünyaya bakışı mı?
Gaye Keskin: Benim için dil, dilin estetiği, karakterlerin öznelliği, nesnelerin kimliği ve hatta karakteri var eden geçmiş, gelecek, çevre; her şey oldukça önemli. Elbette oralarda bir yerlerde ben de varım. Benim dünya görüşüm, yarattığım dünyanın çatısını oluşturuyor. Bunların hepsi benim zihnimde yaşayan, nefes alan imgeler olduğu için belki de sana bu canlılığı hissettirdiler.
Bu kitapta kendinden ne kadar varsın? Karakterlere, ilişkilere, duygulara kendinden bir şeyler bırakırken yakalandığın oldu mu?
Gaye Keskin: Çok varım, hiç yokum. Şöyle anlatayım: Kaybettiğim iki kedim, sarman kızım ve Lokum, kitabın Leo’su oğlum, iki öykünün içinde kanlı canlı varlar. Anneannem de orada, yirmi yıllık emektar dikiş makinem de. Hatta çocukluğumun bayramlarında giydiğim kıyafetler de. Bunlar nesne olarak oradalar. Elbette bir de travmalarımın silik izleri var. Fakat bunu söyledim diye kitaptaki tüm travmaların bana yüklenmesini istemem. Bir ya da ikisi orada. Onları yakalayanlar da elbette oldu. Ki bunu da ayrıca kıymetli buluyorum.
Kitaptaki hangi karakter sana “Beni yazarken aslında kendini yazdın” dese itiraz edemezdin?
Gaye Keskin: Aslında hiçbirini yazarken direkt olarak kendimi yazmadım. Ancak Hangi Oje?’nin ana karakterini yazarken bazı sahnelerde, örneğin anneannenin köpüklü sularla onu yıkadığı sahnede, kendi çocukluğuma gittim ve orada epey kaldım. Bu cümleleri yazarken bile köpüklü sular soluyorum.
"Anlatmadıklarımı kendi zihnindekilerle doldursun istiyorum"
Bazı şeyleri özellikle açıklamadığını, okurun tamamlamasına bıraktığını düşünüyorum. Ben bunu seviyorum ama bir yandan da merak ettim: Okurun her şeyi anlamasını istemeyen bir yazar mısın? Bazı şeylerin metnin içinde biraz karanlıkta kalması senin için önemli mi?
Gaye Keskin: Hayır, aslında böyle değil. Okura her şeyi “ben” anlatmamayı tercih eden bir yazarım. Anlatmadıklarımı kendi zihnindekilerle doldursun istiyorum. Bunu da senin tanımladığın gibi karanlık olarak görmüyorum, boşluk olarak görüyorum.
Kitapta beni yakalayan bir başka şey de sessizlikler. İnsanların söylemedikleri, söylediklerinden bazen daha fazla şey anlatıyor. Senin için susmak da bir anlatma biçimi mi? Yoksa karakterlerini konuştururken asıl ilgini çeken şey onların sakladıkları mı?
Gaye Keskin: Benim karakterlerim okurdan bir şey saklamıyorlar esasen; bir şeyler sakladıkları kişiler kendileri ya da yakın çevreleri. Bu da konuşmayı çoğu zaman daha zor kılıyor onlar için. Kendini kendine tam olarak anlatamayan birinin dışarıdakine seslenmesi olası mı? Sanmam.
Beni cezbeden ise susmak için onlara sebep vermiş olmam: Onların hayatlarını derinden etkileyen ve onların bile çoğu zaman farkında olmadıkları sebepler.
"Hikâyeyi tamamen ben taşıyorum"
Yazarken karakterlerine ne kadar müdahale ediyorsun? Gaye Keskin: Hikâyeyi sen mi taşıyorsun, yoksa bir noktadan sonra karakterlerin seni götürdüğü yere gitmeyi kabul ediyor musun?
Hikâyeyi tamamen ben taşıyorum. Ha, karakterin beni yönlendirdiği olmuyor mu? Oluyor. Böyle zamanlarda yazdığım birkaç sayfayı siliyor ve beni planladığım yolun dışına iten, hikâyenin akışını zayıflatan darboğaz noktasını ortadan kaldırıyorum. Çünkü ben, daha evvelki söyleşilerimde de söylediğim gibi, yol haritasını, son cümlesini aklımda tasarlamadan öyküyü yazmaya oturmam.
Uzun zamandır başkalarının yazdıklarına da içeriden bakıyorsun. Bu yüzden kendi metnini yazarken editör tarafınla yazar tarafının kavga ettiği olmuştur diye düşünüyorum. Kendi yazdığın bir cümleye “Güzel ama çıkar bunu” diyebiliyor musun? Yoksa yazarken editörü kapının dışında mı bırakıyorsun?
Yazarken bunu göremiyorum esasen. Beyaz bir körlük içinde, yazdığım her cümleye âşık olarak yazıyorum. Sonra, yazdıklarım ve ben ayrı ayrı demlendikten sonra, cümlelerime bakıyor ve onlardan nefret ediyorum. Bu iki hissin ortasında kalabilenler yollarına devam ediyor.
Bir metnin fazla “yazılmış” olduğunu hemen hissediyorum. Cümle güzelleştikçe hikâyenin nefesi kesilebiliyor. Sen kendi kitabında bunu fark ettiğin, “Burada biraz fazla yazarlık yapmışım” dediğin yerler oldu mu?
Gaye Keskin: Evet, oldu. Ancak bazen bunun da yapılması gerektiğini düşünüyorum. Burada mühim olan denge. Metnin ne kadarı bu hisle yazılmış, ne kadarı akıp gitmiş, bence bu önemli. Nihayetinde içimde çağlayan bütün cümleleri içimde tutamam.
Kitabın bittikten sonra sende nasıl bir duygu kaldı? Rahatlama mı, eksiklik mi, “Daha bitmedi bu” hissi mi? Çünkü bazı kitaplar yazarı tarafından bitirilse bile yazarın kafasında bitmiyor. Kitap kafanda bitti mi?
Gaye Keskin: İlk hissettiğim duygu heyecandı, sonra da panik. Yazmak çıplak kalmak çünkü. Üstelik bazen ne kadar çıplak kaldığınızı da bilmemek. Nihayetinde travmalarınızın da insanlarınızın da üstündeki örtüler kalkmış oluyor.
Kitap benim için sevgili editörüm Abdullah Ezik’le çalıştıktan hemen sonra bitti. Bir daha dönmek istemedim. Bence yazdıklarımızın her zaman daha iyisi mümkün. Bu yüzden ne kadar dönersek o kadar değiştiririz.
Ben bazı kitapların yaşadığına inanıyorum. Yıllar geçiyor, kitap eskimiyor; okur her dönüşünde başka bir yerini görüyor. Sen bir kitabı “iyi kitap”tan çıkarıp “yaşayan kitap” yapan şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?
Gaye Keskin: Yaşam. Empati. Sanırım bu sorunun cevabı benim için okuduğum güzel cümlelerden çok, yaşadığım çoklu his olabilir.
Peki kendi kitabına dışarıdan baktığında, “Benim kitabımın başına gelmesini en çok istediğim şey bu” dediğin ne? Çok okunması mı, çok konuşulması mı, eleştirilmesi mi, yoksa yıllar sonra birinin kitaplığından çıkarıp yeniden okuması mı?
Gaye Keskin: Sevgili Yekta Kopan, şahane İzmir masamızda şöyle demişti: “Bestseller olmayın, longseller olun.” Mümkünse bunu istiyorum.
Bugün herkes yazıyor. Daha doğrusu herkesin yazdığı bir yer var. Ama yazmak başka, edebiyat dünyasında gerçekten yer edinmek başka. Yıllardır bu sektörün içinden biri olarak, bugün ilk dosyasını hazırlayan birine gerçekten ne önerirsin? Nereye başvursun, ne yapsın, ne yapmasın?
Gaye Keskin: Ben öykü yazmaya başlayalı dokuz yıl oldu. Dokuzuncu yılımda ilk kitabımı elime aldım. Bu arada elbette başka yayınevleriyle yolum kesişti ama kendim için ısrarım da bakiydi. Bu yüzden doğru bir yol haritası hangisi, gerçekten bilmiyorum.
Ben kendim için şunu seçtim: Herkes doğuya gidiyorsa sen batıya git. Hiçbir öykü yarışmasına katılmadım örneğin. Ama öykü yarışmalarına katılıp şahane yayınevlerinden şahane kitapları çıkan arkadaşlarım da oldu. Bu yüzden yolun biricik olduğu inancında değilim.
Dosyasını hazırlayan arkadaşlarıma mücadele etmeyi bırakmamalarını söyleyebilirim. Benim hikâyemin bence en can alıcı kısmı bu.
Sosyal medyada görünür olmayı özellikle sormuyorum; çünkü orada başka bir denklem var. Ben doğrudan edebiyatın kendisini soruyorum. İyi bir dosyanın bugün hâlâ kendi başına bir kapı açabileceğine inanıyor musun? Yoksa artık iyi yazmak kadar kendini anlatmayı da bilmek mi gerekiyor?
Gaye Keskin: Görünür olmayı konuşalım. Burada nasıl göründüğümüzün birçok zihinde farklı farklı olduğunu da atlamayalım bence. Sizi görmeyi sevenler kadar sizi görmekten rahatsız olanlar da oluyor. Bu yüzden görünür olmak büyük risk.
İyi bir dosyanın kendi başına kapı açabilmesi mümkün ya da değil, bilemem. Oradaki parametreleri bilmiyorum. Belki bir yayınevi emekçisi olsaydım bu soruyu cevaplayabilirdim. Ama inanıyor muyum? Evet, inanıyorum.
Çünkü ben her ret aldığımda dosyamı çöpe attım ve sıfırdan yenisini yazdım. Eğer yola çıkanın yazdıklarım değil, kimliğim olduğunu düşünseydim yazdıklarımı geliştirmeye çabalamazdım.
Ve son olarak şunu merak ediyorum: Uzun yıllardır edebiyatın içindesin, şimdi kendi kitabın da o dünyanın içinde. Gaye Keskin’in yazar olarak bundan sonra ne yapacağını merak ediyor musun?
Gaye Keskin: Ediyorum ve elbette öykü karakterlerim gibi kendime yabancı olmadığım için biraz öngörüyorum da. Ben güvenli liman insanıyım. Bu yüzden basamakları tek tek çıkmayı ve bastığım her basamağın tadını çıkarmayı istiyorum.
“Yazar Gaye Keskin” benim sahip olduğum sıfatlardan sadece biri. Hayatımdaki her şeyi dengede tutabildiğim sürece onunla yolculuğum sürecek.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et