Çevremizde mücadele eden yoksa mücadele isteği de mi yok?
Mesele başkalarının mücadele etmesini beklemek değil, kendi hayatımızı belirleyen sorunlar karşısında birlikte hareket edebileceğimiz yolları kendimizin açmasıdır. Çünkü “gençler umutsuz” demek kolay olandır.
Fotoğraf: Evrensel
İrem TAÇYILDIZ
Ankara
“Kimse artık mücadele etmek istemiyor.”
“İnsanlar sadece kendi hayatını düşünüyor.”
“Gençler siyasetten uzak, hepsi apolitik”
Bu cümleler mücadele ederken karşımıza çıkan cümleler oluyor. Mücadelenin büyütülmesine dair tartışırken sarfediliyor. Mücadele etmenin bir sorunu haline gelen bu eğilimler ne ifade ediyor? Mücadelenin büyütülmesi nasıl mümkün olacak? Bu tartışmalar nasıl aşılacak? Bu yazıda beraber bu soruları yanıtlayacağız.
Kendi deneyimimiz dünyanın sınırlarını çizmez
Bu cümleleri son zamanlarda o kadar sık duyuyoruz ki, bir süre sonra bunların birer tespit değil; dünyanın kendisine ilişkin değişmez gerçekler olduğuna inanmaya başlıyoruz. Kendi deneyimimizin sınırlarını toplumsal gerçekliğin sınırları sanıyoruz. Oysa burada gözden kaçırdığımız bir gerçek var: Kendi deneyimimiz dünyanın sınırlarını çizmez. Bu cümle ilk aşamada kulağa yanlışmış gibi gelebilir. Sonuçta toplumsal gerçekliğin ortaya çıkışı tek tek insanların fikirlerinin birleşimiyle çıkıyor. O nedenle bizim bireysel yaşamımızda gördüklerimiz de aslında toplumsal yaşamın parçasıdır ancak bunlar doğrudan tüm toplumsal yaşamı ifade etmez. Yani bir insanın çevresinde mücadele eden kimseyi görmemesi, toplumum tamamının mücadeleye katılmadığını gösterir. Buradan mücadele etme isteğinin hiç olmadığı sonucuna varılabiliyor. Ancak bu durum mücadele etme isteğinin hiç olmadığı anlamına gelmez. Bir üniversitede öğrencilerin örgütsüz olması, gençliğin örgütlenmek istemediği anlamına gelmez. İki insanla konuşup ikisini de umutsuz bulmak, milyonlarca insanın umutsuz olduğu sonucunu vermez. Dolayısıyla mücadelenin güncel durumuna bakarak “Gençler mücadele etmek istemiyor” sonucuna varmak, mücadele olanaklarını görmemizi zorlaştırır. “Gençler” diye dışarıdan konuştuğumuz insanların içinde biz de varız. Dolayısıyla bu mesele, gençliği analiz etme meselesi değil; kendi hayatımızın nasıl değişeceği meselesidir. Ancak bu deneyimlerin bir gerçeklik payı var. Asıl sormamız gereken soru şu: “Umutsuzluk gerçekten herhangi bir tepkinin örgütlenmemesinin esas nedeni mi?” Buna bir bakalım. “İnsanlar umutsuz olduğu için mücadele etmiyor.” cümlesini bir de tersine çevirelim: İnsanların umutsuzluğu, bu düzenden bir çıkış yolu bulamamalarının bir sonucudur. Gerçekten böyle mi?
Umutsuzluk sebep mi, sonuç mu?
Türkiye’de gençlik yıllardır geleceksizlikle baş etmeye çalışıyor. Dünyada artan savaş çığırtkanlığı, giderek daha çok hissedilen yoksullaşma, herhangi bir ses çıkarmanın baskı ve yasaklarla sindirilmesi düzene dur deme ihtiyacını arttırıyor. Ancak bunlar olurken ülke gidişatına dair herhangi bir söz söyleme hakkı söz konusu dahi olamıyor. Geriye yalnızca protesto etme hakkı elimizde kalırken, o da iktidarın güdümündeki yargı eliyle elimizden alınıyor. Bu tabloda yıllardır gençlere önerilen bireysel çıkış reçeteleri de giderek anlamını yitiriyor: Kendini geliştir, daha çok çalış, iyi bir üniversite kazan, yurtdışına çık, kendini kurtar. Bugün bu reçetelerin vaat ettiği hayatın kendisi bile giderek daha ulaşılmaz hale geliyor. Düzenin sunduğu bireysel kaçış hayali bile giderek inandırıcılığını kaybediyor. Bireysel çıkış yolları daralırken, toplumsal bir çıkış da örgütlü ve görünür bir seçenek olarak karşımıza çıkmıyor. İnsan kendi hayatını tek başına kurtaramadığında ve birlikte değiştirebileceği bir yol da göremediğinde, önünde bütün çıkışların tıkandığını düşünmesi şaşırtıcı olmuyor. Yani bu denklemde umutsuzluk bir sebep değil, bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu tıkanıklığın yer yer açıldığı oluyor. Biriken öfke kendini var edebilecek bir zemin bulduğunda kendisini gösteriyor. Geçtiğimiz ay gerçekleşen ODTÜ mezuniyeti de bunu göstermişti. Gençliğin emperyalistlere, onların dünyayı paylaşma planlarına, NATO zirvesine, bu zirvenin ülkemizde yapılmasına karşın yeterince büyük bir tepki göstermemesi bu olguların tepki çekmediğini düşündürüyor. Ancak ODTÜ mezuniyetinde yer alan pankartlar tam tersini söylüyor. “Sömürüyü, yoksulluğu brandayla gizleyemezsin.” diyen pankartlar, “Mösyö bugün koşmak istemedi” diyerek Macron’un koşusuna sokak ayrılmasına tepki gösteren pankartlar, kaynakların NATO zirvesi için harcanmasına karşı gelen pankartların sayısı hiç de az değildi. Buradan büyük sonuçlar çıkarmayalım ancak gerçekliği de gözden kaçırmayalım. Yaşananlara karşı bir tepki söz konusu ancak bu tepki antiemperyalist bir mücadeleye dönüşerek örgütlü bir güç haline gelmiş değil.
Öfke ne zaman güce dönüşür?
Ölçeğimizi biraz büyütelim: Sırbistan, Nepal ve Hindistan’da çok kitlesel eylemler gerçekleşti. Yöntemler farklı olsa dahi çıkan sonuç aynı: Düzene karşı biriken öfke kendini var edebilecek örgütlü bir zemin bulduğunda düzenin karşısına dikilebiliyor.
Sırbistan’da Novi Sad’daki tren istasyonu çatısının çökmesi ve 16 kişinin ölmesi sonrasında başlayan protestolar; 2025 boyunca üniversite işgalleriyle, öğrencilerin geniş katılımıyla büyüdü. Nepal’de başlangıçta sosyal medya yasağına tepki ve yolsuzluk karşıtı talepler ön plana çıkarken, hareket daha geniş bir siyasal hoşnutsuzluğu açığa çıkardı ve hükümet devrildi. Hindistan’da yüksek mahkeme yargıcının yaptığı benzetme dahi gençlerin politika yapma aracına dönüştü. Başlangıçta interneti kullanan bir hareket olan “CockroachJanta Party” gençlik kesimleri arasında geniş ilgi uyandırdı. Delhi ve başka şehirlerde sınavlardaki usulsüzlükler, işsizlik ve eğitim sistemindeki sorunlara karşın protestolar gerçekleşti. Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan sonunda istifa etti. Bu örneklerin bize söylediği şey gençliğin dünyanın farklı yerlerinde birdenbire “umutlanmış” olması değil. Tam tersine, gençlerin zaten taşıdığı öfkenin ve değişme isteğinin kendisine bir ifade ve örgütlenme kanalı bulduğunda ne kadar hızlı bir güce dönüşebildiğidir. O halde sorun gerçekten gençlerin mücadele etmek istememesi mi, yoksa onların mücadele etme ihtiyacını örgütlü bir güce dönüştürebilecek kanalların var edilmesi mi? 19 Mart protestolarından, Zeren Ertaş cinayetine, Ayşenur ve İkbal’in katledilmesine karşı yapılan eylemler de içimizde biriken öfkeyi en net gösteren örnekler oldu. Dolayısıyla saray rejiminden, onun düzeninden kurtulma isteği hepimizin ortaklaştığı güçlü bir zemin.
Mücadele kanallarını birlikte var etmek umutsuzluğu yenecek
Ancak gerçek şu ki, öfkenin varlığı ile örgütlü bir güç haline gelmesi arasında kendiliğinden kurulmuş bir bağ yoktur. Bir insan geleceksizliğe, yoksulluğa, savaşa ya da baskıya öfkelenebilir fakat bu öfke onu tek başına başka insanlarla buluşturmaz. Bu düzenden kurtulmak için tek başına yetmez. Bunun için ortak bir söz, ortak bir mücadele zemini ve değişimin mümkün olduğuna dair kolektif bir deneyim gerekir. Bu ortak mücadele kanallarını oluşturmak ise bu düzenin yarattığı sorunlardan etkilenen hepimizin sorumluluğudur. Dolayısıyla mesele başkalarının mücadele etmesini beklemek değil, kendi hayatımızı belirleyen sorunlar karşısında birlikte hareket edebileceğimiz yolları kendimizin açmasıdır. Çünkü “gençler umutsuz” demek kolaydır. Asıl mesele; mücadele etmek isteyen insanların birbirini bulabileceği, birlikte hareket edebileceği ve kendi güçlerini görebileceği alanları yaratabilmektir. Belki de bugün soruyu değiştirmek gerekiyor: “Gençler neden mücadele etmiyor?” yerine “Birlikte değiştirebileceğimiz onca şey varken neden hâlâ bunu tek tek yaşamaya devam ediyoruz?” demeliyiz. Çünkü sorunlarımızı tek tek yaşadıkça umutsuzluk büyüyor, egemenler güçleniyor. Birlikte mücadele etmeye başladığımızda ise yalnız olmadığımızı ve değiştirebileceğimizi görüyoruz. Örgütlü bir güç haline geldiğimizde umut da yeniden yeşeriyor, devran da dönüyor.
(Genç Hayat)Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et