Madencilerin ekmek kavgası siyasal mücadeleyle nasıl birleşecek?
İşçilerin ekonomik talepleri ve öğrencilerin temel ihtiyaçları için sürdürdükleri mücadeleler “daha büyük mücadeleler” adına ertelenemez. Tam tersine, sınıf mücadelemiz bunların içerisinde eş zamanlı büyümelidir.
Fotoğraf: Evrensel
Eylül Naz ÇOBAN
ODTÜ
Eskişehir’deki Doruk Madencilik işçileri aylardır ödenmeyen ücretleri, tazminatları ve diğer hakları için yeniden Ankara’da. Geçtiğimiz aylarda Ankara’ya yürüyen, polis barikatları ve gözaltılarla karşılaşan işçilere bakanlıklarca verilen sözlerin tutulmaması; madencileri bir kez daha mücadeleye taşıdı. Bugün, Bağımsız Maden-İş üyesi işçiler Enerji Bakanlığı önünde gözaltına alınırken Türkiye Maden-İş üyesi işçiler ise alacakları için açlık grevinde.
Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi en temel tarifle bir ekmek kavgası. İşçiler çalıştıkları ayların ücretini, tazminatlarını, iş güvencesini istiyor. Bunlar işçinin yaşamını sürdürebilmesi için en acil talepler. İşçi sınıfı çoğu zaman tam olarak böyle talepler etrafında yan yana geliyor, örgütleniyor ve kendi gücünü görüyor. Fakat Doruk Madencilik işçilerinin yaşadıkları, aynı zamanda bize ekonomik mücadelenin sınırlarını da gösteriyor.
Doruk Madencilik işçileri ücretini patronundan istiyor ancak mücadele etmeye başladığında karşısında yalnızca patronunu bulmuyor. Ankara’ya yürüyüşü engelleniyor, polis barikatıyla karşılaşıyor, gözaltına alınıyor, bakanlıkların garantörlüğünde verilen sözler tutulmuyor. Böylece “Patron ücretleri neden ödemiyor?” sorusunun yanına başka sorular geliyor: İşçiler çalıştığının karşılığını almak için neden yüzlerce kilometre yürümek zorunda kalıyor? Neden sadece patronun kapısına değil, Enerji Bakanlığının kapısına gidiyor? Neden karşısına çevik kuvvet, TOMA çıkıyor; gözaltına alınıyor? Ve neden bir holdingin ödemediği ücretler için üç ayrı bakanlığın garantörlüğüne ihtiyaç duyuluyor?
İşçinin kendi deneyimi bu soruları doğuruyor. Fakat bu deneyimin kendi işyerinin sınırlarını aşması gerekiyor. Ekonomik mücadelenin kendi sınırlarına çarptığı yerde; fabrikadaki ödenmeyen ücretin, grev ve eylem yasaklarının, özelleştirmelerin, iş cinayetlerinin ve güvencesiz çalışmanın birbirinden bağımsız olmadığını; işçiyle patron arasındaki sınıfsal karşıtlığın farklı görünümleri olduğunu ortaya koyacak bir siyasal mücadelenin ihtiyacı da görünüyor.
Bir de şuradan bakalım. Diyelim ki işçiler zam talebiyle sendikaları üzerinden bir mücadele sürdürmeye başladılar ve bu mücadele kazanımla sonuçlandı. Bu işçilerin aldığı zam enflasyon karşısında birkaç ay içerisinde eriyip gidecek vebenzer bir talep yine ortaya çıkacak. Yani günü kurtaracak şekilde hareket edilse de aynı tabloyla, hatta belki de daha kötüsüyle tekrar tekrar karşılaşıyoruz bu sistemin sınırları içerisinde. Bu doğrultuda sürdürdüğümüz ekonomik mücadelenin kıymeti bir yana, sorunun esas kaynağını hedef alıp onu değiştirmek için hareket etmemiz gerekli. Çünkü sadece bir patronu değil, işçilerini sömürüp kârına kâr katanların düzeni olan kapitalizmi alaşağı etmenin gerekliliğini görüp örgütlü ve politik bir mücadeleyi birlikte örerek sorunlarımıza kalıcı bir çözüm bulabiliriz.
Peki biz bu kavganın neresindeyiz?
Madencilerin mücadelesiyle dayanışmak elbette önemli. Ancak öğrencilerin, gençlerin buradaki konumunu yalnızca “işçilerin yanında olmak” üzerinden tarif ettiğimizde, kendimizi sınıfın dışında bir yere koymuş oluyoruz. Oysa üniversite sıralarındaki çoğumuzun geleceğinde patron olmak değil, emek gücünü satarak yaşamak var. Hatta birçoğumuzdaha öğrenciyken çalışmaya başlamış durumdayız. Bugün mühendislikten mimarlığa, eğitimden sağlığa üniversitelerde okuyan öğrencilerin büyük çoğunluğunu mezuniyetin ardından ücretli çalışma, uzun çalışma saatleri, işsizlik ve güvencesizlik bekliyor. Yani işçi sınıfının mücadelesi bizim dışımızda gerçekleşen, destek vermeyi seçebileceğimiz bir mücadele değil; kendi sınıfımızın mücadelesi.
Bu, öğrencinin kendi özgün sorunlarını bir kenara bırakması anlamına gelmiyor. Nasıl Doruk Madencilik işçileri ücret ve iş güvencesi için örgütleniyorsa gençlik de barınma, beslenme, ulaşım gibi ihtiyaçları; parasız-bilimsel ve nitelikli eğitim, demokratik ve özerk üniversite gibi talepleri için, yanigeleceği için örgütlenmek zorunda. Ancak üniversitedeki mücadeleyi yalnızca üniversitenin duvarları içerisinde bıraktığımızda kendi sorunlarımızın kaynağını da eksik tarif etmiş oluyoruz. Barınamayan öğrenciyle ücretini alamayan madencinin talebi aynı değil. Ama öğrencinin bursunun yetmemesiyle işçinin ücretinin yetmemesi, mezun olduğumuzda bizi bekleyen güvencesizlikle bugün fabrikada yaşanan güvencesizlik birbirinden kopuk da değil. Örneğin Maden mühendisliği öğrencisine bugün iş güvenliği risk analizi, havalandırma, ekipman ve yönetmelikler üzerinden öğretiliyor. Peki yarın çalıştığımız madende gerekli önlemlerpatron için “fazla maliyetliyse”? Veya Üretimin yavaşlamasını gerektiriyorsa? Teknik olarak doğru olduğunu bildiğimiz şey patronun kârıyla karşı karşıya geldiğinde ne olacak? İş güvenliği tam burada teknik olmaktan çıkıp siyasal bir mesele haline geliyor. Aynı durum yalnızca maden mühendisleri için değil; yarın ücretli çalışacak mühendis, mimar ve diğer gençler için de geçerli. Üniversitede edindiğimiz bilgi, mezun olduğumuzda sermayenin belirlediği üretim ilişkilerinin içerisinde kullanıldığında; nasıl bir meslek insanı olacağımız sorusunu, hangi sınıfın yanında durmamız gerektiği sorusundan ayıramayız.
Ekmek kavgasından düzen kavgasına
O halde gençliğin görevi birkaç işçi eylemine gidip destek vermekle sınırlı kalamaz. Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesini kampüslerimize taşımak, fakültelerimizde tartışmak elbette gerekli. Ancak asıl mesele işçi sınıfının mücadelesini gençlik içerisinde örgütlemek. Bugün kendi fakültemizde staj sömürüsüne, geleceksizliğe, düşük ücretlere; kampüslerimizde barınma ve beslenme sorunlarına karşı örgütlenirken bunların işçi sınıfının mücadelesiyle bağını kurabilmeliyiz. İşçilerin ekmek kavgasıyla öğrencinin gelecek kavgasının birbirini güçlendireceği kanalları yaratmalıyız. İşçilerin mücadelesini kampüse, gençliğin mücadelesini işçilere taşımalıyız. Çünkü ekonomik mücadeleyle siyasal mücadeleyi birleştirmek yalnızca işçilerin önündeki bir görev değil. Biz gençlerin de kendi acil taleplerimiz uğruna mücadele ederken bu talepleri doğuran düzeni sorgulamamız; arkadaşlarımızı kendi sınıfının mücadelesine kazanmak için çalışmamız gerekiyor.
Elbette Doruk Madencilik işçisi ücretini almak için, öğrenci de barınabilmek ve okuyabilmek için mücadele edecek. Bunların hiçbiri “daha büyük mücadeleler” adına ertelenemez. Tam tersine sınıf mücadelesi bunların içerisinde büyüyecek. Ama ekmek ve gelecek kavgamızı ayrı ayrı verdiğimiz sürece karşımızdaki patron sınıfının örgütlü gücü karşısında eksik kalacağız.
Ekmek kavgasını siyasal mücadeleyle birleştirmek de tam olarak burada başlıyor. Kendi sınıfımızın kavgasını üniversitelerde, işyerlerinde ve bulunduğumuz her yerde büyüterek; kendi acil taleplerimiz için verdiğimiz mücadeleyi, o talebin üretilmesinin sorumlusu olan bu sermaye düzenine karşı sınıf mücadelesinin bir parçası haline getirmekte.
(Genç Hayat)
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et