Ebola ‘geri kalmışlığın’ sonucu mu?
Ebola'nın nedenlerini halkın yaşantısında aramak sömürgeciliğin ve emperyalizmi görünmez kılıyor. Kongo ve Gine, madencilik kaynaklı ekolojik yıkım, yoksulluk, çatışma ve sömürgeci tıp mirası salgının seyrini nasıl etkilediğini gösteriyor.
Fotoğraf: DHA
Dicle Sezen Öz
[email protected]
Gine ve Sri Lanka’nın ardından mayıs ayından bu yana bu defa Demokratik Kongo Cumhuriyeti ebola salgınıyla karşı karşıya. Tarihte, ebola gibi bulaşıcılığı yüksek hastalıkların görüldüğü coğrafyalarda yoğun korku, ‘müdahale’lere karşı şüphe ve güvensizliğin olduğuna pek çok kez tanıklık ettik. Zira yaşanmakta olan ebola salgını ve yerel halkın burada yaşadığı deneyim klinik bir olgu olmaktan öte küresel maden şirketlerinin ülke kaynaklarına el koymasıyla derinleşen yıkımın ve sömürgecilik geçmişinin bugüne uzanan bir yansıması.
İlkel alışkanlıklar mı, maden tekelleri mi?
Epidemiyolojik söylem, bize virüsün geçme sebebi olarak bölge halklarının “hayvan avlaması”, “çiğ hayvan yemesi” gibi faturanın doğrudan halklara kesildiği bir tablo ortaya koyuyor. Beslenme alışkanlıklarının salgında etkisinin olduğunu söylemek hatalı olmamakla birlikte bu alışkanlıkların doğmasına sebep olan zorunlu koşullar da göz ardı edilemez.
Kongo, küresel kobalt rezervlerinin yüzde 72’sini elinde tutuyor. Sahip olduğu koltan rezervlerinin dünyadaki payı yaklaşık yüzde 80. Buna karşın, ülkenin endüstriyel kobalt madenlerinin neredeyse yüzde 70’i Çin merkezli şirketler tarafından işletiliyor. İsviçre merkezli Glencore şirketi ise tek başına Kongo’daki toplam endüstriyel üretimin yaklaşık yüzde 20 ila 25’ini karşılıyor.
Bu sahaların uluslararası tekellerce kapatılması, yerel halkın geçimini sağladığı toprakların kamulaştırılarak nüfusu mülksüzleştiriyor. Dünya Bankasının nisan 2026 verilerine göre, 100 milyon insanın yaşadığı Kongo’da nüfusun yüzde 80’inden fazlası aşırı yoksulluk içinde. Bu durum salgının daha yoğun geçtiği ve maden havzalarının yoğunlaştığı doğuda daha da şiddetli.
Salgında ‘suçlu’ olarak yerel halkların alışkanları işaret edilse de 2013 ebola salgınının 0 noktasına baktığımızda bu iddiadan farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Mülksüzleştirme doğrudan etki etti
2013-2016 yılları arasında ebola salgınının çıkış merkezi olarak kabul edilen Gine’nin Gueckedou bölgesindeki Meliandou köyü ve çevresinde yaşatılan emperyalist tahribat, salgının tetikleyicisiydi. Simandou Dağı’nda dünyanın en büyük işlenmemiş demir cevheri olduğu ortaya çıktığında İngiliz-Avustralya madencilik tekellerinden Rio Tinto, bu rezervleri işletmek için çeşitli altyapı, demir yolu ve arama çalışmaları yürütmüştü; doğrudan 10 bin hektarın üzerinde arazi açılmıştı.
Chulwoo Park’ın bir makalesine göre, bunun sonucunda başta meyve yarasaları olmak üzere bölgede bulunan enfekte yaban hayvanlarının yüzde 80’inden fazlası insanların yaşadığı yerleşim alanlarına göç etti. Dünya Sağlık Örgütünün 2013 salgınının çıkış noktasını belirlemek amacıyla yürüttüğü retrospektif çalışmalara göre, o dönemde yalnızca 31 hanenin oluştuğu köyde yaşayan 2.5 yaşındaki çocuk, tahrip olan ormanlardan kaçarak evin arka bahçesine kadar gelen meyve yarasalarının yuva yaptığı çürük ağacın yakınında oynarken virüse maruz kalmış ve salgın bu şekilde başlamıştı.
Gine halkı salgından kırılırken, Rio Tinto 15 seneyi aşkın süre çalışma yürüttü, hükümetle aralarındaki anlaşmazlıklar sonucu tek bir ton demir dahi çıkarıp satamadı. İlerleyen yıllarda ise proje üzerindeki haklarının bir kısmını dünyanın ikinci en büyük alümina üreticisi Chinalco’ya sattı.
Çatışmalar ve gıda krizi
Yaşanan bu yoksulluğun sebeplerinden birini de IŞİD bağlantılı Müttefik Demokratik Güçlerin (ADF) 30 yıla yakın bir süredir halka dönük saldırıları. Dünya Gıda Programı verilerine göre, çatışma nedeniyle 7.8 milyon insan yerinden edilerek protein ihtiyacını karşılamak için yaban hayvanları avlamaya ve tüketmeye mecbur bırakılıyor. 26.5 milyon insan gıda güvensizliği içinde. Bunların arasında eboladan etkilenen 48 sağlık bölgesinde yaşayan 2.65 milyon kişi de bulunuyor. Eboladan en çok etkilenen doğu illerinde tahminen 8.7 milyon insan açlıkla karşı karşıya.
Dolayısıyla nüfusun yeme alışkanları bölgenin çatışma ve yoksulluk koşullarıyla direkt ilintili.
Sömürgeci tıbbın Afrika’ya mirası
Halkın salgın kaynağı olarak yüzeysel ele alınması kadar, sağlık müdahalelerine gösterdiği direnç de tarihsel bağlamından koparılıyor. Bu direncin birikiminin bir kısmını, halkların hafızasına kazınmış sömürgeci tıp tecrübesi oluşturuyor.
Sara Lowes ve Eduardo Montero’nun 2021’de yaptığı bir çalışmaya göre, Fransa’nın sömürgesi altındaki Orta Afrika’da 1921-1956 yılları arasında yerel halk genellikle silah zoruyla fiziksel muayenelerden geçirilmişti. Uyku hastalığı teşhisi konulan hastalara zorla ilaç enjeksiyonları yapılmış, kullananların yüzde 20’si yakınında kısmi veya tam körlüğe sebep olan arsenik bazlı Atoxyl, ani ölümlere neden olan Lomidine gibi ilaçlar halka zorla enjekte edilmişti. Tıbbi ekipler, yürütülen sağlık kampanyaları sırasında steril olmayan aynı iğneleri ortaklaşa kullanarak yerel halk arasında Hepatit C ve HIV gibi ölümcül hastalıkların kitlesel olarak yayılmasına sebep oldu. Bu zorla tedavilerin altında yatan temel motivasyon ise kauçuk ve madenlerde çalışan iş gücü arzını güvence altına almaktı.
Günümüze geldiğimizde ise, Kongo’da gayrisafi yurt içi hasılanın sağlık harcamalarına ayrılan payı yüzde 3.3. Hem Gine örneğinde hem de devam etmekte olan Kongo’daki salgında devletin olağan koşullarda daha temel sağlık hizmetleri sağlama konusunda yetersizliğine sömürge deneyimi de eklendiğinde, yerel halk, karantina uygulaması bir yana, ilaç alımına bile şüpheyle yaklaşır hale geldi. Dolayısıyla bu bölgelerde askeri karantinaların yapılanması, sağlık kontrol noktaları gibi halk tarafından “denetlenildiğini” hissettikleri önlemler sömürgeci tahakkümün tekrar yaşanması olarak algılandı. Hastalıktan ölmüş yakınlarının kendilerinden zorla alınması ve Batı’nın “onurlu ve güvenli defin” olarak tanımladığı şekilde gömülmek istenmesi yayılmacı bir tehdit olarak okundu ve buna karşın hastalarını gizlediler, cenazeleri kaçırdılar. Bunun çok yakın bir örneği, geçtiğimiz aylarda Mungwalu kasabasında, bir cenazenin teslim edilmemesi üzerine yakınlarının tedavi çadırlarını ateşe vermesi olayında yaşanmıştı.
Milyar dolarlık cenaze sektörü ve ikiyüzlülük
Bu noktada başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerin ikiyüzlülüğüne bakmakta fayda var. Çünkü ebola salgını boyunca ana akım medya ve kimi tıp otoriteleri, Afrikalıların cenaze ritüellerine olan bağlılığını “egzotik” bir şekilde ele alarak “Afrika’nın ilkelliği”, “geri kalmışlığı” üzerinden ele aldı. Örneğin Antropolog Mary Moran, ABD merkezli Vice News gazetesi muhabirinin kendisinde salgın esnasında Liberya’da düzenlenen gizli cenaze törenlerini sorduğunda ABD askerlerinin savaş alanında ölen diğer askerlerin naaşlarını alabilmek için kendi hayatlarını riske atmasını hatırlatmıştı. Muhabir ise ABD örneğinin bir “onur” meselesi olduğunu ifade etmiştir.
Bu çelişkinin temelinde sermayenin ölümün bile piyasalaştırarak bir cenaze sektörü yaratması da yatıyor. ABD’de piyasa değeri 11.3 milyar dolar olan Service Corporation International’ın yıllık kârı 535.5 milyon dolar civarında. Yani bir cenaze töreninin dahi binlerce dolarlık hizmet paketleriyle bir piyasa mantığına tabi kılındığı bir düzen, diğer tarafta ise bunun piyasa dışı bir alan olarak korunduğu bir toplumsal formasyon var.
Özetle, ebola salgını yalnızca viral bir olay ya da Afrika’da ‘geriliğin’ sonucu değil. Rio Tinto ve Glencore gibi çok uluslu madencilik şirketlerinin yol açtığı ekolojik tahribat, doğal yaşam alanlarının yok olması, virüs taşıyan yaban hayatının insan yerleşimlerine sürülmesi... Bu ekonomik boyuta uzun süreli silahlı çatışmalar eklendiğinde tablo daha da derinleşiyor. Ayrıca, sömürgecilik döneminin tıbbi mirası da tedavi süreçlerine dönük bir ön yargı doğuruyor.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et